Eda Büyükçapar
“Avalon’un Sisleri” arasından beyaz benekli mavi bir kelebek belirdi. Bir kanadında resimli desenli güzel bir dünya diğer kanadında gerçeğin en hazin yüzü resimlenmişti. Tasvirler sarayı…
Kanatlarında kutsal geometrinin gotik mimarisini taşıyordu. Sanki her desen birbirinden farklı her benek birbirinden taşan bir katmanla daha da belirgin ve üç boyutluydu. Tıpkı aşka dair adanmış acılarımız gibi kendinden menkuldü. Kelebek etkisi bazen sezgisel bir derinlik kazanıyor ve sadece muhatabımızda karşılığını bulabiliyordu. Bazen de içi doldurulamayan hazları betimleyenlerin, yalan vaatleri kelebeğin kalbini kırdığında; “Kahramanın Sonsuz Yolculuğu’na” sürükleniyordu. Kelebekti ama Pazar gazetesine rüya ekleri hazırlıyordu.
“Bende derin yaralar açtınız efendim,”
“………”
“Yaralasaydınız size hayran olabilirdim ama hep anlamayı ve anlamlandırmayı seçtiniz.”
Devam eden sessizliğe aşkın suskunluğu eklendi.
Derin uykudan gözlerini açtığında Ihlara Vadisinde bedenlendi… Aşk burada; bir nevi anıtlaşmış, arayıştaki o sonsuz arınıştı… Bambaşka bir huzuru yakaladı. Geçmiş hayatlardan kaya gibi sağlam insanlar hatırlıyordu. Oradan süzülerek, Aşıklar Vadisi’nde gökkuşağı renklerinde bir balon üzerine kondu. Vadinin pembemsi kumları ve ışığın açısı peri bacalarını boydan boya kırmızı bir tül çekilmiş gibi tutuşuyordu. Her alevde yeni hisler beliriyordu. Kelebeğin kanatları ateşten yangınlara nasıl dayanabilirdi? Beklemek ne derin yaraydı…
O mısra tozları yazılı kanatlarında sayfalar asılıydı, yaralarını bir bir açıp kapattı:
O esrarlı yangına bu can nasıl dayandı
Sahile vurdu kalbim, su yandı, kum da yandı.
Şelalenin arkasından güneşin doğuşunu izler gibi su hafızasına ateşten renklerin yalazını dalga dalga savrurarak hapsetmişti… Ateşten yanan o hayali girdap, kristal bir kadehte sönümlenerek yükselmiş gibi, ışığın yüzeylere vurmasıyla kırımlanarak içsel bir ferahlığın Nirvana halini almıştı. Dahası gün batımlarını da içine alarak, berzah alemlerinde ölümsüz güzelliklere yönelmişti. Ömrü bir günlük değilmiş gibi, iz bırakmadan havada süzülerek mürekkebin suda dalgalanışı gibi kaderin mutlak şekillenişine göz kırpmıştı.
Turkuaz gökyüzü, pembe bulutların arka planında derin bir anlam ifade ediyordu. Onun bengidönüşü, her seferinde kendini tekrar eden bir iz bırakıyordu. Sonbahar yaprakları dökülmüş, umudun belinin kırıldığı noktada arayışın katmanları çoğalmış, gönül en inceldiği bağlama selama durmuştu. Dökülen yapraklar bir balerinin dans edasıyla savrulmuş, aşkın ağacını köklerinden sarsmıştı; bekledikçe beklenen her şey daha da beklenir olmuştu. Ümit, insanın kendinde oluşturduğu bir pencere açmıştı gönül manzarasına. Efkâr seyrelmiş, bulutlar aşılmış, sevinç gökyüzüne çizilmişti. Arayış en çok insanın kendinde olmuştu; çünkü “bütün yolculuklar kendimizden kendimize” yol almıştı.
Bir tablonun zihinde uyandırdığı ışık katmanları, mavi bir esin perisi gibi kelebek etkisi yaratmış; çiçek tozlarını kanatlarında taşımak ona zul olmuştu. Kelebek etkisi yalnızca muhatabında karşılık bulmuştu;
Bir göz kırpımı mesafede, mistik bir Prometheus havasında ekledi:
“Aşk susturulamaz” yara açanlara devredilir.
Kelebek olmak kolay değildi; yüreğinde ağırlık taşıyamaz, ancak ağırlığın tanımını başkasına da saklayamazdı. Derinlerde kanat çırpmak; ışığa körlemesine yönelmek; sevdiği insanın boşluğuna doğru yapılan bir kör uçuşu olmuştu. Kanatları İkarus’unkilerden daha saydamdı; bir peri kızından kalan son zarafetle de daha kırılgandı… Hatırlamak ve unutmak arasındaki ince çizgide, gölge yanlarıyla barışmayı reddeden taraflarını derinlemesine görmüş, dillendirememişti…
Başkasının baharlarını görmeye alışmıştı, kendi konacağı bahçeler hayal bahçeleriydi… Binbir gece masalları gibi yalnızca hayallerde var olmuştu.
Kelebeğin şiiri doğmuştu; doğanın ipek böceğine dönüştürdüğü gelişim sürecinde, sevgilisini kaybettiği noktaları anlamlandıramamıştı. “Keşke sevgilimi kaybedecek kadar cahil olmasaydım,” diye haykırmıştı. Anadolu’nun bozkırlarında yanık bağrımızı sazıyla daha da yanık sızlatan, bozkırın kaderini dile getiren ozanını bir kez daha can evinde duymuştu.
Cahildim dünyanın rengine kandım
Hayale aldandım boşuna yandım
Seni ilelebet benimsin sandım.
Kelebeğin hafızası balığınkine benzemezdi; bir güne bir ömür sığdırmış, yaşadığı kırgınlıkları sessizce bir sonraki karmasına aktarmıştı. Teslimiyetin sığınağında gizlenmiş; vicdanın sesini susturan, aşkın güç istencini de törpülemişti. Nesiller arası etkileşim, iletişimin berzahlarını uçurumların en derinine bırakmış, çağrıyı yalnızca aşıklar anlamıştı.
“Artık gözyaşlarımı bavullara yüklemiyorum,” dedi kelebek. Kalbinin derinliğine, süveyda’ya gömmüş; yakut kırmızısı, siyaha dönmüş, lal taşı gibi oyulmuş bir kan damlası olmuştu. Şairin sözleri, kelebek yürekleri derinden sarsmış, demleniyordu:
Dürtme içimdeki narı,
üstümde beyaz gömlek var … *
Ve nihayet, Ihlara Vadisi’nin sessizliğinde, kelebek kendi yalnızlığının zarafetiyle duruyordu; kanat çırpışları, zamanın katmanlarını titrek bir ışık gibi yansıtıyor, geçmişin kırılgan yankılarını geleceğin belirsiz tınılarına dönüştürüyordu. Her bir düşen yaprak, her bir kırık gölge, ruhun derinliklerinde bir aforizma gibi asılı kalmış, anlamın sınırlarını titrek bir şekilde sorgulamıştı. Kelebek, ölümsüzlüğün ve kaybın arasındaki ince çizgide, varlığını sessiz bir şiir gibi bırakmıştı ardında; yalnızlığın ağırlığı, zamanın biçimlenmiş boşluklarında yankılanmış, bekleyişin ve arayışın iç içe geçmiş katmanlarını gözler önüne sermişti. Ve insan, onun ardında bıraktığı boşlukta, anlamın ve arzunun aynı anda var olabileceğini kavramıştı.
Sükûtu bir lal taşıydı,
konuştukça kanardı.
*Birhan Keskin- Penguen2- Şiir

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

