Eylem Akdere
Evde bir çekmece var.
Küçük, sıradan bir mobilyanın gölgesinde duran, yıllardır açmadığım -ya da açamadığım- bir çekmece. Ceviz bir komodinin tam ortasında. Ne en üstteki gibi gözünün içine bakarsın, ne de en alttaki gibi eğilerek açarsın.
İkisi arasında sıkışmış halde duruyor.
Tıpkı benim içimde bir yerlerde duran, yarım kalmış bir cümlenin tam ortasında olduğu gibi.
Bazen evin içinde dolaşırken istemsizce gözüm ona kayıyor. Sanki kulpu beni çağırıyor; dokunmamı, yoklamamı, belki de yüzleşmemi istiyor gibi. Ama elim hep yarım bir hareketle geri çekiliyor.
Yıllar önce takıldı bu çekmece. Başta basit bir sıkışma sandım. Rayı bozulmuş olabilir, tahta şişmiş olabilir; sonuçta eski bir mobilya.
“Bir usta gelir, iki dakikada halleder,” diye düşündüm.
Sonra aramayı erteledim.
Sonra haftalar…
Sonra aylar…
Sonra yıllar geçti.
Her baktığımda içimden aynı cümle geçer oldu:
“Şu çekmece de açılacak daha…”
Ama açılmadı. Açtırmadım.
Çünkü insan bazen açmayı unuttuğu çekmeceleri değil, içinde açılmasından korktuğu duyguları erteler.
Gündüzleri pek düşünmüyorum onu. Güneş içimdeki gölgeleri dağıtır…
Ama geceleri…
Ev uykuya çekildiğinde, sessizlik odaların içinde büyür. Lambanın sarı ışığı komodinin üstünde ince bir çizgi bırakır. O çizginin hemen altında, çekmecenin gölgesi karanlık bir su birikintisi gibi derinleşir.
Her gece aynı his; çekmeceye bakmak, kendime bakmak gibi.
Bazen ayaklarım beni hiç fark etmeden oraya götürür. Karşısında dururum, nefesim hafifçe hızlanır, parmaklarım kulba doğru gider… Sonra durur.
İçimden bir ses: “Ya açılırsa?”
Başka bir ses: “Ya içinden bir şey çıkarsa?”
Ve daha sessiz, daha karanlık bir üçüncü ses: “Ya içinden hiçbir şey çıkmazsa?”
İşte bu sonuncusu yıllardır beni durduran şey. Çünkü boşluk, bazen bir hatıradan daha ağırdır. İnsanın yüzleşmekten korktuğu şey çoğu zaman dolu bir acı değil, boş bir yerin gerçeğidir.
Bir gece cesaretimin sınırına kadar gittim. Evde herkes uyuyordu. Çekmecenin karşısına oturdum. Sanki kapının önünde bekleyen biri gibiydim. Kulpa dokundum. Soğuktu; yılların ağırlığını saklayan bir soğukluk.
Kendime bir nefes verdim, sonra çektim. Bir santim… Belki iki… Gıcırdayarak durdu. Sanki içinden biri “Daha değil,” dedi. Ben o fısıltıyı duyduğuma yemin edebilirim.
O an anladım.
Açılmayan çekmece değildi.
Açılmayan bendim.
Elimi çekip geri oturdum.
O gece de açmadım onu.
Cesaretsizliğimden değil…
Anlamaya başladığım için.
Sabah kapı çaldığında hiçbir şey düşünmedim. Kapıyı açtığımda, apartmanda herkesin tanıdığı yaşlı usta karşımdaydı. Aleti çantası elinde, yüzünde sanki beni tanıyormuş gibi sakin bir ifade.
“Bir çekmece sıkışmış sizde,” dedi.
“Açayım.”
Ben çağırmamıştım. Kimseye de söylememiştim. Ama bazen evler konuşur. Belki duvarlar, belki zemin, belki kader…
“Buyurun,” diyebildim.
Usta komodinin önünde çömeldi, çekmeceyi yokladı. Rayını dinledi, tahtasına vurdu.
Sonra bana dönüp çok basit bir cümle kurdu: “Zaman sıkıştırmış.”
Bu cümleyi duyunca içimde bir şey kırıldı.
“Zaman sıkıştırmış!’’
Evet…
Rayı, tahtayı, metal parçaları değil sadece, beni de.
Usta tornavidayı yerleştirdi, ben nefesimi tuttum.
Bir tık…
Bir gıcırtı…
Bir hafif sarsıntı…
Sonra çekmece kendiliğinden açıldı. Işık içeri doldu. Ben geri çekildim.
Usta eliyle işaret etti:
“Bakın.”
Çekmece bomboştu; karanlık bir boşluk.
Ne bir not ne bir eşya ne saklanmış bir sır. Sadece boşluk.
Bir anda içimden ateş gibi bir şey geçti. Karnımın tam ortasında bir yer, yıllardır beklemiş bir gerçeğe uyanır gibi acıdı.
Boşluk… Benim korktuğum şey buydu işte. Yıllardır dolu sandığım bir yerin hiçbir zaman dolmamış olması…
Usta çekmeceyi birkaç kez açıp kapadı.
“Artık takılmaz,” dedi.
“Dilerseniz rayını da yenilerim.”
Başımı iki yana salladım. Hiç düşünmeden. “Hayır,” dedim.
“Sadece açılması yeter.”
Usta gitti.
Ben çekmecenin önünde uzun süre oturdum. İçindeki boşluğa, yıllardır yüzleşmekten kaçtığım o sessiz karanlığa baktım.
İlk kez… Korkmadım.
Çünkü anladım ki, bazen insanı yaralayan şey çoktan unutulmuş bir anı değil, asla yaşanmamış bir yerin soğukluğudur.
Çekmece bomboştu. O boşluk yüzüme bir ayna gibi tutuldu.
Ve o an içimden mürekkebi siyah bir cümle geçti:
“Ben yıllardır bir çekmeceyi değil, kendime ait olmayan bir geçmişi kapalı tutmuşum.”
Sonra çekmeceyi kapattım. Bu kez hiç ses çıkarmadı; sanki yıllardır beklediği yüzleşmeyi nihayet almıştı.
Kapak yerine otururken, içimde bir şey yerinden oynadı; bir kilit, bir gölge, bir soğukluk,
belki de yıllar önce söylenmemiş bir cümle.
Ve fark ettim:
“Korktuğum çekmece değilmiş…
Korktuğum; boşlukta bile bana ait olmayan şeyleri taşımakmış.”
Yazardan Not:
Bu öykünün çekmecesi tahta değil; hepimizin göğsünde taşıdığı o küçük, karanlık odaya açılıyor.
Boş çıkan çekmeceler, bazen bizi kayıplardan çok daha fazla sarsar. Çünkü insan eksik kalan yerlerini doldurmaya değil, kabul etmeye başladığında iyileşir.
Bazen bir çekmeceyi açmak bile, yıllardır ertelenmiş bir nefesi tamamlamaktır. Tam da bu noktada, Tanpınar’ın şu cümlesi hep içimde aynı yere dokunur:
“İçimizde bir yer vardır ki, zaman oraya hiç uğramaz.”
Belki de açamadığımız çekmeceler, tam da o zamanın dokunmadığı yere açıldığı içindir.
Boşluk korkutuyor; çünkü boşluk, geçmişten değil, yıllardır yüzleşmeyi ertelediğimiz kendimizden bir iz taşır.


