Aylin Graves
“Denizin sesi, hem çok önce söylenmiş bir şeyin, hem de henüz oluşmamış, gelecekteki bir sesin yankısı.”
Alberto Manguel
Yarı karanlık kafeden dışarıyı seyrediyor. İçerisi sıcak, fonda Fransızca bir şarkı. Duvarda geçmiş yılbaşının yanıp sönen ışık zincirleri. Yağmur koca koca vuruyor cama, sürücüler frene bastıkça her bir damlada ışıklar bölünüp çoğalıyor. Rüya, başını eline yaslamış. Babasını aramalı. “Rüya’m,” diye açacak telefonu, bir süredir unuttuğu bir nimeti aniden hatırlamış birinin hayret dolu sesiyle. Konuşma biraz uzarsa arkadan mutlaka Elvan’ın pürüzlü, erkeksi sesi duyulacak. Pırasa saçlı, mini elbiseli Elvan.
Aylardır yoktu İstanbul’da Rüya, kıyıdaki evdeydi. “Yazar mı olacakmış?” O pürüzlü sesi alaycı gülerken hayal ediyor. “Ne yazarı bu yaştan sonra hayatım? Daha iki satır yazmış mı? Kolaydı öyle yazar olmak! Bu bahaneyle yazlığa da yerleşecek desene. Biz nereye gideceğiz tatilde, yılbaşında?”
Sonra babasının af dileyen sesi: “Özeniyor kızcağız. İşinden de ayrıldı, ne yapsın, İstanbul’da mı otursun?”
“Ya, bir de o var. Millet iş diye yalvarıyor, seninkine beğendiremiyoruz. Şanslı valla. Onun yaşındakiler çoluk çocuk sahibi. Seninki nişanlıyı, işi bıraktı, sana güvenip yazar olmaya kalkıyor.”
“Başka kime güvensin? Ben son nefesime kadar onun üzerine titremek zorundayım, biliyorsun.”
“Yılbaşında gidemezsek bozuşuruz bak.”
“Gideriz, ev hepimizin. O da memnun olur, beraber kutlarız.”
Arabaya atladığında eylül bitmeye yaklaşmış, geçkin bir sarı ışık şehri sarmıştı. Yazlıkçılar anlaşmış gibi hep beraber şehre dönüyorlardı. O ise kalın kalın kazaklar atmıştı bagaja, yün çoraplar, paketi açılmamış bir yorgan, defter, bilgisayar. Herkesin aksine gidiyordu: Yalova, Bursa, Balıkesir, Bergama… Haritada kıvrıla kıvrıla ilerleyen, insanı geçmişe götüren bir fay hattı. Ana yoldan saptığında güneş epey alçalmıştı. O eski günlerde de hep bu saatlerde girerlerdi bu yola, denizin içindeki eve giden yola. Rüya arka koltukta Handan’a sarılmış, hem seviyor bu hantal bebeği hem de ifadesiz cam gözlerinden ürküyor. Direksiyonda babası, dilinde o günlere ait bir şarkı. Yan koltukta sessiz, kapkara gözlü bir kadın. Anne. Çoğunlukla başı pencereye dayalı, dışarıyı izliyor. Arada bir arkaya dönüyor, uzak bir yerlerde kaybolmuş gibi dalgın dalgın Rüya’ya bakıyor. Kara gözleri, Handan’ın cam gözlerinden. Küçük Rüya gözlerini kaçırıyor. Üzerine çullanan anılardan bunalan büyük Rüya ise kasaba girişinde küçük bir çay bahçesinin önünde duruyor.
Yarım saat sonra eve çoktan varıp denize bakan büyük camların hepsini açmıştı. Yavaş yavaş eve yerleşti, günlerini alışkanlıklarla doldurdu. Öyle güzel bir sonbahardı ki eylül ve ekim yüzerek, yazarak, keyifle geçti. Yemek yapmakla uğraşmıyor, dışarıda bir şeyler atıştırıyordu. Akşam olunca tepeleme dolu şarap kadehiyle televizyonun başına geçiyor, uyuyakalana dek dizi izliyordu. “Oh be,” derken buluyordu kendini sık sık, “tüm bunları yapmak için neden bu kadar bekledim?” Hafta sonları İstanbul’dan arkadaşları geliyordu. Birlikte ışıl ışıl sonbahar denizinde yüzüyor, mangal yakıyor, öğlene dek uyuyorlardı. Ancak ekim geçip havada odun kokusu gezinmeye başlayınca arkadaşları gelmez oldu. Sahilde sadece soyulmuş boyalarıyla yazı bekleyen birkaç baş aşağı kayık, amaçsızca gezinen birkaç boz bulanık kedi kalmıştı. Sokaklar farklı mıydı