Sevin Bayrı

Sabiha’yı, Anadolu’da yollarda yürürken hayal ediyorum. Bir amaç uğruna düştüğü yollarda muhakkak “Çoban Çantası” bitkisi ile de karşılaşmış olmalı. Çok gezen, köy köy dolaşan insanların bir yerlerde, çoban çantasının keskin, mütevazı gücüyle karşılaşmış olmamaları imkânsız. Yabanın ortasında, tıpkı Sabiha’nın yaptığı gibi, bu şifalı otlar Anadolu insanının damarlarında dolaşan bir mirastır.
Çoban çantası adı verilen bu yabani ot, “kırk yıllık yonca”; Anadolu’nun şifalı otlarındandır. Yüz yıllardır bu topraklarda şifacılık yapan kadınların en iyi bildiği otlardan. İltihap azaltıcı, kanama durdurucu kadim bitki. Litaretürde “Ilıman Avrasya ve Kuzey Afrika kökenli” bir tür, bugün yayılışı ise çok daha geniş olduğu gözlemlenmekte. Yayılma alanının genişliği onu aynı zamanda ısrarcı olduğunu da bize anlatıyor. Dayanıklılığı ve ısrarı bize somutlaştıran bitki “çoban çantası.”
Sabiha’nın da bir ısrarı var, bir hayali. Onun hikayesine bakarken, kültür nasıl korunur, sorusunun uzun soluklu, inatçı mücadelecisi olduğunu görüyoruz. Henüz onlu yaşlarında ilkokulda bir 23 Nisan töreninde giydiği folklorik kıyafet ile tanıştığı “Eğribaş” adı verilen yöresel kıyafet ile koca bir kültür arşivinin oluşmasını sağlayacak ısrara sahip. Sabiha Tansuğ Cumhuriyet döneminin “kültür emekçisi” kavramının somut bir örneği. Anadolu’yu dolaşarak kadın başlıkları ve giyim kuşamı üzerinden bir bellek arşivi kuran, bu arşivi sergi ve yayınlarla görünür kılmaya çalışan, üstelik 1971’de 50 kuruş üzerindeki “Gelin Başlıklı Kadın” siluetiyle kamusal hafızaya kazınan bir kadın. Onun kıymeti, yalnızca koleksiyonunun büyüklüğünde değil; yerel, sözlü, gündelik bilgiyi kayıt altına alma ısrarında saklı.
Çoban çantası bitkisi, çok yıllık bir bitki değil ama tohumu toprağa düşmeye görsün yeniden, yeniden ve yeniden yeşeriyor. Anadolu’da kırk yıllık yonca diyorlar bu ısrarından dolayı. Bir kadınlar anlıyor bu topraktan yetiveren şifalı otlardan bir de kadınlar emek emek sahip çıkıyor tüm kültürel değerlere. Sabiha’da folklorik kıyafetlerin peşine düşüyor kayıt altına alınmalı, sahip çıkılmalı diyor. Ona göre başlık, kıyafet, motif; müzede vitrinin arkasına konmadan önce, köy düğününde, sandık başında, gündelik hayatın içinde anlaşılması gereken şeyler. Onun kurmaya çalıştığı bir koleksiyondan ziyade, bir kayıt altına alma ve kültürel birikimin kamusallaşmasını sağlakmaktı.
Anadolu’nun gündelik yaşamında yer alan şifalı bitkiler, halen yol kenarlarında,ekili alanlarda, köy yollarında kolayca buluyor ve tanınıyor. Sabiha Tansuğ’da Anadolu’nun köylerinde, hem toprağın hem insanın damarlarındaki hayatı besleyen gizli güçleri açığa çıkarmayı amaçlamış. O, Anadolu’nun köylerini adım adım gezerken, oradaki el emeğini, dokumaları ve günlük yaşam pratiklerini kayda geçirmiş; bu emekleri belgeleyip tanıtmıştır. Onun araştırmaları ve yazıları, daha çok kadın emeğini görünür kılmış ve geleneksel kültürün, kadınlar eliyle nasıl taşındığını gözler önüne sermiştir. Sabiha, emeğiyle folklorik değerlerin gelecek kuşaklara taşınması, kültürel devamlılık sağlayarak geleneksel bilgi ve değerlerin kaybolmasını önlemeye çalıştı. Böylece toplumun, geçmişin mirasıyla geleceğini inşa ederken hem kendine güvenini hem de kültürel zenginliğini pekiştirmesini amaçladı.
