Emel Altuntaş
Fırifıraydey akşamı şirket yemeği olduğunu öğrenince kimimiz çok, kimimiz biraz, kimi eh işte sevinirken bazısı dudak büktü, birkaçı zorunluluktan sıkıldığını mırıldandı. Benim için hava hoştu. Okuldan alacak çocuğum, vır vır edecek bir kocam, hatta erkek arkadaşım bile yoktu. Tek tabanca, her tarafa sıkabilirdim. Biricik sorunum, sol ayak başparmağımın boğumundan bileğime doğru ufak dalgalar hâlinde vuran zonklamaydı. Hele de yüksek topuk üstünde dikilirken bu durum dizime kadar ulaşıyor, bayılacak gibi oluyordum. Fırifıraydey candır çünkü kot pantolon, spor ayakkabı serbesttir.
Seke seke eve girip beş santimlik topukluyu fırlattım ayağımdan. Kan akışı hızlandı, ağrı yoğunlaştı önce. Salonun girişindeki koltuğa serilip bir süre ovaladım parmağımı, bileğimi, dizimi. Zonklama, başı okşanan kedi gibi uykuya daldı. Sindi kendi içinde.
Yemek yerken televizyon izlerim. Belki yalnızlıktandır, sessizlikten de olabilir. Üçüncü sayfa haberlere olan tutkumu da sayabiliriz. Kanalların birçoğu aynı haberleri sunuyor. Bugün de merak etmediklerimiz, ettiklerimizin üstüne acımasızca çullanıyor. Dünkü cinayeti daha sorgulayamadan üstüne yenisi ekleniyor. Bir yerler soyuluyor, bankalar hackleniyor. Kaçırılanlar, dövülenler, düzülenler, üzülenler; ekranda görünüp kayboluyor bir sürü yüz. Aklımda tek kalan ise şiş dudaklarını büzerek konuşan sunucu. Yüzüne bakarken içim kalkıyor.
İşte son dakika geçiyor alt yazıda, az sonra eskiyecek ama bir süre beni oyalayacağı kesin. Yeni bir soğuk hava dalgası kuzeyden Türkiye’ye doğru yaklaşmaktaymış. Vay hâlimize. Tam da şirket yemeğinin olduğu akşam. Zonklayan parmak, ağrıyan bilek, çatırdayan diz ve sıcak tutmayan spor ayakkabı yerine çizme giymek gerekecek. Bu arada termostata takıldı gözüm. Doğal gaz zamlarında en son kaçıncı dalgada kaldığımı hatırlayamadım. Üst üste çullanan haberlerin kiri pası bulandırdı zihnimi.
Cep telefonundan uygulamaya girip otomatik ödemedeki fatura tutarlarına bakasım da yok. Aynı vazgeçmişlikle püfledim.
Boş vermişlik değil, vazgeçmişlik bu. Sıkılmak, kalp çarpıntısı, hatta kalbin zonklaması bu. Midemin tam başından gırtlağıma doğru boğum boğum dalgalar hâlinde vuruşu, yaşatmak, var etmek için değil, korkutmak, sindirmek, vazgeçirmek için. Kalbim benim celladım mı olacak? Son dalga kalpten vuracak. Ben öldüğümde sanki sen çürümeyeceksin.
Ayaklandım hemen. Pencerenin kenarından içeri sızan sokağın karanlığına baktım. Karşı kaldırımda paytak paytak yürüyen köpeğin memeleri sallanıyordu. Zayıftı köpek, alık alık bakınıyordu. Mutfağa koşmak için hamle yaptım, parmağım fena sancıdı. Mikrodalganın içinde ısıttığım ekmekten kocaman bir parça koparıp geri döndüm. Bizimki çoktan gözden kaybolmuştu. Elimde ekmek, soğuk cama yapıştırdım burnumu. Karanlıkta kımıldanan gölgeleri seçmeye çalıştım.
İyi biri olsaydım, bu ekmek elimde değil, çoktan onun midesinde olurdu. Dalga dalga üstümü örten körlük kumaşının altında, sinmiş korunuyordum. Oradan çıkabilsem, en azından iyi olmayı becerebilirdim.
İyi olabilmek büyük mesele, demişti Mister Koşinger.
“Eğitimcinin Eğitimi” yazısının hemen önünde dikiliyordu. Birbirine karışmış hâldeki saçı sakalı bembeyazdı. Tuhaf bir şekilde parlak, genç gözleri vardı, duruşu afiliydi. Biz satışçılar, bu herifin fazla düşünmekten kadayıfa döndüğü kanısındaydık. Koşinger hakkında atıp tutarken isminden ötürü onun Alman olduğu konusunda fikir birliğine vardık. Sadece nasıl bu kadar iyi Türkçe konuşabildiği sorunsalı kafamızı karıştırıyordu. Paylaşmaya üşendiğim bir fikre göre bu soyisim, üstün yetenekli Türk pratiğinin geliştirdiği bir durumdu. Her şeye anlam yüklemenin bir âlemi de yoktu. Bazen seslerin, anlamın önüne geçmesi kulağa daha hoş gelebilirdi.
