Belgin Ulutay
Başlangıçta yalnızca sessizlik vardı. Ne ışık vardı, ne karanlık; yalnızca varlığın nefes almadan önceki bekleyişi. O sessizlik, bir tanrının ilk düşüncesi kadar saf, bir gölgenin doğmadan önceki hâli kadar saydamdı.
Sessizliğin çocuğu doğdu. Ne tamamen ışığın ne de bütünüyle karanlığın özüydü. “O”, varlığın kendine bakarken gördüğü ilk silüetti ve ne zamandır var olduğunu bilmiyordu. Zaman onun için bir yön değil, yankılardan ibaretti. Işığın doğduğu her yerde izi belirir, karanlığın düştüğü her yerde kendi yüzünü tanımaya çalışırdı. Tanrılar ona bir ad vermemişti; o, isimlendirileceği ana kadar adsız dolaştı.
Bir gün ışık gölgeye değdi ve evren ikiye ayrıldı: gören ve görülmeyen olarak.
Işığın Tanrısı, kendini bilmek istedi. Bu arzu evreni aydınlattı; ama aydınlanmanın her zerresi, karanlığın bir parçasını da çağırdı. İşte “O”, o çağrının yankısıydı: bilginin bedeni, cehaletin yüzü.
Tanrı ışığı yarattığında, “O” ilk defa ağladı. Çünkü o, ışığın dışladığı her şeydi. Gözyaşları toprağa değdiğinde insan filizlendi ve insan, onun sessiz varlığının ilk yansıması oldu. Sonunda Tanrı insana ışığını üfledi. “O” bunu izlerken düşündü:
“Demek artık yalnızım.”
Fakat İnsan büyüdükçe gölgesi de büyüdü; her adımda, her korkuda, her arzuda “O” yeniden şekillendi. Artık yalnız değildi. İnsanların arkasında yürüyen, fısıltılarında gizlenen, gece uykularının kenarında bekleyen bir varlığa dönüşmüştü. Ama insanlar onu hiç görmedi; çünkü kendi gölgelerini ışık sandılar.
Yüzyıllar geçti. Dağlar unuttu, denizler hatırladı, rüzgâr herkese her şeyi, onların bilmek istediği gibi fısıldadı. İnsanlar ışığı kutsadı; tapınaklar inşa edip ateşler yaktı.
Bir gün “O”, insanların ışıkla kuşatılmış şehirlerine indi. Artık ardına gizleneceği bir karanlık kalmamıştı. Çocuğun gözlerinde, yaşlının alnındaki kırışıklarda, bir savaşçının kılıcının parıltısında görünmeye başladı.
İnsanlardan hep aynı soruyu duydu:
“Ben kimim?”
O an anladı: İnsan, ışığı tanımaya çalışırken gölgesini unuttuğunda, hem ışığı hem karanlığı kaybeder.
Sonraları insanların kalbine dokundu ve rüyalar karardı. O karanlıkta bir parıltı belirdi: farkındalık. Yalnızca gerçekten ona bakmaya cesaret edenler hakikati görebilecekti. Bazıları korktu, kimi çıldırdı, bazıları dua etti ve bazıları da gölgesini öldürmeye çalıştı. O, her birini izledi. Neticede, tüm olup bitenlere ne yön verebilir ne engel olabilirdi. O sadece bir ayna, Tanrı’nın yankısıydı.
Kadim dağların ardında, omzunda baykuşuyla yaşayan kör bir adam vardı. Adam dünyayı hiç görmemişti ama ışığı tanıyordu.
“Beni görmüyorsun ama sen biliyorsun,” diye seslendi.
Adam gülümsedi:
“Sen, kulak verebilenler için görmeden bilmenin en eski halisin. Sen ışığın düşmanı değil; onun kalbisin. Çünkü ışık kendisini ancak sana çarparak tanır,” diye yanıt verdi.
Işığın Tanrısı sordu: “Kim konuştu orada?”
Zaman cevap verdi: “Senin yansıman.”
Karanlık gülümsedi: “Benim kardeşim.”
O anda evrende ilk kez denge sağlandı. Işık, gölgesini kabul etti; gölge, ışığı anlamaya başladı. İnsan kalbinde küçücük bir kıvılcım yandı: vicdan. İnsanlar önce ona farklı anlamlar yükledi. Kimi korku diyordu, kimi günah ve bazıları da kader. Fakat bu, kendi yüzünü tanıma cesaretinden başka bir şey değildi.
Çağlar boyunca insanlar ondan kaçtı. Tapınaklar kurdular, ışığı büyüttüler ve gölgeden arındıklarını sandılar. Ama her yeni güneşin doğuşunda, taşların altındaki loşlukta ve kalbin kırıldığı anda “O” yeniden beliriyordu. Üstelik artık yalnızca soğuk duvarlarda veya yerlerde değil; insanların zihinlerinde dolaşıyordu.
Sonunda bir gün ilk defa bir insana dokunmaya karar verdi. İsmini dahi unutan bir yazara. Kelimeleri vardı ama anlamı yitirmişti. O, kadının ellerinin arasına çöktü.
‘Cevap Nedir?’ diye sordu kadın.
O, sessizliği seçti. Sadece gözlerinin içine baktı. Kadın yansımasını gördü: ışığın içindeki karanlık, karanlıkla çevrili bir ışık. Ve o anda yazmaya başladı:
S A Y E…
Karanlık sessizce eğildi. Işık ve gölge ilk kez birbirine dokundu. Dokundukları yerden bir çizgi doğdu.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