Sabiha,1968’de, dönemin darphane müdürünün isteği üzerine Ankara gelin başı ile bir fotoğraf çektirdi. Bu fotoğraftaki başlık madeni para üzerinde kullanıldı. Sabiha’nın portresi 1971-1989 arasında tedavülde olan madeni 50 kuruşlar üzerinde yer aldı. Böylece paraya basılan ilk sıradan yurttaş oldu. Burada onu sıradan tanımlamak onun tüm emeğine ve başardıklarına haksızlık olacaktır. O kendisinin oluşturduğu ve kayıt altına aldığı Anadolu kültürünü hep müzeleştirmek istedi ve tüm mücadelesini buna verdi.
Sabiha Tansuğ, 1965 yılından günümüze Anadolu’da folklorik giyim ve kuşam hakkında pek çok araştırma yapmış, bu konuda yurt içi ve yurtdışında sayısız sergiler açmış, 200’ü aşkın makale ve üç kitap yazmıştır. Ancak tüm gayretine ve başvurularına rağmen Anadolu kültürünü sergileyebileceği bir müze açmakta yaşarken başarılı olamamıştır. Onun ölümünün ardından bir sene sonra, Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesi, 23 Nisan 2024 yılında İzmir’in Urla ilçesinde Bademler Sanat Köyü’nde ziyarete açılmıştır. Bu müzede Anadolu’nun her bölgesinden toplanan 1751 parçalık koleksiyonu sergilenmektedir. Bu koleksiyon aynı zamanda orijinalliği uzmanlarca onaylanmış 14 adet takım halindeki kostümlerin açıklama ve kültürel alt yapısını da içermektedir.
Sabiha, Gümülcine’den çıkıp karış karış Anadolu’yu gezerken karşılaştığı çiçekler ile halkın kurduğu ilişkiyi de yakalamıştı. Bitkiler bu topraklarda kadınların elinde her daim motiflere dönüştü, dokundu, gizli sözcükler oldu okundu. Bir kilimin kenarında açan küçük bir çiçek, bazen bir genç kızın sabrını, bazen bir annenin sessiz direncini anlattı. Sabiha, bu bitkilerin yalnızca doğada değil, kadınların hafızasında ve parmaklarının ucunda yaşadığını fark edenlerdendi. 1988 yılında Türklerde Çiçek Sevgisi ve Sümbülname kitabını yayınladı.
Sabiha, 2023 yılında aramızdan ayrılırken, çoban çantasından bu toprakların kültürüne tohumlarını dağıtmıştı çoktan, o artık bizim kültürümüzün şifacı kadını, Kırk Yıllık Yonca’mız olmuştur. Belki de bu yüzden, Anadolu’nun yol kenarlarında sessizce büyüyen çoban çantası gibi, Sabiha’nın emeği de gösterişsiz ama kalıcı bir iz bıraktı. Onun topladığı motifler, kayda geçirdiği hikâyeler ve görünür kıldığı kadın emeği bugün hâlâ bu toprakların kültür damarlarında dolaşıyor. Bir kilimin kıyısında, eski bir sandığın dibinde, bir kitabın sayfalarında ya da cebimizde 50 Kuruş’ta karşımıza çıkan o küçük izler, aslında Sabiha’nın yürüdüğü yolların devamıdır.
Kaynakçalar
Dergi Eki-10.6.1990 Günü 12. Sayfa
Sabiha Tansuğ kimdir? | dergiSANAT
Sabiha Tansuğ Etnografya Müzesi

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

