İsmail Akman
Sık sık bir şeyleri rendeleme ihtiyacı duyuyordum o sıralar. Sabun, mum, şarap mantarı, Tom Waits’in Bone Machine plağı, Meydan Larousse’un birinci cildinin sırtı, Neriman Hanım’ın dildosu… Arada parmak uçlarımı kaptırıyordum rendeye. Bak. İyileşmedi hala. Duvara sürtüyorum burada da yine, ara sıra. İnce ince kanıyor. Günlerce sızlıyor. Parmak uçlarım hassas. Derimin altında başka bir deri. Solgun, bembeyaz bir benzin bir tırnak izi altındaki aşırı turunculuk… İçimden portakallar fışkırıyor. Benim kanım neden turuncu doktor?
“Bu iyice büyüdü Hasibe. Tembihle de bizim oğlanın etrafında fazla dolaşmasın.”
Bulutların içinin turuncu olduğunu biliyor musunuz siz? Ben biliyorum çünkü küçükken bir bulut ciniydim ben. Gülizar güneş cini, ben bulut. Kızlar güneş olur. Bulutlar aslında rengârenktir. Işığın yedi sülalesi tepişir içinde. Her renkten azıcık, turuncudan bol bol. Güneşten en çok yiyen su damlaları turuncu olur. En obur su damlaları, güneşten bol bol yer. O yağmurlar dünyaya değil, güneşe yağar, turuncu turuncu. Gökten elmalar yere düşer, portakallar güneşe. Masalların sonu değişir.
Neriman hanımların konağından emekli ettiler annemi. Beş ay oldu. Ben Gülizar’ın kıyafetlerini giyip orada çalışmaya başlayalı on sekiz yıl. Her ay hastaneye gidip kan vermeyeli on beş yıl. Vahap Bey’den ilk pandiğimi yiyeli on dört yıl. Vahap Bey’le Neriman Hanım birbirinden emekli olalı kim bilir kaç yıl. Melis’i göreli… Beş ay.
“Erkek gibi kolları var bunun Hasibe. Bunu bahçeye mi versek?”
Mavi beyaz üniformanın altına saklanan kaslar… O mavilerin altında neler var bir bilsen Neriman Hanım. Eve ısmarlama getirdiğin o güzel, pembe elbiseli Melisçik senin Turgut’unun cılız, narin koluna yakıştı mı sence? Babasının salyası ve parasıyla, senin cilvenle pudranın karışımından dünyaya gelen bir biblo, Turgut. Melis… Elleri dizinde. Kolları gergin. Gözleri dalgın. Mor kurdeleli panama şapkasının altındaki o gülkurusu elbisesiyle konağa geldiği ilk gün size ne pişirmiştim hatırlıyor musun? Bilsen ne etler vardı o yemekte…
Sen hangi ete obursun doktor? Melislere mi Turgutlara mı? Her ete obur olunmaz, her boka konulmaz doktor. Her kuşun kendi bacağından mesul olması onları yememizi meşru zeminde anlaşılır kılmaktan öte sorunu etik bağlamda değerlendirme zaruretini lüzumlu kılar. Nokta. Kuşların kanatları gibi bacakları da vardır. Nokta. Bazı kuşlar özgürce uçamaz. Bazılarının tüylerini birileri kendine kanat yapar. Başkasının kanadıyla uçulur mu doktor? Kürkle deri mont arasında kaç santim vicdan farkı var? Epilasyon yapılmış postlar dertli gönüllere ferahlık, dudak kenarlarına huzurlu tebessümler nakşeder mi? Turgut’un bacakları mı güzel, Melis’in bacakları mı? Benim bacaklarım? Hepimiz yüklembacaklıyız doktor. Fiiliyat içre mahlûklarız. Özümüzde eylem var. Varsa, yaparız. Tabiatımız bu. Gece on ikiden sonra herkes ekmek arası. Kafaya koyunca herkes herkese gramofon iğnesi. Niyeti bozunca her yer üç kefeli terazi. Yeterince soslayınca her kaplan on kulak memesi kıvamında. Bazen her şey taş, kâğıt, makas. Bazen de kaşık. Ha bi cesaret el arabası. Eşyanın tabiatına aykırı olmamak gerekir doktor. Ters düşülmez eşyayla da, insanla da. Tipiyle dalga geçilmez. İpiyle kuyuya inilmez. Her nesnenin ipiyle kuşağına ayrı ayrı saygı duyulmalı, keyfine kâhya bulunmalı, üstüne bir keyif sigarası yakılmalıdır. Sigara… Post orgazmik baharat, big bang dumanı, kozmik kıvılcım. İcat eden kesin seviştikten sonra icat etmiş.
