Eylem Akdere
İnsanlar bir kalemi neden tamir ettirir?
Bu sorunun cevabını uzun yıllar bulamadım.
Aslında, yenisini almak daha kolaydır. Vitrinlerde ışıl ışıl duran yenileri varken beni tekrar tekrar aynı dükkâna getirmelerini anlamıyordum.
İlk kez o dükkânda gözlerimi açtım. Benim için zaman, ilk tamir edildiğim gün başladı.
Tezgâhın üzerinde parçalar hâlindeydim. Gövdem bir kenarda, kapağım başka bir yerde, çelik ucum ise kadife bir bezin üzerinde duruyordu. Beni yapan usta çoktan gitmişti. Bundan sonrasını başka bir usta tamir edecekti.
Usta, büyüteci gözünün önüne getirdi. Parmakları yavaştı ama tereddüt etmiyordu. Her parçamı sanki yerini ezbere biliyormuş gibi topladı. Gövdemi çevirdi, kapağımı kapattı, ucumu ışığa kaldırdı.
Karşı camdan gelen güneş, çeliğimin üzerinde ince bir çizgi bıraktı.
“Oldu,” dedi.
Sonra kendi kendine mırıldandı:
“Şimdi sıra sende.”
O gün bu cümlenin kime söylendiğini anlayamadım.
Dükkân küçüktü. Kapının üzerindeki pirinç zil, her açılışta aynı sesi çıkarıyordu. İçeri giren herkes önce duruyor, eski mürekkep kokusunu içine çekiyor sonra ustaya doğru yürüyordu. Raflardaki bazı kutuların üzerinde yılların tozu duruyordu. Çekmecelerde; yaylar, vidalar, kırık uçlar, çatlamış gövdeler kendi içlerinde bir düzende ama karşıdan bakıldığında iç içe girmiş halde duruyorlardı.
Burası yeni şeylerin satıldığı dükkân değil, eskimiş olanlardan vazgeçilmeyen bir yerdi.
İnsanlar kalemlerini bırakırken beklemeyi göze alıyordu. Beklemek konuşmayı kolaylaştırıyordu.
Usta, az konuşurdu.
“Ucu eğilmiş,”
“Mürekkep kurumuş,”
“Gövde çatlamış,”
………………
Tezgâhın diğer tarafındaki insanlar birkaç dakika içinde hayatlarını anlatmaya başlardı.
Bir gün cebinden çiziklerle dolu bir dolma kalem çıkaran orta yaşlı bir kadın; “Babamdan kaldı,” dedi.
Usta kalemi eline aldı, kapağını çevirdi, ucuna baktı. Parmak ucuyla gövdesindeki çatlağı yokladı.
“Tamir olur mu?” diye sordu kadın.
“Olur,”
“Eskisi gibi olur mu?”
Usta, başını kaldırdı; ‘Hayır,’ der gibi baktı.
Sonra sakin bir sesle konuştu: “Eskisi gibi olmaz.”
Bu cümleyle kadının yüzündeki umut bir anlığına söndü. Usta, kalemi tezgâha bırakırken “Ama yeniden yazar,” diye mırıldandı.
Kadın, sustu. Bazı sessizlikler, insanın duymak istemediği cevabı ele verirdi.
Kalemini bırakıp çıkarken, kapının üzerindeki zil yine aynı sesi çıkardı.
Usta, çekmecelerden birini açtı. İçinden katlanmış, sararmış, yılların izini imza gibi taşıyan bir kâğıt çıkardı.
Kenarları yumuşamış, kat yerleri incelmişti. Üzerinde aynı cümle, farklı mürekkeplerle tekrar tekrar yazılmıştı.
Kadının kalemini kırmızı kadife kumaşın üstüne bıraktı. Beni eline alıp kapağımı çevirdi.
Ucumu mürekkebe değdirdi, ağır ağır yazmaya başladı.
‘’Kendi cümleni yaz.’’
Yazı bitince mürekkebin kâğıda yerleşmesini izledi. Kâğıdı dikkatle katladı, aynı çekmeceye koydu.
