Emel Altuntaş
Arzularım gözlem altında. Gözlemcinin kocaman bir büyüteci var. Tam tepemde gezinip duruyor. Kafamı kaldırıp onunla bakışmaktan utanıyorum. Benim ben olduğumu bilmesinden ötürü kaygılanıyorum. Neye baktığım, neyle ilgilendiğim konusunda pek meraklı. Elinde geçerli sebepleri, kuralları var.
Gözleyenin o kocaman büyüteci, insanların suçlu hissetmesini mi sağlıyor yoksa onları utanç içinde kıvrandırıyor mu? İnsanlar, neyi yanlış yaptıklarını mı yoksa kendi hatalı parçalarını mı sorguluyor. Her ikisi de bir arada. Yapılan yanlış düzeltilebilir ya da zamanla etkisini kaybedebilir. Soğur, gün gelir alaya bile alınabilir. Oysa insanın kendinde gördüğü yanlış ruhuna işler. Yaptığı iş değil, olduğu şey onu gölgeler.
İnsan asla tamamlanmış hissetmez. Hayat onu çoğu şeyden mahrum bırakmıştır. Hayal kurar insan, düşünür. Elde ettikleri için mutlu olmak yerine eksik kaldıkları için hayıflanır. Güçlü olmak ister insan, diğerleri karşısında parlak ve kırılmaz bir duruş sergilerken sevmek, sevilmek duygusu vazgeçilmezidir. Kalp, içinde dönenip duran arzu kıvılcımları ile yeni yepyeni kıyılara ulaşmayı hayal eder. Ondan gelen geri bildirimle akıl, plan yapar, harekete geçer. Öyleyse arzuları olmayan insan; eli yüzü düzgün, kiri pası alınmış, kafasının içi, kalbinin odacıkları bir güzel ovalanmış, yürümeyi, eğilip bükülmeyi, yiyip içmeyi bilen bir zombidir. Romanlara, senaryolara damar olmuştur bu konu.
Edebi açıdan bakıldığında da arzu, insanı harekete geçiren o sihirli ve sinirli güçtür. Sürekli taşınan, yer değiştiren insan neyi arar? Aslında nereye gitmek istiyordur? Hatırlamaktan bile çekindiği geçmiş anılar onu çağırıyor olabilir mi? Yalnızlığa övgü yapan kişilik, kimden ya da neyden saklanıyor olabilir? Belki utanç duygusunun ördüğü kabuğun içinde gizleniyordur.
Utanç duyan insan saklanır, göz önünde olmak istemez. İçinden yükselen bütün isteklerini bastırır. Oysa arzu, onu görünür olmaya çağırır. İnsan hem kendiliğinde, hem de arzuladığı o şeyin ya da başka birinin arzusunda yer etmek ister. Lacan, bunu “Ötekinin arzusu” olarak tanımlamıştır. Beni arzular mı diye sormaz çoğu zaman insan. Ben arzulanmaya değer miyim diye sorgular kendini. Değer olup olmadığının sorusu altında utanç yatar. Sanatın, her alanında da ele alınmıştır.
Edebiyat, sadece bir sesleniş ya da serzeniş makamı değil, aynı zamanda aynalar panayırıdır. İnsanın her hali yansıtılır, gözler önüne serilir. Kahraman, satırlar arasında, öldürdüğü ya da terk ettiği kişi tarafından sevilmek istiyor olabilir. Arzuladığı şeylerin ne kadarını hissettirip ortaya koyduğunu anlamak için o aynalara iyi bakmak gerekir. Öylece ulu orta, özgürce söyleyemez, yaşayamaz çoğu zaman. Sadece kendi içinde sakladıkları, yaşadıkları vardır. Bu gizliliğin temelinde utanç yatar. O, başka birinin büyütecinden çekinmektedir denebilir. Karakterin iç dünyasını tabloya yansıtmak için birbirine karşıt bu iki kuvvetin, arzu ve utancın arasındaki gerilim çokça kullanılır. Esere bakan, okuyan gözler; karakterin, renklerin ve kelimelerin peşinde sürüklenirken aslında anlatılmak, gösterilmek istenenin bambaşka bir şey olduğu şaşkınlığını yaşar. Sanat arzuları direkt söylemez, sadece işaret eder. Utancı ise gizlilik örtüsü ardından gösterir. Anlatıların bu iki yüzünün; biri gözler önüne serilir, diğerinin ise onu okuyan ya da gözleyen tarafından anlaşılması beklenir. Bu müthiş, keyifli bir keşiftir. Görünür olan ve olmayan, yani arzuları dizginleyen o gizli güç, utançtır. Bir gölge gibi peşini bırakmaz.