sanki? Kahvede oturan birkaç yaşlı adam, el örgüsü bereleriyle iki yana sendeleyerek gezinen birkaç teyze, hepsi bu. O sessiz günlerde yürüyordu hep Rüya, kasabanın bir ucundan diğerine, sonra gerisin geriye, sonra arkadaki tepelere. Sokak köpekleri takılıyordu peşine, önce bir çoban köpeği… İyilik dolu bir ses duyunca hemen insanın ardına düşüveren koca köpeklerden… Derken iki oluyorlardı, yazlıkçılardan kalmış, tüyleri birbirine girmiş küçük bir köpek daha, sonra üç, beş. Onlarla konuşa konuşa yürüyordu. Biçareler yorulup peşini bırakıyorlardı bir yerlerde. Karanlık bastığında ay ışığı sokaklara zeytin dallarından, zakkum yapraklarından resimler çiziyor, Rüya kulağında uğuldayan poyrazla bu sefer eve yürüyordu. Plajın başında rüzgâra dalgaların uğultusu da ekleniyordu. Dalga sesi, rüzgâr sesi, dalga sesi, rüzgâr sesi… Ev buz gibiydi. İlk heves geçince şömine yakmak zor olmuştu. Çoğu zaman baca tepiyor, ev duman doluyordu. Bunun yerine bir UFO’nun turuncu ışığı altında oturuyordu artık geceleri. Yapacak bir şey kalmamıştı sanki şu uğursuz yerde. Bir sabah yine peşinde köpeklerle yürürken ayağı bir incir ağacının yeryüzüne yükselmiş köküne takıldı. Sendeledi, düşecek gibi oldu, dengesini sağladı. Geri dönüp ağaca yüksek sesle küfretti, o yetmedi, yerde uzanan köke esaslı bir tekme indirdi. Sonra bir tane daha. Kendini durduramayıp bir çığlık attı. Köpekler korkuyla dört yana kaçıştı. Ve bir tekme daha. Ayak parmakları sızlayana dek vurdu. Sonra çöküverdi oracığa. Can acısıyla, iç acısıyla döktüre döktüre ağladı. Yanından geçen iki yaşlı kadın hiç ses etmediler. Kendini yarım yamalak toparlayınca içeride soba yanan bir kahveye girdi. Kaynar çayı yudumlarken aklına kim bilir hangi terapistin sözleri geldi. Tek bir sebep aramayın. Kişi zaman içinde yavaş yavaş kırılganlaşır. Savunma mekanizmaları, direnci, başa çıkma kaynakları tükenir. Dışarıdan ufacık ve önemsiz görünen bir olay, tamamen dolmuş olan bardağı taşıran son damla olur… Demek böyle böyle taşıyordu insanın içindeki o bardak, yürürken sendeliyor, aniden bütün dünya yıkılıveriyordu insanın başına. Binbir özenle bir arada tutulan her şey, hayatın güçlükle işlenmiş bütün o ilmekleri, bir anda sökülüp gidiveriyordu.
Günlerce çıkmadı evden. Odadan odaya gezdi durdu, elinde bir dolu, bir boş kadehlerle. Lanet olasıca ev, nasıl izin vermişti babası buraya tek başına gelmesine? Nasıl olmuş da satmamıştı evi bunca yıldır? Nasıl başka bir kadınla gelebiliyordu buraya? Sorular çoğaldıkça ev de gitgide dibi bucağı olmayan bir kuyuya benzemeye başladı. Onları alışverişe yollamıştı annesi, döndüklerinde yoktu, mutfakta bir not. Ona hiç gösterilmemişti, çocuktu ya. En merak ettiği oydu, en bilmek istediği, en soramadığı, en korktuğu. Sahilde sağa sola koşan insanlar… Denizde, denizde… Günler almıştı bulunması, üzerinde bir mavi tişört, kot şort.
“Roman nasıl gidiyor Rüya’m? Yazıyorsun değil mi?”
“Uğraşıyorum baba.”
“Paran var mı?”
“Yolluyorsun ya.”
“Yetiyor mu yani?”
“Yetiyor tabii. Burada neye harcayacağım zaten kış ortasında? Evden çıktığım yok.”
Telefonun ucunda babası uzun bir nefes aldı. “İstediğin zaman dönebilirsin, biliyorsun değil mi? Kimseye bir şey kanıtlama mecburiyeti yok.”
Üst dudağını ısırdı. “Biliyorum.”
“Yılbaşında görüşeceğiz. O zaman konuşuruz.”
“Konuşuruz.”
Bir sessizlik. Aralarında hep bir tuhaf, gebe sessizlik.
