Melis Melek
Londra’ya en son gidişim bir kongre içindi. Uçuşumuz sırasında boynumuza takmamız gereken mavi etiketlerden anladığım kadarıyla, uçağın yolcularının yüzde 80’i dünyanın dört bir yanından aynı kongre için şehre gelen insanlardı. Hepimiz birbirimize selam veriyorduk. Londra kalabalıkları buluşturmak için iyi bir lokasyon…
Uçaktan indiğimde Heathrow Havalimanı’nda dolmuş, otobüs ya da metro sırasına girmek istemedim. “Black Cab” olarak adlandırılan o nostaljik görünümlü otomobillere binmeyi turistik şımarıklığımın bir parçası yaparak tek başıma bir taksiye bindim -ki öğrendiğime göre bu İngiltere’de oldukça lüks bir eylemmiş.
London Eye kıyısındaki otelime giderken, sessizce etrafı seyrediyordum, pek keyifliydi. Biraz gidince merakla şoföre, “Yaklaştık mı?” dedim.
“Az kaldı,” dedi.
Taksimetreye baktım; 115 sterlin yazıyordu. Birim olarak düşünürsek gayet uygun görünüyordu, yine de aklım bir karşılaştırma yapmadan rahat etmedi.
“Bu benim ülkemde yaklaşık 7 bin lira ediyor,” dedim.
“Wow, çok büyük para!.. Senin valizinin o zaman milyonlarla dolu olması lazım,” diyerek önce esprisini sonra da sürprizini yaptı.
“Sana paranın karşılığını vereceğim. Şimdi saray yolundan geçeceğiz, turistler için atlı gösteri zamanı. Seni oradan geçireceğim. Aracın tavanını açıyorum. Birazdan kendini kraliçe gibi hissetmeni sağlayacağım.”
Gerçekten de trafiği kapatmış polislere bir şeyler söyledi. Gösteri için kapanmış yolda, şov yapan atlı İngiliz askerlerinin arkasında yalnızca bizim araç vardı. Ben de ritüele uydum: Taksi hareket hâlindeyken açık tavandan yukarı çıktım, halkı selamladım ve gösterimizi bitirdim.
Böylece Londra’ya 137 sterline, kraliçe olarak ilk girişimi yapmış oldum.
Oda manzaram doğrudan London Eye’a bakıyordu. Hemen dışarı çıktım. Beş dakika mesafedeki London Eye ve Thames Nehri vapur gezisi paketini satın aldım. Çıkışta nehrin kenarındaki bir pub’a oturdum. Fish and chips söyledim, yanında Efes combosu. Evet, gerçekten Efes.
Londra’ya birçok kez gidip geldim. Londra sokaklarında her yürüyüşümde aynı duyguya kapıldım: Bu şehir beni fark etmiyor ama ben her defasında onu fark etmekten kendimi alamıyordum.
Londra kalabalık. Sokakları, metroları insanlarla dolu. Yine de dünya üzerinde gezdiğim şehirler arasında yalnız olmanın en zarif hâlinin Londra’da yaşandığını söylemeliyim.
Sabah erkenden işe gidiyorum. Sabah metrosunda herkes birbirine benziyor. İngilizlerin kalabalıkla kurduğu incelikli bir ilişki bu. Kimse kimseye bakmıyor. Saygılı, mesafeli ve görünmez bir anlaşmaya sadık, sessiz yolcular… Londra kalabalık ama hiç bağırmayan bir kalabalık. Sürekli akıyor, durmadan ilerliyor.
En kalabalık bölgelerden biri olan Oxford Circus’ta bile, kalabalığın içinde yürürken insan kendine ait bir boşluk bulabiliyor. Bu yüzden bence Londra, yalnız yürüyenlerin şehri.
Yazarların Londra’sı
Virginia Woolf’un Londra’sı hâlâ sokaklarda yürüyor. Mrs. Dalloway’deki o tek gün, bu şehrin ruhunu anlatıyordu: Kalabalıklar arasında akan iç monologlar. Bugün hâlâ geçerli bu durum. Bu arada bence Londra, insanın iç sesine izin veren bir şehir olduğu için bu kadar çok yazar yetiştirmiş.
Tabii Charles Dickens’ın Londra’sı daha gürültülü; yoksulluk, sis ve kalabalıkla dolu. Ama yine de Dickens’ın karakterleri hep yalnızdır. Çünkü Londra, yüzyıllardır aynı şeyi öğretir: Kalabalık, her zaman bir eşlik anlamına gelmez.
Müzeler: Sessiz Sığınaklar
Ne zaman British Museum’a girsem zaman yavaşlıyor. Dünyanın bütün hikâyeleri aynı çatı altında. Bu müzede yalnızlık bir eksiklik değil; düşünmeye açılan bir kapı. Taşlar, tabletler, heykeller… Hepsi sessiz ama anlatacak ne kadar çok hikâyeleri var.
Tate Modern’de ise yalnızlık daha çağdaş. Büyük boşluklar, yüksek tavanlar ve insanın kendi iç sesini duymasına izin veren alanlar…
Londra’da Sinema ve Şehir
Londra filmlerde de yalnızdır. Notting Hill’in romantik sokakları, Closer’ın kırılgan ilişkileri, Blow-Up’ın sessiz yabancılaşması… Londra, kameraların çoğu zaman kalabalığı değil, kalabalığın içindeki tek bir yüzü seçtiği bir şehirdir.
Yağmur ise bu şehrin sinemadaki en güçlü karakterlerinden biri. Islak kaldırımlar, yalnız yürüyen insanlara fazlasıyla yakışır.
Parklar, Doğa ve Nefes
Hyde Park’ta yürürken Londra bir başkent değil de sanki çok büyük bir bahçeymiş gibi gelir bana. İnsanlar kitap okur, köpek gezdirir, kimse kimseyi rahatsız etmez. Ne şanslı bu Londralılar! Doğa burada bir süs değil; yaşamın gerçek bir parçası.
Hampstead Heath’te şehri uzaktan izlemek, kalabalığın dışında ama onunla barışık olmayı öğretir. Londra’nın doğası insanı yalnızlaştırmaz; bence seçilmiş yalnızlığına eşlik eder.
Bence Londralılar mesafelidir ama denildiği gibi soğuk değildir. Yardım isterken hemen dururlar. Yeter ki Londra sokaklarında turist olmayan ve acele etmeyen bir Londralı bulabilesin. Bu mesafe, şehirle de uyumludur. Herkes kendi alanındadır ama kimse tamamen kopuk değildir. Belki de Londra’yı bu kadar yaşanır kılan şey budur: Yalnızlığa saygı duyan bir kalabalık.
Kalabalığın İçinde Kendini Bulmak
Bu yazıyı yazarken Londra’nın bana ne öğrettiğini düşündüm. Yalnızlık her zaman doldurulması gereken bir boşluk olmayabilir… Bazen yürümek, bakmak ve düşünmek için açılmış bir alan olarak değerlendirilebilir yalnızlığımız…
Bu şehirde insan kendini anlatmak zorunda kalmıyor; sadece var olur gibi geliyor bana. Ve belki de bu yüzden Londra’dan ayrılırken hep aynı hissi taşıyorum: Kalabalığın içinde kaybolmuyorum. Aksine, kendime biraz daha yaklaşıyorum.


