Özlem Özyürek
…
‘Şile fenerinin Türkiye’nin en büyük feneri olduğunu biliyor musun?’ dedim Ali’ye.
‘Bilmiyordum, öğrendim,’ dedi. Güldü.
Fenere geldik. Feneri kucakladık. Bekçi geldi. Kapıyı açtı. Yukarı çıktık. Denize baktık. Açık denize, sonsuz bir umut gibi uzanan önümüzde.
Gece oldu. Gün’ün kucağımda öldüğü otele geldik. Otel bomboştu. Gün’ün kucağımda öldüğü odayı seçtik. Kucak kucağa yattık Ali’yle.
Yüz yıl uyumaya yattık.
Uyandığımızda taptaze bir dünyaya uyanacağız.
Belki.
Son cümleleri bunlar olan kitap kucağımda, bir süre kalakaldım.
“Güzelliğini zehirli bir sermaye gibi kullanan genç bir kadının hayattan öç almak için soyunmasıyla başlayan bir düşüş hikayesidir Yeşil Peri Gecesi,” yazıyor arka kapakta. Göz ucuyla okuduğum bu satırlarda içimin razı olmadığı, beni huzursuz eden bir şey var sanki. Rahatsızım düpedüz.
Haşa! Ayfer Tunç’tan sonuna kadar razıyım. Kapak Kızı romanıyla başlayan hikâyenin ikinci kitabı bu Yeşil Peri Gecesi. Müthiş bir hikâye. İnce ince kurmuş, işlemiş Ayfer Tunç. Benim sıkıntım Şebnem’in hikâyesi sanırım. Anlamaya çalışıyorum duygumu.
Kapak Kızı romanı, karlı bir kış gününde Ankara’dan İstanbul’a giden ve yolda kalan bir trenin yemek vagonunda yolları kesişen bankacı Ersin, radyo programcısı Selda ve vagonun garsonu Bünyamin’in; ayrı şekillerde edindikleri bir erkek dergisinde “Ayın Kızı” başlığı ile çıplak fotoğrafları bulunan Şebnem üzerinden kendi iç dünyalarını, aile yapılarını ve hatta toplumun ikiyüzlülüğünü sorgulamalarını misler gibi yapıyordu.
Kutsal aile kavramı ile çürüyen ve çürüdüğü her noktadan çürüten bir aile hikâyesi okumuştum orada. O ailede tek çürük varmış gibi davranan, aslında hangisi olduğu pek de bilinemeyen bir çürüğün, tüm sepeti çürütebildiği gerçeğini göz ardı etmenin kolaylığında yaşamayı seçen insanların darmadağın hikâyesiydi.
Görünür tema bu olsa da, altta sorgulanan cesaret ve korku ikilemi, göz ardı etmenin nerede başladığına götürmüştü beni.
Peki, gerçek çürük kim?
Çürüğünü saklamak için giyinenler mi, soyunup çürüğü ile ona bakanları çıplak bırakanlar mı diye düşünmüştüm.
Reddettiğimiz; diğerlerinin çıplaklığı mı, o kadar cesur olamadığımızı saklamak için uydurduğumuz korkak yakıştırmalar mıydı sorusuydu aklımı en çok meşgul eden.
Ahlâk sorgulaması nerede başlamaktaydı?
İçimizde yolunda olmayan her şey gibi bu da, diğerine yönelttiğimiz bir projektör olmaktan öte bir görev üstlenebilir mi? Aklanmayı çamur atmadan yapamayan bir ikiyüzlülüğün arkasına saklanarak, herkesin “boklarken aklanmaya çalıştığı” gerçeğini mi ört bas ediyoruz istemeden diye günlerce etkisinden çıkamadığım konularla boğuşmuştum.
Ve sonra sıra Kapak Kızı romanında sadece bir isim olan Şebnem’in sözü eline aldığı, üçlemenin ikinci romanı Yeşil Peri Gecesi’ne gelmişti. Bu kitap beni benden aldı işte. Nedenini çözmeye çalışıyorum. Şu ana kadar anladığım tek şey; “düşüş hikayesi” tanımının içime hiç sinmediği. Neden böyle ifade edildiğini tabi ki anlıyorum. Dümdüz bakıldığında katılmamak imkânsız. Hatta su testisi su yolunda kırılır, balık baştan kokar, ön teker nereye arka teker oraya gibi atasözlerimizden demet demet sunacak çok insan çıkacaktır.
Ama benim içime dokundu işte Şebnem. Mağdur edebiyatı, kader kurbanı falan da değil beni etkileyen. Mağdur veya kurban olarak görmeyişim belki. Kendisi bile yer yer böyle tanımlasa da kendini, bana hissettirdiği bu değil. Başka bir şey var burada.