Bunun, beni denemek için yazılmış sıradan bir cümle olduğunu sandım.
Başka bir şey de yazabilirdi.
“Deneme.”
“Yazar.”
“Tamam.”
Ya da birkaç çizgiyle de deneyebilirdi. Ama o, benden sonraki denediği kalemlerde de her defasında aynı cümleyi seçiyordu.
Bunun nedenini bir süre sonra anlayacaktım.
İnsanlar, kalemlerini tamire getirirken yalnızca kırılan uçlarını bırakmıyorlardı.
Yanlarında yarım kalmış cümlelerini de getiriyorlardı.
Bu dükkâna çok bırakıldım. Çok defa aynı cümleyi yazdım.
İlk defa, bir baba beni bu dükkânın arka rafından seçti. Dükkâna “İyi bir dolma kalem istiyorum,” diyerek girmişti.
Eline aldı. Kapağımı açtı, kapattı. Parmaklarıyla ağırlığımı tarttı.
“Bu uzun yıllar gider,” dedi. Emindi.
Benimle ilgili söylenen ilk cümle buydu. Kutuya konuldum. Eve gittik. Masanın üzerinde küçük bir pasta vardı. Mumlar üflenmiş, alkışlar bitmişti.
Hediyeler açılamaya başlandı, ben en sona kaldım. Çocuk kurdeleyi çözdü, kapağı kaldırdı. Beni iki eliyle tuttu. Uzun süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra babasına bakarak, “Bununla ne yazacağım?” diye sordu.
Babası gülümseyerek; “Önemli şeyler,” diye cevap verdi.
O gün “önemli” kelimesinin ne anlama geldiğini ikimiz de bilmiyorduk. İlk yazdığı şey adıydı. Sonra soyadı. Sonra tekrar adı.
Bir süre yalnızca harfleri güzelleştirmeye çalıştı. İnsanlar isimlerini ilk kez yazarken kendilerine benzetmeye çalışırlar.
Çocuk, bir öğleden sonra odasında yalnızdı. Pencereden içeri giren güneş masanın yarısını aydınlatıyordu. Önüne boş bir resim kâğıdı koydu.
Bu kez yazmaktan çok çizdi.
Bir ev.
Bir ağaç.
Gökyüzünde birbirine değen iki bulut….
Sonra resmin altına büyük harflerle yazdı.
‘’RESSAM OLACAĞIM!’’
Yazıyı bitirince geriye çekilerek uzun süre baktı, gülümsedi.
İlk kez bir insanın yazdığı cümleye bu kadar benzediğini gördüm.
Kapı açıldı. Babası içeri girdi, masaya yaklaşarak resme baktı.
“Çok güzel olmuş,” dedi.
Çocuğun yüzü aydınlandı. Babası resmi eline alarak bir süre daha baktı.
Resmin altına küçük bir cümle ekledi:
‘’Önce iyi bir meslek.’’
Yazısı oğulun yazısından daha düzgündü, kararlıydı.
Kâğıtta iki cümle duruyordu.
Biri yukarıda.
Biri aşağıda.
İkisi de birbirinden ayrıydı, uzaktı. Babası odadan çıkarken ben yalnızca bir cümle kalmış gibiydi.
Çocuk resmi katladı, çekmeceye koydu. Bir daha da hiç açmadı. Yıllar geçti. Defterler değişti. Mürekkebim de çok kez bitti.
Bir sabah masaya büyük, beyaz bir form bırakıldı.
Üstünde; Üniversite Tercih Formu yazıyordu.
Çocuk artık gençlik yıllarındaydı. Boyu babasını geçmişti. Ama formun başına oturduğunda omuzları küçülmüş gibiydi.
Uzun süre ilk satıra baktı. Beni eline aldı, bekledi, yazmadı.
Kapının ardından babasının sesi geldi.
“Hazır mısın?”
“Hazırım.”
“Kararını verdin mi?”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Evet.”
Kapı açıldı. Babası oğlunun arkasında durdu. Forma bakmadan omzuna dokundu.
