Emel Altuntaş
Eğer kaybolmazsam kendi yolumu nasıl bulabilirim?
Elbette bu, büyük boşlukta var olmaya çalışan küçük ölçekli insan sorunsalıdır. Sanırım insanlar dünyaya dümeni kırdıktan ve o kaygan eşiği aştıktan az sonra zihinlerindeki yol haritasını kaybediyorlar. Yoksa nasıl bu kadar kalabalık bir güruh ortaya çıkabilir?
Aslında gerilmemek lazım; Arayışın anahtarı, kayıp şeyler deposundadır. İnsanların kafatasının içinde bir yer, buna ayrılmıştır. Bir sürü ıvır zıvırla dolu, bu mercimek tanesinin içinde bekleşip duran arayış butonu; Zamanla paslanır, sertleşir, işlerliğini kaybeder. Hareketsiz bu alanda gezinirken elini kolunu çarptığında gördüğü diğerleri karşısında, hiç şaşırmaz insan. Şikâyet edemez, onları oraya dolduran kendisidir. Harekete geçmemiştir ve hep beklemiştir; Onu bekleyen o şeyi, o her neyse.
“Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti…”
Orhan Pamuk
Çoğu zaman, bu kadar uzun okumalara ihtiyaç duymayabilir insan. Hele de okuryazar olmayanları hesaplarsak ki burada bahis konusu olan ABC bilmek değildir. Okumayı bilip bilmemektir. Oku, derken neyi kastetti, bizi buraya gönderen?
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendini bilmezsen, bu nice okumaktır.”
Yunus Emre.
Bir kahraman olarak yola çıkan yolcu, arayış içinde savrulurken nasıl ve neden gibi sorulara cevap arar. Bazen durup düşünmek ve hatta beklemek, zamana sabrı öğretmek, kendi içinde sessizce kaybolmak gerekir. Kimi zaman karanlık, kimi zaman aydınlıktır bu yol. Takılan, düşen, tutunan, yürüyen, koşan insan; kendi içine çekilip onu dinler, düşünür ve tekrar harekete geçer. Yola koyulduktan sonra ilerlemekle, keşfetmekle dönüşecek; bu sonsuz yolculuk, önünde sonunda tamamlanacaktır.
Kendinden başlar insan sorgulamaya. Kefeye koyup tarttığı kendisidir. Bir tarafta kendini zamanın akışına teslim etmiş, yetinmekte olan cesedi, diğer tarafta kim olduğunu sorgulayan kendini nasıl var edeceğini düşünen, harekete geçmek isteyen iradesi vardır. İçinde yaşadığı toplumun daha doğmadan önce biçtiği rol kartelasını da görmezden gelemez. Sabır ve hoş görü ile olgunlaşacak, güçlenecektir. Sürekli sorgulayıp akan, arayan insan, arada bir içine çekilip kendini dinlemelidir. Bu onu daha güçlü, anlayışlı kılarken kendi zamanının da ötelerine taşır. Var olmanın dengesi denilebilir buna.
Kolay bir şey değildir öğrenmek. Genellikle mutluluk da getirmez.
İnsanın kendisi, içinde bulunduğu tüm ile iletişim halindedir. Bu durum; Uzun, sancılı, değişken bir süreçtir. İnsan bu tümün ortasında, tekliğini yeniden ve yeniden değerlendirip anlam arayışına devam eder. Değişmesi, dönüşmesi gerekiyorsa bunu yapar. Tam oldum diyecekken eksik olduğunu fark eder. Bu devinim sonsuz yolculuğun bir parçasıdır.
İnsan, gölgesini terk edince aslı ile yüzleşir. Artık yapıp edeceklerini ona göre tasarlayacaktır, sonunda neye dönüşeceğini kimse bilemez. Kendi dışındaki diğerlerinden beklentileri varsa bu onu sadece durdurur. Yolculuk sekteye uğramıştır. Eğer bu şekilde devam ederse dış dünya içinde yavaşça görünürlüğünü de kaybeder. Mutluluğu başkalarından bilen ve bekleyenin durumu bundan farklı değildir.
