Zeynep Tezel
Pazara gittim. Tezgâhlarda satılıyordu. ‘Hakikat’ miş ismi. Aldım bir şişe. Eve geldim. Bir yudum içtim. Hakikati, bulmayı umut ettim.
Erkendi. Kevser, Mehmet’i birkaç saatliğine bırakıp gittiğinde günü planlamaya çalışıyordum. Terasa düşen yağmur damlalarının şıpırtısı evin içine doluyordu. Mutfaktaydık. Musluktan düşen damlalar da yağmur tanelerine eşlik ediyordu. Çok eski bir müziğin hatırlanmasını ister gibi ısrarcıydılar. Damlaların düzenli ritimleri yağmurun sesini baskılıyordu. Mehmet büyülenmiş gibiydi. Musluktan düşenlere bakıyor, müziğe tempo tutar gibi iki yana salınıyordu.
“Yanıma gel Mehmet.”
Başını önce terasa çevirdi. Sonra, musluktan düşen damlara. Ardından teras, yeniden musluk. Teras, musluk… Bakışlarını takip ediyorum. Bu hareketi belirli aralıklarla düzenli yapıyor, yorulmuyor, şaşırmıyordu. Uzun bir süre sonra durdu. Elleriyle kulaklarını kapattı. Gürültü duymak istemedi. Her ses fazlaydı. İşte tam o anda, hakikatin sessizliğe daha yakın olduğunu düşündüm. Terasın kapısı kapattım. Damlaların sakin müziği odada dolanırken Mehmet’in salınması yavaşladı.
Bir süredir, Kevser’in Mehmet için çabaladıklarına tanık oldukça “Nedir hakikat?” diye düşünüyordum. Bulunacak, tutulacak bir şey mi? Yoksa görülemeyen hissedilen bir şey mi?
Bugün yapacaklarımı sıralamıştım. Yazılarım arasında dolaşıp kendi hakikatimi dillendirmeye çalışmak da vardı. 2025 SuareMag Ağustos ayı sayımızı okurken, Daimî Devriâlem isimli yazıma, “Her ilk ağlayış, bir mahzenin sessizliğini bozan hakikattir,” diye başlamıştım. O dönemde, hakikati, ses üzerinden anlatmaya çalışmak ilginç gelmişti. İlk ağlayıştan bahsedince, hakikatin bir ses olduğunu düşünmüştüm.
Şimdi Mehmet’i izledikçe, farklı düşünceler içindeyim. Belki de hakikat, kelimelerden ve sesten önce var olan bir şeydi; aynı su gibi. Evet, şimdi de hakikatin su ile benzerliğini düşünüyorum. Çünkü su durmaz. Su sabit değildir. Elinizde tutamazsınız. Bir kap verirseniz o kabın şeklini alır. Kap değişince su da değişir. Ve durmayan akan bir şey, insanın alıştığı türden bir hakikat değildir.
Mehmet, gözlerini musluğa dikmişti. Bir damlanın lavaboya düşüşünü, yüzeyde oluşan küçük titreşimi, sonra o titreşimin yavaşça yok oluşunu izlemişti. Mutfaktaydık.
“Damlalara dokunabilirsin Mehmet.”
Ellerini kulaklarından çekti, uzatıp suya dokundu. Parmakları damlaları dağıttı. Bir an lavaboya düşen suyun yüzeyi bozuldu, sonra düzeldi. İzlerken içimde garip bir düşünce büyüdü: İnsan hakikate dokunduğunda da böyle mi olur? Önce her şey dalgalanır, sonra yeniden durulur mu?
Musluğu yavaşça açtım. Ardından, eline bir bardak tutuşturdum. Beraberce içine su doldurduk. Boşalttı. Doldurduk. Boşalttı. Doldurduk. Bakışları bardaktaki suda kaldı, iki yana salındıkça bardak çalkalandı. O an, zihnimdeki düşünceler de su gibi aktı: Hakikat de böyle olabilir. Görünmez, ama her şeyi dolduran bir şey.
Doktorların Kevser’e söyledikleri aklıma geldi. Terapi, gelişim, uyum, iletişim. Kevser’in, Mehmet’in tedavi sürecini adeta bir haritayı izler gibi dikkatle takip etmesi gerekiyor. Durum, çölün ortasında kaybolan birinin haritaya bakması gibi. O haritayı çözmek çok zor. İnsan çölde yolu kaybedince, önce suyu nereden bulacağını veya suya nasıl ulaşacağını araştırır. Düşününce fark ediyorum; hakikati aramak belki de kişinin susuzluğunu gidermek için harcadığı en büyük çabası. Musluğu kapattım. Damlamaya devam etti.
Mehmet’in bakışları, hâlâ ve ısrarla damlaların üzerindeydi. Musluktan düşen damlalar ise hoş bir ritim içindeydiler. Bizlerin duyamadığı bir müziği anlamlandırmak ya da saklı bir zamanı yakalamak istercesine odaklanmıştı Mehmet.
“Damlalar ne anlatıyor Mehmet?” Öylece izledi.
Yeniden uzanıp, suyu açtım. İp gibi akmaya başladı. Parmağını uzatıp suya dokundu. Çekti, yeniden dokundu. Su akış yönünü değiştirdi; tekrar düz aktı. Her uzanış farklı bir yön verdi. Bu durumu, Mehmet çok sevdi. Defalarca tekrarladı. Ben de Herakleitos’un cümlesini geçirdim aklımdan. “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.” Çünkü, nehir aynı nehir olmaz; insan da aynı insan olmaz.