Düzenim bozulmasın diye susanların, görmezden gelmeyi sanat hâline getirerek çürüyenlerin hikâyesini anlatıyor gibi görünse de, sebepleri varmış ama dedirten anlatımlarla bir nebze bağ kurmamızı sağlasa da bende uyandırdığı sorulardan biri de; sebeplerin olması olanları, yapılan ya da yapılmayanları açıklamaya yeter mi sorusu.
Evet, gerçekten travma diyebileceğimiz çok şey yaşamış Şebnem çocukluğunda. Bunlara sebep olanlardan çıkaramadığı öfkesini hayata yöneltmiş, onlardan alamadığı intikamı hayattan almaya çalışırken, bir bakış açısından kaderin çelmesi denebilecekken; kendine attığı okkalı tekmeler olan kararları olarak düşünmek bana daha ilginç geliyor.
Öfke, iç dünyasını yırtarak çıkartmak istediği bir duyguyken, yaşadığı dünyayı yırtan bir hâle kolayına dönüşemez bence.
Çizik atmakla yetinmeyen, çentiği bile az bulan bir manifestocunun yırtıcılığını gördüm ben Şebnem’de çünkü. Zaman zaman mağdura düşecek gibi olsa da, derdi imanı hesap kapatmak olan bunun için de kendini yıkmaktan çekinmeyen bir karakter. Edip Cansever’in “Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk/ hiçbir yere gitmiyor,” dizeleri öyle güzel yerleştirilmiş ki romanın içine, bu yıkımı haklı bulduğum bir sürü an beliriyor satır aralarında. Sıfırlansın istiyorum ben de onunla beraber, hayatın adaletsizliğine cevap olsun bu sıfırlanma için attığı her adım.
Annesinin güzelliğini miras alan Şebnem’in, bu güzelliğinden başka verebilecek bir şeyi olmadığına onu ikna eden ne?
Kolaycılık mı? Hiç sanmam.
Annesinin de başına bela olan güzellik, kendini o güzelliği nasıl kullanacağını bilemeyecek kadar zeki olmadığını düşünmeye kadar iten bir dert oluyor nihayetinde.
Babasının geçirdiği kaza sanki onları bir arada tutan, gevşek de olsa var olan vidanın düşüp aileyi dağıtması için olmuş, dibe vurulsun, ne varsa çürümüş olan dökülsün ortaya diye buyurulmuş gibi.
İşte bu kaza sonrası hastane süreci sırasında onun bakımını üstlenen babaannenin annesine, dolayısıyla kendisine de yöneltilmiş kıskançlığı, küçücük yaşında pirelendi diye bitlenmiş muamelesi yapıp saçlarını kısacık keserek sobada yakmasıyla hayat yoluna yön veren ilk taşlardan oluyor mesela. İyi giden dersleriyle değil de, kesin orospu olmasına neden olacak güzelliği ile ilgilenmeyi seçen bu kadın kıskançlığı değil de çürüme, ne peki?
Kendi çürümüş zihniyetleri, çürük aile ilişkileri, pırıl pırıl bir cevheri de çürütmeye yeter mi?
Evet, yetiyor.
Orada bulamadığı sevgiyi aramaya başladığında hayatına giren adamları, ellerinde oyuncak olmamı değil, elimde oyuncak olmayı istiyorlardı diye tarif ediyor Şebnem. “Ama ben oyuncakla oynamaya alışık değildim. Azı iyi, çoğu kötü çocukluğum gökyüzü gibi tepemde duruyordu,” diyerek sevilme umudu ile tahammül geliştirdiği ilişkilerde bile dikiş tutturamamasını açıklıyor kendince.
Hep aşkı arayan, her seferinde kendini aşık olduğuna ikna etmeye çalışan Şebnem’in bir başka kırılma noktası da; onca farklı adamda ararken sefil olduğu tüm aşkların aslında tek aşkı olan Ali’nin onu bırakıp yurt dışına gitmiş olması.
Beyaz mendil şefkatli Ali aslında tek aradığı.
Gözyaşını silsin diye cebinden çıkarıp verdiği kumaş mendili hiç unutmadığı için.
Ruhunun bedeninden ayrılıp yukarıdan izlediği, böyle ayrışarak normalleştirebildiği ilişkilerde çürüyor da çürüyor pırıl pırıl bir genç kız. Ne aradığı aşkı bulabiliyor ne de öfkesini boşaltabiliyor. Bunu yapamadıkça dozu arttırıp erkek dergisine kapak bile oluyor. Sadece dergiyi götürüp ailenin önüne atabilmek için.
Tek desteği, dostu olarak gördüğü Gün’ün, kucağında kanserden ölümü ise üçüncü büyük kırılma.
Böyle böyle taşıyor hayat onu “kurdun saati” dediği zamana. Bebekler doğarken yaşlıların öldüğü, geceyle gündüz arasındaki o garip saat kurdun saati. Ne yaparsa yapsın sıfırlayamayacağını anladığı, geçmişinin asla temiz bir sayfa açmasına izin vermeyeceğini anladığı, kocasının bile düzeni bozulmasın diye olanı biteni görmezden gelmeyi seçtiğini düşündüğü, gittikçe çamura daha da battığını, çürümekten kokuşmaya geçmekte olduğunu gördüğü zaman.