Artık yazı masasına oturmuyordu. Bilgisayar hep açık, imleç yanıp sönüyor, Rüya gidip gelip başlığa bakıyordu: Dalgalar. Yarattığı karakterler cansızlaşmış, yazmaya yemin ettiği o hikâye anlamsızlaşmıştı. Dosyayı silmeye ramak vardı. Bir ümit Virginia Woolf’a döndü. Annesini yazmak için başka kime dönecekti? Eski kitaplıktan Deniz Feneri’ni çekti. Sayfalar nemden kırış kırıştı. Okurken bazen içinde bir kıvılcım büyüyor ve aynı hızla sönüveriyordu. “Yok,” diyordu kendi kendine odada volta atarken, “yok, kurudum, çöle döndüm.” Her sabah aynı: önce bir kıpırtı, sonra yıkıntı. Bir akşam, yine hayal kırıklığı saatinde, raftaki bütün Virginia Woolf’ları çekti çekti, yere fırlattı. Lanet kadın! Annesini mahveden kadın! Ne diye tutuyorlardı bu uğursuz kitapları? Hepsini atmalı! Atmalı ki bir daha kimse okumasın! Koştu, mutfaktan çöp poşeti getirdi. Bayan Dalloway, at gitsin! Orlando, çöpe! Duvardaki İşaret, defol! Sizin yüzünüzden, sizin yüzünüzden! Kendine Ait Bir Oda’yı vurulmuş bir hayvanın feryadıyla duvara fırlattı. Kitabın içinden çıkan ufak, narin bir kâğıt parçası döne döne yere süzüldü. Rüya kalakaldı. Birkaç nefes alıp sakinleştikten sonra eğildi, yerdeki kâğıt parçasına uzandı. Annesinin zarif el yazısı: Rüyalardan yapılmışız ve uykuyla çevrilidir küçük hayatımız. Shakespeare. Rüya sözcüğünün altını iki kez çizmiş, üzerine de küçük bir kalp kondurmuş. Annesi, isminin yanına, kalp.
Babasını aradığında yılbaşı yaklaşmıştı.
“Geliyor musunuz?”
“İstiyorduk ama Elvan bir tur buldu. Paris’e gideceğiz, iki gece üç gün.”
Kendini tutamadı: “Baba, ben yoruldum, dönmek istiyorum.”
“Yılbaşı için mi?”
“Hayır, temelli.”
“E, tamam.” Babası heyecanlı. “Kapat evi, çık gel. En doğrusu bu.”
Arkadan o pürüzlü ses, madalya kazanmışçasına: “Ben dememiş miydim!”
“Yazmaktan vazgeçmiyorum, sadece kıyı iyi gelmedi bana. Soğuktan elim kalem tutmuyor. Sokaklar bomboş, kimse yok, neredeyse konuşmayı unutacağım. Deniz de kudurmuş gibi hiç durmuyor. Sabaha kadar dalgaların sesinden uyuyamıyorum.” Der demez pişman oldu. Dalgaların kitabını yazacak o cesur kadın neredeydi?
“Rüya’m, baştan belliydi ama olsun, denedin, gördün. Dön artık. Boş vakitlerinde yine yazarsın. Fakat yazar olacağım diye her şeyi bırakmak olacak iş değil güzel kızım, düş görmek gibi bir şey. Niye şu biricik ömrün düş görerek geçsin?”
Düşlere meraklı olan babası değildi tabii. O, kızının adını Sevda koymak istemiş, annesi tutturmuş Rüya olacak diye.
“Peki, herkese ne diyeceğim?”
“Bırak herkesi yavrum. Başkalarının ne önemi var? İstediklerini düşünsünler, bize ne.”
Valizini topladı. Kalpli notu dikkatle katladı, cüzdanına, annesinin resminin arkasına sıkıştırdı. Perdeleri çekti, ev karardı. Yol onu boş tarlaların, zeytinliklerin, devasa kollarını gökyüzüne uzatmış rüzgâr güllerinin arasından geçirdi. Sağlı sollu elektrik direkleri, önde bir iki araba, bazen bir kamyon. Terk edilmiş gibi duran mola yerleri. Şehre yaklaşınca yolun iki yanı, içinde ışıklar yanan, insanlar yaşayan sıra sıra apartmanlarla çevrelenmeye başladı. İstanbul’a vardı.
Valizi eve çıkarıp bir solukta kafeye geldi. Tabii o da biliyor, giderken büyük büyük konuştuğu bütün o insanlarla yüzleşmesi kolay olmayacak ama bir şekilde yapacak. Babası yakında bir iş de ayarlar ona. “Bizim kız biraz hayalperesttir,” der eşine dostuna, “annesinden sonra böyle oldu. Hoşgörüyoruz, hiç olmayacak bir travma yaşadı parmak kadar çocukken. Ama okulda başarılı oldu, yüksek lisans da yaptı. Yazarlık bir düştü, geldi geçti.” Babasının çevresi geniştir, sevilen insandır, yakında iyi bir işi olur. Sabah erkenden kalkar, saçlarını yaptırır, ofise gider. Yine sokaklarda kalabalığın içinde yürür, mağazalara girer çıkar, üst baş dener, pahalı yemekler yer. Arada cilt bakımı, botoks. Terapiye de yeniden başlamalı. Bu arada belki hoşlanacağı biri de çıkar karşısına, belli mi olur. Hayat ne de olsa şehirde gürül gürül akıyor. İnsan dediğin böyle yaşamalı, değil mi? Ama işte şimdi yarı karanlık kafede öylece dışarıya bakıyor. İçerisi sıcak, fonda Fransızca şarkılar, duvarda yanıp sönen ışık zincirleri. Yağmur koca koca damlalarla vuruyor cama, sürücüler frene bastıkça ışıklar bölünüp çoğalıyor. Rüya başını eline yaslamış. İçinde kurşunî dalgalar, ıssız bir kıyıya vuruyor, vuruyor.