Turgut’un odası duman altı. Elinde fırça, yüzü pencereye dönük, panjurların arasından sızan birkaç dilim ışık. Fırçanın arkasıyla şakağını dürtükleyen Turgut’un çıplak kıçına bakıyorum. Diğer elinde sigara. Sırayla birer fırt çekiyoruz. Şimdi bir rende olsa… Saten çarşafın altında, bir yılana dönüşüyor vücudum. Bacaklarım birbirine, kollarım gövdeme yapışıyor. Turuncu pullar kaplıyor her yerimi. Işık saçıyorum. İçimden bembeyaz bir ışık çıkıyor dışarı. Şövalede üçgen kafalı bir at. Yeleleri keskin-köşeli-kıvırcık. Kübik olma hevesinde Turgut. Yumuşak huylarını keskin köşelere evirme peşinde. Hunimsi bir boynuzu var atın, saçma sapan bir yerinde, asimetrik. Gölgesi bacak arasına düşüyor. Sağdan bakınca kübik, soldan basbayağı lirik. Bir at koşmadan lirik olabilir mi doktor? İçim kınıyor. İç kınamam var benim. Kimseyi beğenmiyorum. Kendimi beğenmiyorum. Hadi beni hastaneye yatıralım. Bana bir ambulans mı çağırsanız? Über de olur. Birlikte übermensch’lere gideriz. Yolda ıkına ıkına yeni kınamalar doğururum size.
Mutfağa gelmeye başlamıştı Melis sık sık. O gün bıçağı elimden aldı salata yaparken. O yaparmış. ‘Ne kadar büyük ellerin var… Senin burcun ne Gülizar?’ Onun küçük, narin ellerini rendelemek istedim. Gözümün önünde tezgâhın üzerine sıçrayan küçük kan çisentileri. Verandada yemeğin hazır olmasını bekleyen Neriman Hanım’ın bas bariton nikotinli sesi. ‘Gülizar, portakal suyu getir!’ Bardağı elimden alan Melis’in beyaz elbisesinde ve özgüveninde açılan ağır hasar. Banyoda yalnız kalışımız, makineyi boylayan elbise, elbisenin altından çıkan Melis.
Hep aynı çarpık gergef, hep aynı bozuk kumaş, iki yüzlü. Bir bütün ancak asla birbirini görmeyen. Önü başka desen, arkası başka. Turuncu ve beyaz. Güneş ve bulut. Eski hamam, yeni jakuzi. Bülbülü altın kafese koysan eşek yine sudan gelene kadar uslu. Düşünüyorum, öyleyse sebeplere ihtiyacım yok. Biraz ten, dokunacak kadar. Biraz koku, içime çekecek kadar. Biraz tedirginlik, ağzımı kurutacak kadar. Ateş kimin elinde?