Başkasıyla gelen mutluluk, başkasıyla gidecektir.
Friedrich Nietzsche
Arayış bilinmeyene doğru harekete geçirir insanı. Yol çetin ve tuzaklarla doludur. Bilinçli insan ilk atladığı eşiği unutmamalıdır. Onun doğasında vardır aramak. Gitmelidir çoğu zaman, savrulmalı, bulunduğu yerden uzaklaşmalıdır. Bazı zamanlar da kendi içine çekilip orada ilerler. Bu sorgulama sürecinde durup düşünür. İlerleyişini gözden geçirip yeniden değerlendirmesi gerekebilir. Mutluluğun, neşenin, merhametin, endişenin sadece kendi içindeki kaynaktan aktığını öğrendiğinde daha büyük bir güçle yola koyulacaktır. Demek ki bu uzun maraton koşusuna çıkmadan az önce; kişinin kendi özü ile yüzleşmesi, onu yakından tanıması için buna ciddi bir mesai harcaması gerekir. Bu hazırlık aşamasıdır ve biraz durup beklemeyi gerektirir. Yoksa durup düşünmeden karanlığa atılıp körleşmiş bir ilerleme, arayış hali; insanı büyütmek, var etmekten çok tüketir. Kendini keşif, böyle mümkün olmayacaktır.
Hız toplumundaki insan; çabuk hareket edip tüketimin çok hızlı olduğu şu kısıtlı alanda nerdeyse sihir gücüyle üreterek fark edilip, alkış almayı arzular. Bir sefer değil, her an bununla yüzleşerek yaşamak zorundadır. Buradaki yapı, insanı kendi öz arayışından çoktan koparmış; onu, modern hayatın dişlisi haline getirmiştir. Bu devinim, kişinin kendi yolculuğunun baskıcı katilidir. Ne olursa olsun sistemin çizdiği rota takip edilmeli, yan yollara sapılmamalıdır. Hatta bir durakta bekleyip düşünmek, sorgulamak çok tehlikeli ve zararlıdır. Ekonomik de değildir. Zaman, insanın kendi iç yolculuğunu tasarlaması ve var etmesinden çok daha kıymetlidir. Soru şudur? İnsan mı var olmalı, sistem mi? İnsanın arayışı, beklentileri mi önemlidir, sistemin hedefleri mi? Şimdilerde; her geçen gün, kendini bir öncekinden çok daha iyi bir hale getirerek güncelleyen yapay zeka, sistemin gözdesi olmaya en güçlü adaydır. Belki de büyük bir sıfırlama yeniden başlamak için tek yoldur.
Bir ağaç gölgesine sığınıp bekleyelim mi o gelmeyecek olanı?
Arayış ve bekleyiş, iki karşıtlık gibi tarif edilemez. Hiç gelmeyecek olanı beklemek ile hiç bulunamayacak olanı aramak hayatın basit bir özeti değil de nedir? Belki aynı sonuca akar insan, belki de bambaşka ama arayış içinde olanın hikayesi zaman zaman bekleyerek de şekillenecek, yolculuk boyunca yaşadıkları, dönüştürecektir onu.
Arıyorum, çabalıyorum, tüm kalbimle bunun içindeyim.
Van Gogh
Suyu arayan balıklar gibi belki de içindeki ışığı arıyor insanoğlu. Burada acınası olan esaret içinde doğup arayışa başlamadan az önce ölüp gitmesidir çoğunun. Oysa gerçeğinin peşinde olanın düşüncesi, içinde bulunduğu dünyanın ona dayattığı ve aktardığı tüm öğretilerden üstündür. Baktığı yerde gördüklerinden ziyade nasıl baktığıyla ilgilidir artık.
Ve denge…
Dönüp dolaşıp aynı konfor alanında takılıp kalmadan mümkün olduğunca dengeli bir eylem planı yapmalı insan. Fiziksel çabanın yanı sıra içsel yolculuğunu da önemsemeli, sabredip beklemek onu büyütecekse durmayı da bilmelidir. Rumi’nin dediği gibi belki de yol bizi arıyordur.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