Âdem ile Havva’dan, evrimleşerek insanlaşan son maymuna kadar tanıyordu herifçioğlu. Cennetten kovuldukları esnada Âdem’in Havva’ya nasıl bakış attığı detayını anlatırken ekipteki kadınlar olarak kendi adımıza utanç duyduk. Sorgulamanın ne muhteşem bir hareket olduğundan falan bahsetti. Biz de kişiliğimizi değil de dişiliğimizi sorguladık.
Eğitimin sonunda, kafamda binlerce soru işareti, yerine oturmayan taşlar, içimde dalga dalga patlayan suskunluk bombasının kızgınlığı ile arkamı dönüp gideceğime gruba uyarak alkışladım herifi. Çoğumuz az sonra alaya alacaktık onu. Elinden katılımcı sertifikamı aldım, onur duyarak. Ee, koca holding bunca masrafa katlandıysa bir bildiği vardı elbet.
Şimdi pencerenin kenarında, elimde ekmek, nasıl bir insan olduğumun muhasebesini yapıyorum, üstelik memeli hayvancağız çoktan toz olup gitmiş. Beni bekleyecek değil ya. Az ötede sıralanmış çöp konteynerlerini karıştırabilme, özütüldükten sonra süt olabilecek atıkları yalayıp yutabilme ihtimaline doğru koşmuştu.
Ertesi gün işe giderken akşamki yemekten yırtabilme ihtimalimi düşünüyordum. Yağmur, şimdiden şakır şakır olmasa da çisil çisil yağıyordu. Akşamdan sabaha ayaklarım dinlenmiş, parmağımın içinde uyuyan kedi henüz gözlerini açmamıştı. Küçük mırıltılar, minik dalgalar hâlinde eklem yerini ebeledikten sonra hemen saklanıyordu. Tatlı sürtüşmelerdi bunlar, hatta flörtleşme. İlerleyen saatlerde başlayacak olan şiddetli geçimsizliği dikkate alarak iş bitimi evin yolunu tutmayı planlıyordum.
Ekip hemen bir WhatsApp grubu oluşturmuştu bile. Adını da “Tel Kadayıf” koymuştu grup yöneticisi. Mesaj dalgası akıyordu ardı ardına. Emojiler zıplıyor, kafa sallıyordu. “Herkes gelecek arkadaşlar,” diye yazıyordu satış şefi. “Konuşulacak mevzular vardı. Tam yeri, tam zamanı,” diyordu operasyona yeni başlayan haspam. “Aferin kız sana,” diye yorumlar geldi tepki olarak, alkışlayan sürü sepet el emojisi sıralandı. Takip edemiyordum. Tırnak içinde, Koşinger Hoca da teşrif edecekti. Pazularını kabartmış bir sürü tek kol sıralandı sonra.
Servis, holdingin personel girişinin önünde durdu. Gökyüzüne doğru sivrilen binadan sızan emojilerin dalga dalga yükselip alçaldığını görebiliyordum. Parmağımdaki kedinin mırlaması gibi.
Akşama doğru yağış hızlanmışmış. Beşinci kattan inen yönetici sekreteri abarta abarta anlatıyordu. “Camlardan içeri sızdı vallahi,” diyordu. Yemin ediyordu bir de.
Bizim satış ekibinin ofisi birinci katta, havalandırması sağlam ama penceresiz, yan yana sıralanmış düdük gibi masaların dizildiği bir yerde olduğu için ne yağmurdan kardan ne güneşten bahardan haberimiz olurdu. Bütün bunlardan haberdar olabilmemiz için sahada olma üstüne kurulmuştu sistem. İçeride rahat ettirmeme, dışarıda olma, günde 2,75 görüşme istatistiğini gerçekleştirebilme sistemiydi bu. O 0,75’in geride kalan 0,25’lik kanlı parçasını nerede bıraktın diye kimse sormazdı. Sayın şef, günlük raporları tek tek incelerken dudağını büzer, görüşme özetlerini okurdu. Satışla kapatılmış, kapatılma ihtimali yüksek notların altını çizerdi.
Bu rapora her türlü senaryoyu yazabilirim günü kurtarmak için fakat kazın ayağı öyle değil. Bol çizgili, bu renkli raporlar, daha önceden verilen satış hedeflerinin fragmanıdır. Ay sonundaki ATM töreninde her birimizin maaşı kapmak, hatta bunun devamlılığını sağlayabilmek için o 0,25’lik kanlı parçaya rağmen 2,75’i tutturması şarttır.
Parmağımdaki kedi uyanmış, kabına sığmıyordu artık. O sefil, daracık kafesinden bir an önce çıkması gerekiyordu. Masadan kalkarken aksadım. Tesadüfen şef de tam yanımdan geçiyordu. Göz ucuyla baktı. “Geleceksin,” derken omzumu parmağının ucuyla mıhladı.
Küçümsüyor mu bu herif beni? Yoksa numara yaptığımı falan mı sanıyor? Ya da beni olmasa da benim görünmeyen, bilinmeyenlerimi mi umursamıyor? Bir ben var bende benden içeri. Hem de sol ayak başparmağımın boğumunda.