Saklamaya çalışmanın değil, açık etmenin, kendisiyle beraber ona izin vermeyen geçmişini, bunu kullanmaya kalkışan herkesi de dibe çekmeye karar vermesi; başka çürümüşlükleri de gözler önüne serelim o zaman demesi tam bir başkaldırı değil de ne?
Adalet, cesaret olmadan talep edilebilecek bir şey değil herhalde diyor ve yapıyor planını.
Tam böyle düşünürken kendimi hop diye başka bir soruların içinde buluveriyorum.
“Hayat adil değil midir gerçekten; yoksa daha büyük bir adalet için yürünmesi gereken taşlar mıdır yola döşenen?”
“Sisteme uyarak mı; yoksa gözüne çomak sokarak mı sağlanır adalet?”
“Her türlü ödenecek bedeli var mıdır adalet arayışının; yoksa adalet bu arayış yolunun vardığı yerde mi bekler arayanı?”
Dünyanın çürümekte olduğunu kanıtlamak için kendi çürümüşlüğünü gözler önüne sererken, aynı dünyanın yemyeşil yüzünü görmeye başlayan bir umut mudur yoksa yaşam?
“Cesaret, göstermemiz gerektiğinde imkânsız olduğunu anladığımız bir erdemdir,” diyor kahramanımızın kurtarıcısı.
Yoksa gerçek cesaret, yaşamaya devam edebilmek midir?
Her şeye rağmen, her şey ile birlikte!
Evet sevgili okur, sanırım anlatıcımızın kafası bu duygu geçişlerinden, bu sorulardan, her soru ile kendi yaşamında öfkenin yön verdiği kendi kararlarından ama yine de hayata karşı dik duruşunu bırakmayan, çoğu için çürüme olarak görünebilecek deneyimlerin aslında nasıl bir isyan, nasıl bir başkaldırı olduğundan fazlasıyla etkilemesine sebebiyet veren geçmişine gidip gelmelerden fazlasıyla karışmış durumda. Bu nedenle sözü ele almakta fayda görüyorum.
Bir cevherin neden ve nasıl çürüdüğü bilindik bir hikâye bana göre. Yerini, toprağını bulamayan her şey çürüyüp yok olmaya mahkumdur. Ne kadar direnirse dirensin. Benim için ise bu çürümeden sonrası anlamlı galiba. Bu yüzden anlatıcımız buraya ne zaman gelecek diye sabırla bekleyip, sonunda lafa girmeden yapamadım.
Cevheri çürüttük. Zamanında toplanmayan meyvenin dalında kuruyup gitmesi de, dalın o ağırlığı taşıyamadığı bir anda meyveyi toprağa bırakması da aynı yere vardırıyor o tohumu. Ama belki de esas hikâye bundan sonra başlıyordur. Çürüyen bir meyvenin düştüğü toprakta yeni bir başlangıç yapmaya dönük yüzü ilham verici değil mi? Cevherler çürüyebilir ama bir çürükten cevher çıkarmak, bunu yaparken adalete kafa tutacak cesarete sahip olmak sıfırlayabilir belki hayatı. Sıfırlanmanın yok farz etmek değil; olan biten ile devam edebilmek olduğunun idrakinden daha büyük ne olabilir ki?
Kafaların duman duman olduğu yeşil peri gecesi ancak böyle bir peri doğurabilir düşüncesindeyim. Ve bu büyük adımı attığı gece de bu perinin yeşil gecesi olur bana göre. İşte bu yüzden ben de olsam romanın final paragrafından başlardım bu yazıyı yazmaya.
Şimdi buraya bir virgül koyup, sonrasında neler olduğuna dair ipuçları yakalar mıyım merakı ile serinin üçüncü kitabını, Şebnem’in kocasının adı konmuş olan Osman’ı okumaya gidiyorum.

Özlem Günal Özyürek, Ankara’da doğdu. Çocukluğunu ve gençliğini yedi yaşında geldiği İzmir’de yaşadı. Bornova Anadolu Lisesi ve Dokuz Eylül İşletme Fakültesi mezuniyetlerinin ardından başlayan profesyonel iş yaşamını 2012 yılında evlenerek Kıbrıs’a yerleşene kadar sürdürdü. Kıbrıs’taki zamanını her zaman ilgisini çeken Yaratılış, Karma, Reenkarnasyon, Psikoloji, Astroloji, Mitoloji, Şamanizm, Kabala, Şifa, Kuantum, Rüya gibi konularda özel eğitimler alarak ve çalışmalar sürdürerek geçirdi.Söyleyecek sözü birikince bunu aktarmanın yolunu aramaya başladı, yazmayı denemek istedi. Önce yazarsam ölürüm sandı. Zaten ölecekti. Yazdı, ölmedi.

