Melek Toksoy

Dünya yüzyıllardır aynı klişeyi tekrarlıyor: “Kadınlar çiçektir.”
Bir kadına çiçek sunmak; çoğu zaman ona verilen değerin, minnetin ve varlığına duyulan şükranın bir sembolü olarak görülür. Bu eylem, çiçeğin zarafetini kadının asaletine yükler. Fakat bu güzelleme, çoğu zaman kadını narin bir vazo içine hapsetmek, onu sadece “seyirlik” bir nesneye indirgemek için kullanılan üstü kapalı bir prangadır da. Bu anlayışta çiçekler köklerinden koparılır; porselen veya cam vazolarda boynunu büken güllere, bir dokunuşla yapraklarını döken gelinciklere dönüştürülür.
Oysa kadın bir çiçekle anlatılacak ise; seçenekler yelpazesi sanılandan çok daha geniştir. Bahçelerin korunaklı alanlarından yüksek dağların hırçın yamaçlarına, iç kesimlerine, bozkırın en sert rüzgârlarını göğüsleyen yol kenarlarına, hatta çöllerin sert kızgın topraklarından ansızın yağan yağmuruyla yeryüzüne uzanan envai çeşitlerine rastlanacak kadar geniş birer direnç yelpazesidir çiçekler. Oralarda rastlayabileceğiniz, tüm inadıyla dimdik duran özel çiçeklerden biri de pembeden maviye, zamanla mora dönüşen asaletiyle yükselen, Kırkbatıran (Engerek) otudur.
Kendi Silahını Kendi Kuşanan Zarafet
Kırkbatıran, o meşhur “narin çiçek” güzellemesine atılmış ironik bir tokattır. Gövdesini saran binlerce minik tüy, “Bana sormadan dokunma!” diyen bir iradenin manifestosudur.
Efsane odur ki göç yolundaki bir Hatun, bozkırın ortasında pembeli, mavili ama yoğun morların hâkim olduğu bir bitki örtüsüne rastlar. Elini kaldırır, obayı durdurur. Eğilip mor çiçeği gövdesinden kavramaya kalktığında, parmak uçlarına kırk tane görünmez ok saplanır. Hatun, acıyla geri çekilmek yerine gülümser. “Demek sen de bizim gibisin,” der çiçeğe. “Dışın mor bir zarafetle bezenmiş, içinse savunmalarla örülü.”
O sırada sert bir fırtına uğultuyla yeryüzünü sarsar; atlar huzursuzca kişner, eşyalar savrulur. Oba halkı fırtınaya karşı direnirken, Hatun da omuz verir, bir yandan da bu bitkiyi gözlemler. Kırkbatıranlar, şiddetli rüzgârda yere yatmakta, fırtına geçer geçmez bir yay gibi yeniden göğe fırlamaktadır. Hatun kararını verir yine elini kaldırır: “Otağımız burada kurulacak!”
Atıyla yanına yaklaşan bey, saygıyla selamlayıp neden burayı seçtiğini sorduğunda Hatun şöyle der:
”Çok yol geldik, imtihanımız buradadır. Fırtınaya rağmen köklerini koruyan bir ruhla karşılaştık. Bak, yaprakları dar, suyu böyle tutuyor belli, çiçekleri ise bir engerek başı gibi güçlü.”
Otağlar kurulur, düzen sağlanır. Hatun kendi otağının kapısını bu çiçeklerin yoğun olduğu noktada konumlandırır. Yeni yurtlarında yerleşme tamamlanır, hayvanlarını salarlar. Hayvanlar buldukları her yeşili yerler ama bir tek bu adını henüz koymadıkları çiçekli otlardan yemezler. Hayvanların bile dokunmadığı bu bitkinin sadece bir ot değil, bir panzehir olduğu zamanla anlaşılır. Yılanın soktuğu genç bir kız, Hatun’un bu bitkiden hazırladığı merhemle sağlığına kavuşur. Doğanın sertliğinden süzülen bu şifa, kadının hem koruyucu hem de iyileştirici gücünün bir yansımasıdır.
Hatun, yağmurlar sonrası daha da serpilen bu bitkiye adını verir: Kırkbatıran. Ve der ki:
“Bozkırlarda, kırkikindi yağmurlarında canlanan başka çiçekler gibi hayatta kalma mücadelelerini kazanmışlar, yapraklarını daha da büyüterek başına buyruk canlanarak yayılıyorlar, bakın ta aşağılara kadar, dünyayı güzelleştiriyorlar. Tabii onlara izin verdikleri kadar dokunabiliriz. İnsanlarımızı ölümcül akrep – yılan saldırısından koruyorlar, aksi durumda hayata döndürüyorlar, sadece dokunmamıza hırpalamamıza izin vermiyorlar.”