Genç ilk satıra yazmaya başladı: Makine Mühendisliği
Harfler düzgündü, eli titrememişti.
Bir sonbaharda yine o dükkâna döndüm, kapının üzerindeki pirinç zil aynı sesi çıkardı. Ucum eğilmişti. Usta, beni eline aldı.
İçerideki raflar seyrelmiş, bazı çekmecelerin kulpları gevşemiş, camın önündeki mürekkep şişeleri azalmıştı.
Yıllar, kalemlerin gövdesinde çizik olarak kalıyordu.
İnsanların yüzünde kırışıklık, evlerin duvarında solgunluk, mektupların kenarında sararma… Bende de ince ince çizikler vardı. Kapağım eskisi kadar sıkı kapanmıyor, ucum bazen kâğıda değmeden önce kısa bir duraksama istiyordu.
Yine de yazıyordum.
Ustanın da saçları tamamen beyazlamış, parmaklarının üzerindeki damarlar belirginleşmişti. Büyüteci gözüne götürmesi eskisinden uzun sürdü. Ama beni eline alışında hâlâ aynı dikkat vardı.
“Yine sen,” dedi.
Bunu bana mı söyledi, sahibime mi, geçmişe mi anlayamadım.
Her zamanki gibi çekmeceyi açtı, sararmış kâğıdı çıkardı.
Ben artık ne yazacağını biliyordum.
Yavaşça yazdı: ‘’Kendi cümleni yaz.’’
Mürekkebim kurumuştu. Belli belirsiz, yazıdan ziyade çizgi gibi bir cümleydi.
İlk kez o cümleyi okurken başka bir şey düşündüm. Belki de insanlar kendi cümlelerini bir günde kaybetmiyordu.
Belki de başka bir cümlenin yanına usulca iliştirilen tek satırla başlıyordu, her şey.
“Önce iyi bir meslek.”
O günden sonra, hiçbir cümlenin yazıldığı kadar masum olmadığına inandım.
Karşısında duran genç adam, beni tutmaya alışkın değildi. Yine de beni küçük bir kutunun içinde saklamış, dükkâna kadar getirmişti.
“Dedemden kalmış,” dedi.
Sonra durdu.
“Babam da kullanmış,” diye ekledi.
Usta başını kaldırmadan kapağımı açtı.
“Sen?” dedi.
Genç adam mahcup bir gülümsemeyle; “Ben pek kullanmadım,” diye cevap verdi.
Bu cümlede, sanki insan, kendisine bırakılan her şeyi kullanmak zorundaymış gibi bir mahcubiyet vardı.
Usta cevap vermedi. Parçalarımı söktü, gövdemi temizledi.
“Yazar,” dedi.
Genç adam rahatladı.
“Eskisi gibi olur mu?”
Bu soruyu yıllar içinde çok duymuştum.
‘’Eskisi gibi olur mu?’’
Usta bu kez uzun süre sustu. Sonra beni tezgâha bıraktı. “Hiçbir şey eskisi gibi olmaz ama yazar,” dedi.
Genç adam bu cümleyi anlamadı ama ben anladım.
Tamir bitince usta, o kâğıda tekrar yazdı.
Kâğıt artık neredeyse dolmuştu. Üzerinde aynı cümle, yılların mürekkebiyle defalarca yazılmıştı.
‘’Kendi cümleni yaz.’’
Bazıları koyu, bazıları soluk, aceleyle ya da neredeyse görünmeyecek kadar hafif….
Aynı cümle, ama hiçbir satır birbirinin aynısı değildi. Usta, kâğıtta boş bir yer aradı, dolmuştu. Kâğıdı çevirdi, arka yüzü boştu.
İlk kez o boşluğu gördüm.
Ucumu kâğıda değdirdi, bir süre öylece bekledi. Yine aynı cümleyi yazacak sandım. Yazmadı.
Tam o sırada iç kapı aralandı. Küçük bir çocuk başını uzattı.
“Dede?”
Usta arkasına döndü.