***
Annemin mutfağında oturuyorduk. O kahve içiyordu. Ben bira. Naylon masa örtüsünde siyah halkalı sigara delikleri. Masanın içinden cırt cırt ağaç kurdu sesleri. Radyoda Anadolu Rock. Ersen söylüyor inceden, ‘yedin beni, yedin beni’. Oturduğu yerde ileri geri sallanıyor annem. Sağ eli saçında. Ha bire çekiştiriyor. Çarşamba karılarına benziyor git gide. Gülizar’ı yer miydin anne? Ya beni? Arada tıraş olmalısın anne. Bir yerlerden beyaz gömlekli, papyonlu bir garson geldi. Duvarın içinden çıktı sanki. ‘Bi bira daha’, dedim. ‘Soğuk olsun ama.’ Annem, ‘ben bi evlat daha alayım’, dedi. ‘Kız erkek fark etmez. Ama ya kız olsun ya erkek.’ Dolu küllüğü aldı garson. Annemin paketinden bir tane de sigara aldı, kulak arkasına. Getirdiği bira ılıktı. Yeni gelen çocuk da biraz ılıktı. ‘Ne güzel ne efendi çocuk,’ dedi annem. O zaman buna da elbise giydir, çalıştır konakta. Portakallarla… Adisyon masadaydı. Kahveyle iki biranın yanına bir de çocuk. Tost da yer misin anne? Ersen ve Dadaşlar’ı da sayarsak, sekizinci çocuğun oldu, bak.
Babamı sordum anneme. Babam bir contaydı. Hiçbir sızıntıyı engelleyemeyen, deliği bol, mezhebi geniş bir conta. Gülizar’a kanı uymayınca mevzuyu çakozlayan, anneme üç gün küsüp geri dönen, ‘her aşk negatif’ bir laboratuvar sıçanı, tükürdüğünü yalayarak beslenen egzotik bir organizma. İşte böyle baba. Biraz biz kendimiz sevişiriz, biraz da tanımadığımız insanlar bizi düzer. Neticede çocuğa annesinin kocası kimse onun soyadını yapıştırır, aradan sıvışırlar. Cebinde fazladan yeni bir kimlik kartıyla bebek bezi almaya yollanırsın. Dilini, dinini, tabiyetini, hatta genetik hastalıklarını gelirken kendi getirir. Sen mama servisi yaparsın. Başkaları, fark etmeden ara yerde seni de becerir böyle.
‘Babam, diyorum anne. Hatırlamadın mı? Hani sepete koyup nehire bırakmıştık ya. Yoksa kendini öldürecekti hani.’ Yeni çocuk saf saf baktı. Bu sefer kesin babamdan. Sabırlı, sakin, mutlu insanlar kaplumbağaya dönüşmeli. Çoook uzun yaşamalı. ‘Niye öldürmedi ki o kendini? Kardeşin nerede? Gülizar?’ ‘Yalnız geldim. Lütfen beni hemen ye de bitsin bu iş. Sen uğraşma diye kardeşimin bir kısmını yedim geldim. Yola ekmek kırıntıları da serpmedim.’ ‘Sen beni sevmiyorsun.’ ‘Nasıl seveyim anne? Sen benim çocukluğumu, rüyalarımı topuk seslerine, ayak izlerine, geviş getirme şapırtılarına boğdun. Sesime tecavüz edip anlamsız desibellere gebe bıraktın. Beni sonunda bas bas bağırttın. Beni nefessiz bırakıp, içimden sağır bir dev çıkarttın. Gözlerimi bağlayıp ortalığa saldın. Sağa sola çarptım. Her şeyi devirdim. Sonra gelip üstüme bastın.’ Kalbimin sırt tarafında sert bir ayak izi.
Bana doğrulttuğu işaret parmağı uzadı uzadı, kaşlarımın arasından beynimin kıvrımlarına ulaştı ve orada bir kısa devre yaratarak başımın arkasından çıktı.
***
Bazı kuşlar özgürce uçamaz. Bazılarının tüylerini birileri kendine kanat yapar. Başkasının kanadıyla uçulur mu? Çok baktık göğe. Bir şey olmadı. Baktık baktık uçamadık. Biraz uçurumdan aşağı bakalım. Belki bu sefer uçarız.

İsmail Akman, kendisini bir yolcu olarak tanımlıyor. Ellilerin kıyısında. Denizli’de yaşıyor. Arada uyanıyor. İki küçük fili var. Aklında da ne çok iş… Bütün bu yolların, yaşların, işlerin, düşlerin ve fillerin doyurulmasına çalışıyor. Şu sıra yorgun. Kitabını bitirdi. Kapağını daha göremedi.