Kurak bölgeler coğrafyanın sadece çorak noktaları değil, bir imtihan meydanıdır; bu çiçek ise o imtihanın galibidir. Şöyle ki;
1. “Diken” Bir Silah Değil, Bir Zırhtır
Kırkbatıranın dikenleri, hayatta kalma iradesinden gelir.
Kadının toplumsal hayatta ördüğü duvarlar veya gösterdiği sert duruş, aslında onun özünü, yani çiçeğini korumak için kuşandığı bir zırhtır. Tıpkı bitkinin suyunun buharlaşmaması için yapraklarını daraltıp dikene dönüştürmesi gibi; kadın da varlığını sürdürmek için bazen en sert savunma mekanizmalarını geliştirir.
2. Derin Kökler: Hafıza ve Aidiyet
Bozkırda yüzey kurudur, çatlamıştır; ancak Kırkbatıranın kökleri metrelerce aşağıya, nemli toprağa kadar iner. Belki de yerin yedi kat derinine kadar. Bu derinlik, kadının köklerine bağlılığını temsil eder. Bir kadının gücü, sadece bugünden değil; geçmişinden, ninesinden, geleneğinden ve içsel birikiminden gelir. Dışarıda fırtına kopsa da (bozkır rüzgarları), kökleri sağlam olan devrilmez. Bu da kadının “görünmez güç kaynağına” ayna tutar.
3. Çorak Toprakta Renk Olmak
Bozkırın genel rengi olan sarı ve toz renginin ortasında, Kırkbatıranın aniden açan pembe, gece mavisi ve canlı mor renklerdeki çiçekleri bir isyan gibidir. Zor şartlar altında zarafeti koruyabilmek en büyük kahramanlıktır. Herkesin kuruduğu, umudun kesildiği bir “çoraklık anında”, bir kadının nezaketini, üretkenliğini ve sevgisini yeşertmesi; imkansıza kafa tutmaktır.
4. Anadolu’da ve Türklerde “Kırk” Sayısının Hikmeti ve Kadın
Anadolu ve Türk kültüründe “Kırk” sayısı tamamlanmayı, çileyi ve olgunlaşmayı simgeler.
Kırkbatıran ismi, sadece dokunanına verdiği fiziksel bir acıdan değil, “kırk fırın ekmek yemek” misali bir olgunlaşma sürecinden geldiğini anlatır. Kadınlar, hayatın “kırk” türlü zorluğundan geçerek o sarsılmaz bilgeliğe ulaşırlar. Her bir diken, yaşanmış bir tecrübenin, aşılan bir engelin nişanesidir.
Düğünler kırk gün kırk gece süren renklere dönmüş birer şölendir, bebekler kırkı çıkınca topluma karışır. Bir şeyi kırk defa tekrarlarsan gerçekleşir demek ise inancı anlatır.
Kırkbatıran çiçeği;
Pembesi ile: Toyluk döneminin ve başlangıçların saflığını.
Maviye dönüştüğünde: Bilgeliğin, her şeyi gören bir sükunetin rengini,
Mor ile tamamlandığı evresinde: Mücadelenin, otağı yönetmenin ve otoritenin ağırlığını, anlatır bize.
“Bozkırın ortasında rüzgâra göğüs geren Kırkbatıran gibi; kadın da hayatın ayazında dikenlerini zırh, köklerini ise sığınak eyler. O, en kurak mevsimde bile kendi rengini toprağa nakşetmeyi bilen gizli bir kahramandır.”
Eski Türklerde “Hatun”, sadece bir temsil makamı değil; otağın merkezi, yani dünyanın ekseniydi. Fırtına çıktığında herkes sığınacak yer ararken, Hatun otağın orta direğine (bakan) omuz verirdi. Tıpkı Kırkbatıran’ın en şiddetli tufanda eğilip, rüzgâr diner dinmez yeniden doğrulması gibi.
Kırkbatıran’ın kökleri, toprağın en derinindeki suyu çekip çıkarırken; Tıpkı Türk kadınının feraseti gibi en karanlık kriz anında otağın ateşini sönmekten kurtardığı gibi.
“Kadınlar çiçektir” diyenlere Kırkbatıran’ı gösterin. Ona izinsiz dokunmaya kalkanın eline batan o ince ama derin sızıyı hatırlatın. Çünkü gerçek güç, sadece çiçek açmak değil; o çiçeği kimseye ezdirmeme iradesidir. İnsanların kolaya kaçtığı klişeleri toprağa gömen kadın, sabrıyla; karda, kavurucu güneşte, bozkırın sert rüzgarında olsa da terk etmediği kökleriyle dünyayı iyileştiren en büyük güçtür.
Kadınlar; saksılara sığmayacak kadar köklü, vazoları kıracak kadar dirayetli ve tıpkı Kırkbatıran gibi, en kurak bozkırlarda çöllerde bile kendi otağını kuracak kadar güçlü ve özgürdür.

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