Böyle düşününce, aslında Mehmet’in de her elini uzatışı, her deneyimi farklıydı. Su sürekli değişiyordu, her parmağını suya dokunuşunda Mehmet’te değişiyordu.
İnsan, kalıcılık eğilimlidir. Yönü belli olsun, kimliği, düzeni olsun ister. Oysa, akışın içinde her şey değişiyordu ve musluktan akan su, bu durumu bize sessizce anlatıyordu. Mehmet ise suya bakarken bir yere ulaşmaya, hedef koymaya, ya da var olmaya çalışmıyordu. O, sadece, akışı izliyordu. Hayatımız da su gibi akmıyor mu? Bazen ne kadar çok direniyoruz ya da aşamıyoruz. Hayat ise aşıp gidiyor. Sanıyorum, Mehmet, dünyanın en temel gerçeğini daha yakından hissediyordu. Biz sabitlik ararken o ise hep akışı izledi. Varoluşun hakikati, işte tam da bu noktada saklı olabilir. Akışta olan suyun durması zordur. Taşı bile delebilir. Önüne çıkan tüm engelleri aşarak devam eder. Yaşam da durmaz, akar gider. İnsan, kendi akan yaşamında şekillendikçe değişir. Hepimiz çabalıyoruz; kendimizi var etmeye çalışarak, zorluklara direnerek yaşamda önce kısaca görünür oluyoruz, sonra da çözülüp yok oluyoruz. Ve bu durum hep devam ediyor. Bizim fark edemediğimiz durum, belki de bazı zamanlar, o akışın içinde direnmeden durmak ve bir süre beklemeyi başarabilmek.
Musluğu usulca kapattım. Yine damlamaya devam etti. Mehmet bakışlarıyla yaptıklarımı takip etti. Bir damla düştü, ardından diğeri. Hakikat, o anda, hareketin kendisi gibiydi.
Mehmet’in her suya dokunuşunda düzen bozulmuş, her elini çektiğinde denge yeniden gelmişti. O an, çok rahatsız edici bir düşünceyle sarsıldım. Hakikati bulduğunu zannedenler, o hakikate her dokunduklarında, düzen önce bozulur, sonra da yeni bir denge mi kurulur?
Mehmet damlaları izlemeye devam etti. Ben de düşüncelerimi not aldım. Doktorların sözünü ettiği uyum, terapiler, gelişim programlarını düşününce, Kevser gibi, ben de kendimi çölün ortasında hissettim. Bu hisse kapılan kişi, her kim olursa olsun, çölün ortasında suyu arar. Harita zorlayıcı olabilir, insanın yön algısı kaybolabilir; ancak su arayışı bitmez.
Kaybolmadan bahsederken ve Mehmet iki yana salınırken, aklıma o garip fikir düştü. Ne söyleyeceğini bilemeyip, “Zamana bırakın, geçer,” diyenler aslında gerçeği hafifçe örtüyorlardı. İşte o anda belirdi fikir: Belki de yaşam, hakikatin yerine koyduğumuz hilelerden kuruludur. Hile ise, her zaman kötü olmayabilir.
Konuyu, başka bir pencereden değerlendirmek istedim. Hakikate, çıplak haliyle bakamayabiliriz. Güneşe bakamadığımız gibi. Bizler, bu yüzden, bazen araya küçük örtüler, gölgeler koyarız. Yaşama tutunmak için, düzeni yaşanabilir kılmak için… Oysa bazılarının yaşama tutunma şekilleri bambaşka olabilir.
Mehmet, bizim göremediğimiz bir şeyi görüyor ve/veya spektrumun tüm parçalarını birleştiriyor olabilirdi. Belki de o sırlardan biri, damlaların ya da suyun akışında gizliydi. Ve belki de tüm mesele, Mehmet’i yaşama alıştırmak değil; dünyanın hilesini bertaraf etmesine, yok saymasına izin vermekti.
Mehmet, sıçrayan bir damlanın lavabonun kenarından aşağı kayışını izlerken hafifçe gülümsedi. Gülümsemesi, ender yaşanan bir durumdu. Kevser, tam o sırada, elinde ilaçlar, reçeteler, koca bir dosyayla içeri girdi. Nadir anlardan biriydi. Çocuğun yüzündeki o hafif gülümsemeyi kıpırdamadan izledi. Çölde, suyu bulmaya yakın biri gibi tebessüm etti. Sonra da dönüp sordu.
“Her şey yolunda galiba. Not mu alıyorsunuz? Ne yazıyorsunuz?”
“Kevser, sabah bir çalışma yapmak istedim; aslında bir masal yazmaya karar vermiştim. Mehmet ile vakit geçirirken fikrim değişti. O, muhteşem bir çocuk. Hakikatin ta kendisi. Yazdıklarım masal değil, öykü olmalı. İlk cümleyi okumamı ister misin?”
Pazara gittim. Tezgâhlarda satılıyordu. ‘Hakikat’ miş ismi. Aldım bir şişe. Eve geldim. Bir yudum içtim. Hakikati, bulmak için… Oysa, asıl hakikat gözümün önündeydi. Mehmet’in ta kendisiydi. İzlerken idrak ettim. Etkisi güçlüydü. Her zihnin ayrı bir spektrum olduğunu ve Mehmet’in damlalara kurduğu küçük hilelerin yaşama tutunmasının özgün, yaratıcı köprüler olduğunu hayranlıkla fark ettim.

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


