Betül Çakıroğlu
Ahmet’in ayağında siyah plastik ve inek bokuyla kaplanmış ayakkabısı vardı. Bu koku yerden yükselip burnuna değdiğinde acınası bir tiksinti midesinde kıvrandı. Sorun şu ki ayakkabıları hep böyle kokacaktı. Babasının on ineğine ondan başka bakacak kimse yoktu. Babası nerede bilen de yoktu. İnekler büyüdü. Doğurdu. Öldü. Sayısı hep on kaldı. Ahmet de büyüdü. O büyüdükçe ayakları da büyüdü. Ayakları büyüdükçe ayakkabıları da büyüdü. Aynı ayakkabının büyüğü. Siyah, plastik ve boklu.
Okula bunlarla gitmeye hiç gücenmemişti. Sınıf arkadaşları da ondan beterdi. Ayşe tavuk kokardı ve her gün öğretmene iki yumurta getirirdi. Bazen notlarının yüksek olması bundan mı diye düşünürdü Ahmet. Mahmut ekim ayında ekim yaptığından haziranda da hasattan okula uğramazdı. Kışın rahattı. Babası ona dokunmazdı. Faruk hep sümüklüydü. Babası bakkal olan Zehra süt kokardı. Ahmet onlara hep süt verirdi. Cavitlerin keçileri vardı. Arada sınıfta keçi taklidi yapmayı severdi. Mesut’un babası nalburdu. Okula gelmenin hep çok saçma olduğunu savunuyordu. Daha ilkokulda bundan bıkmıştı.
Şimdiye kadar bunları çok da düşünmemişti. Arzu sınıftan içeri girene kadar. Az çok tanıdığı ve alıştığı sınıfa bir yabancı gelmişti. Kimse bir şey anlamadı. Babası bir tarla almıştı.
“Şehir mi?” Böyle bağırmıştı Cavit.
Şehirden gelen kız lavanta kokuyordu.
Ahmet ayakkabısından o gün tiksindi. Burnuna gelen aşina olduğu bok kokusuna o gün yabancılaştı. Lavanta kokmak ne güzel bir şeydi.
Eve gittiğinde kavrulmuş soğan kokusu yüzüne vurdu. Arzuların evi nasıl kokuyordu acaba? Annesine lavantayı sordu. Öyle kırda bayırda olurmuş alelade bir şeymiş de bu şehirden gelenler tarla yapınca kıymetlenecekmiş.
“İnekler yese lavanta kokar mı,” diye sorunca annesi bastı kahkahayı.
“Ayol mayıs lavanta koksa ne kokmasa ne. İlahi kızan.”
Bildiğin boktu. Bazısı annesi gibi mayıs derdi bazısı gübre. İnekler yapardı, sinekler severdi.
Cavit keçilerin lavantayı sevdiğinden bahsetti. Ahmet biraz kıskandı. İnekler sever miydi bunu bilmiyordu. Bir Arzu’ya bir Cavit’e baktı. Konuşmaları canını sıktı. Tavuklar sevmezmiş. Nalbur dükkânı emrindeymiş. Faruk’un sümükleri akmıyordu. Ne zaman isterlerse ders çalışabilirlermiş. Bakkal dükkanından birlikte bir şeyler alabilirlermiş. Sınıf yabancıyı parçalayan bir virüs saldırısı halindeydi. Ahmet bir şey demedi. Ne kadar silse de çıkarmadığı kokuyu duyuyordu.
Lavanta babasının tutkusu olmuş ve buraya gelmişler. Ahmet’in de tutkusu… Bir şeye tutkusu olmadığını anladı. Lavanta kokusuna olabilir miydi?
İneklere lavanta yedirmeyi denedi. Sevdiler. Ama dışkıları aynı koktu. Sinekler kondu. Yıl sonuna doğru Ahmet ve sınıftakiler lavanta hakkında epey şey biliyorlardı. Arzu durmadan konuşuyordu. Annesi buraya alışamamıştı. Seneye şehre dönecekti.
“Yazları gelirim ama,” dedi.
Mor bir düşü kaybetmişti. Eve gidip yatağa yattı. Temmuzda bir şenlik olacaktı. Tüm köy davetliydi.
Annesi bayramlık hurcu çıkardı. İçinden bok kokmayan bir ayakkabı çıktı. Babasınınmış. Oldu ayağına. O kadar büyümüştü demek. Kasketini de taktı. Lavanta kokan bahçeye girdi. Mora boyanmış bir düşün peşinde.

Betül Çakıroğlu, Gelibolu’da doğdu. Mimarlık eğitimi için geldiği İstanbul’da kızıyla birlikte yaşıyor. Mimarlık bir yana edebiyat sevgisi bir yana diyen yazar her zaman çantasında taşıdığı kitaplarından vazgeçmiyor. Çocuk kitapları yazma, çocuk kitapları editörlüğü, çocuk ve gençlik edebiyatı başlıklı çeşitli atölyelere katıldı. Yazarın ilk kitabı Kumdan Hayaller olsa da kollektif kitaplarda öyküleri ile ve editörlük yaptığı kitaplarla da okuyucu ile buluştu.