“Gel,” dedi.
Çocuk elinde kırmızı kapaklı bir defterle içeri girdi. Tezgâhın yanına geldi, beni merakla inceledi.
“Bu eski mi?”
Genç adam gülümsedi, “Çok eski,” diye cevap verdi.
Çocuk bana biraz daha yaklaşarak “Yazıyor mu?” diye sordu.
Usta beni ona uzatarak “Dene,” dedi.
Çocuk metalimden kavradı, parmaklarının küçük olmasına rağmen sıkı sıkı tutuyordu.
“Ne yazayım?” diye sorunca dükkânın içi sessizleşti ya da bana öyle geldi.
Ben bu soruyu yıllar boyunca çok duymuştum.
‘’Bununla ne yazacağım?’’
‘’Ne yazayım?’’
İnsanlar çoğu zaman ellerinde kalemle bekler, bir başkasının cevap vermesini isterdi.
Usta konuşmadı, genç adam da konuşmadı. Çocuk bekledi. Sonra omuz silkti.
Kendi kendine mırıldandı.
“Bilmiyorum,” kâğıda bunu yazdı.
‘’Bilmiyorum.’’
Sonra altına küçük, sanki imza atar gibi yamuk bir çizgi çekti.
Usta gülümsedi. Genç adam çocuğun başını okşamak için elini kaldırdı, sonra vazgeçti.
O gün ilk kez anladım.
Kendi cümleni yazmak, her zaman büyük ve kararlı bir şey olmak zorunda değildi.
Bazen insanın kendi cümlesi, bilmediğini kabul ettiği yerde başlıyordu.
‘’Bilmiyorum.’’
Yıllardır taşıdığım bütün kesin cümlelerden daha hafifti.
Çünkü kimse söylememişti. Çocuk yalnızca kendi boşluğunu yazmıştı.
O boşluk, bana özgürlük gibi göründü.
Usta kâğıdın kurumasını bekledi. Sonra onu katlamadı. Çekmeceye koymadı. Tezgâhın üzerinde açık bıraktı.
Genç adam beni kutuma yerleştirecekti ki usta eliyle durdurdu.
“Bırak,” dedi.
“Burada kalsın.”
Genç adam şaşırdı.
“Kalem mi?”
Usta başını sallayarak; “Bir süre,” dedi.
Çocuk hemen sordu: “Ben yine yazabilir miyim?”
Usta, gülümsedi: “İstersen, evet,” dedi.
Bu kelime dükkânın içinde usulca yayıldı.
‘’İstersen.’’
Ne kadar hafifti….
Ne kadar geç söylenmişti…
Bunca yıl nice emir, öğüt, imza taşıdım. Ama “istersen”, mürekkebime en az değen kelimeydi.
Çocuk defterini açtı. Bu kez sararmış kâğıda değil, kendi defterine yazdı. Ben ne yazdığını göremedim.
Elini yazının üzerine kapatmıştı. Usta da bakmadı. Ben de ilk kez merak etmeme rağmen bilmemeyi kabul ettim.
Çünkü bazı cümleler, yazıldıkları anda sadece sahibine aittir.
Akşam dükkân kapanırken usta beni tezgâhın üzerine bıraktı.
Pirinç zil sustu. Rafların gölgesi uzadı. Çekmece aralık kaldı, sararmış kâğıt hâlâ açıktı.
Bir yüzünde yıllarca tekrar edilmiş aynı cümle vardı.
‘’Kendi cümleni yaz.’’
Arka yüzünde ise bir çocuğun yazısıyla tek kelime: ‘’Bilmiyorum.’’
O iki cümle birbirine bakıyordu. Biri yılların içinden gelmişti, diğeri henüz başlamamış bir yerden…
İlk kez hangisinin daha doğru olduğunu düşünmedim. Çünkü belki de mesele doğru yazıyı bulmak değil, başkasının cümlesini kendi sesin sanmamaktı.
Ben hayatım boyunca mürekkep taşıdım. İnsanlar ise birbirlerinin cümlelerini…

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