Sevip severek, değerli hissedip hissettirerek, bir hayali gerçekleştirerek, uydurulmuş safsatalardan arınıp özgürleşerek görünür olur insan, en azından kendi aynasına baktığında. Görünür olmak, bir anlamda tamamlanmış olmak da demektir. Kim olduğunu, neden orada olduğunu artık çözmüştür. Utanç, onu ele geçirememiş, benliğine hükmedememiştir. Arzuları ile utanç duygusu arasındaki kavganın galibi görünür olmayı başaran insan olacaktır.
Utanç, arzunun görünür hale gelmesiyle ortaya çıkar. Arzuyu yok saysa da ortadan kaldıramaz. Bir şeyi arzulamak ama bunu istememesi gerektiğine inanmak gerilimi, yepyeni açılımlar yapar insanda. Korkuyu büyütebilir ya da suçluluk duygusunu tetikler. Aynı zamanda arzuladığı şeyden herhangi bir karşılık bulamama meselesi de vardır. Bu büyük bir utanç vesilesi olur. Bu gerçekle yüzleşme korkusu kimi zaman en güçlü isteklerin bile bastırılmasına sebep olur. Gizlemeye çalıştıkça öfkelenir, takıntılı bir katile bile dönüşebilir insan. Tepesinde dolanıp duran şu büyüteç, insanı izlemekle yetinmez, yargılar da. İsteklerinin, heveslerinin sınırlarını belirler. Elindeki “DUR” tabelasını burnuna doğru uzatır.
Her şeyi arzulama potansiyeli olan insanın aslında kendine dur deme yüceliğini gösterebilmesi gerekir. Bu insani ve medeni bir çizgi olmalıdır. Altından ne öfke ne de takıntılar gibi bastırılmış duyguların yansımaları çıkmalıdır. İnsanı insan yapan şeyler içinde, istekleri ve çekindikleri arasındaki çelişkiler yok mudur? Arzu ve utanç arasındaki bu gerilim öldürmez, pişirir insanı. Her iki duygu, onun aslında kim olduğunu yansıtır. Bu iki zıt kutup; görünür olurken, harekete geçerken, herhangi bir şeyi yapıp ederken durulması gereken yeri de gösterir insana. İnsan utanç duygusunu daima taşır, yeter ki arzuları sakatlanmasın. Bu toplumsal bir konudur da.
Bireyin içinde yaşadığı toplumun, geçmişten günümüze ortak akılla kabul görmüş bir takım rotaları vardır. Bu yolların dışına çıkan ve toplum tarafından yadırganabilecek arzu ve istekler, toplumsal büyütecin takibi altındadır. Reddedilen ve ayıplanan arzular, utanç mekanizmasını devreye sokar. Bu büyüteç, bir bakıma bireyin otokontrolünü sağlamasında etkendir. Çünkü modern insanın, insan nedir sorusu ile başı derttedir. Arzular, küçümsenmeyecek biçimde insanı nesneleştirebilmektedir. Sartre’a göre; Arzu eylemini, özne yapar, oysa başkasının küçük bir bakışı onu anında bir nesneye dönüştürebilir.
Modern hayatın içine sıkışmışların, insan olma çabasına ışık tutar bu iki farklı kelime. Bir şeyi arzulayıp ona erişmek için cesur adımlar atarken görünenin neye benzeyeceğini düşünüp büyütecin gözünden kendine bakmalıdır. Arzularını sakatlamadan insan olabilmeyi denemelidir her zaman.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

