Mahinur Çenetoğlu
Zehra sabunlu sularla yerleri silerken en büyük aksesuarı olan önde pırıl pırıl parlayan dişlerini patlatmış, mısır gibi etrafa saçmış ve sağlam suratı elde görmüştü. Dört altın dişini kaybettikten sonra da inanılmaz bir evrimleşmeyle huyu suyu tamamen değişivermişti. ‘En titiz en mükemmel anne benim, kimse benim elime su dökemez’ tavrından eser kalmamış, sesi çıkmayan, adeta gölge gibi evin içerisinde dolaşan, hiç söylenmeyen, inanılır gibi değil ama çocuklarını öpen, kocasına cilvelenen bir kadın oluvermişti. Üstelik her anlamda suya sabuna da hiç dokunmamaya başlamıştı. Kadın çok iyi olsa da evin hijyen durumu vahimdi. Allah Allah neler oluyordu? Ev halkı bu durumdan oldukça mutlu gözükse de Eşref karısının bu halinden biraz tırsmıştı.
“Korkuyom diyom oğlum la, bak bu nasıl bir huy değiştirmedir. Tamam eski hali daha boktu ama, kadının sesi bile değişti, şırıl şırıl akıyor şu dişleri yokken bile bir melek var karşımda. Erol bah hele, yoğsam bu senin anan değil mi? Düştü öldü de Allah’ü teala o anda yerine bir başkasını mı yolladı. Bu kadın gerçek mi? Yoksa yıllarca benim düşlediğim arzuladığım kadın mı? Anlamıyorum oğlum heee ne diyon? bakmasana öyle mal gibi, konuşsana layn.”
Erol hayatından çok hoşnuttu, odasında rahat rahat fantezilerini yerine getirirken pat diye odaya dalan yoktu, konsantrasyonu hiç bozulmuyordu. Etrafa saçtığı tuvalet kağıtlarını ara sıra toparlıyor, bok içinde badem ezmesi yaşıyordu. Zavallı Zehra çiçek olmuş tüm gün afyon çekmişçesine takılarak yaşayıp gidiyordu.
“Olur mu öyle şey baba yaaa, şoka girmiş işte, merak etme altı aya eski haline döner, ararız valla bu günleri, her anını değerlendirmeliyiz bence,” diyerek sevinçli sevinçli odasına koştu.
Emine desen aynı salaklıkla ağzını daha da ayırıyor, her gün bir tabak bardak kırıyor, annesinden hiçbir tepki gelmediğinin görünce bir tane daha kırıyor hatta ara sıra gözünün içine bakarak şak diye yere çalıyordu. Çok mutluydu çok. Ne yaparsa yapsın annesi ona sarılıyor, öpüyor ‘oysun guzey kısım senin canın sayolsun,’ diye fış fış yaparak olmayan dişlerinin yerlerini yalıyordu. Bu yalama işini o kadar fazla yapmaya başlamıştı ki, çocuklar bunu yapmaya başlayınca hızla yanından uzaklaşıyor, Zehra gülerek arkalarından salyalarını saça saça koşuyordu.
O akşam hep beraber oturup bu durumu konuşmaya karar verdi Eşref, mutfak masasının üzerinde üç gündür duran kahvaltı bulaşıklarını, zeytin çekirdeklerini kenara ittirerek oturdular. Zehra biraz ağlar gibi olmuş, uzun uzun olmayan dişlerinin üzerinde dilini dolaştırırken çıkan sesten rahatsız olan çocuklarına kocasına bakmış, boynunu bükmüş, olmayan dört dişini çok özlediğini ama Bey’i müsaade ederse yaptırabileceğini söylemişti ki bu arada Eşref bir türlü inanamadığı için sürekli arkasına bakıyordu. Arkada başka bir bey mi vardı? Zehra numara mı yapıyordu yoksa hep istediği hayatı mı yaşıyordu, bilemediler. ‘İlle de dişlerim, onlar benim gururum, dişlerim olmadan asla, öleyim daha iyi’ falan diye tepinmiyordu. Zehra’nın suratını sabunla ovduğu yerlerde kayarak patlattığı gün, tabii önce kadını kaldırmışlar arkasından mal canın yongası diye yerlerden topladıkları kanlı altın kaplı dişleri vitrindeki kahve fincanının içine atıvermişlerdi. Erol o fincana iyice bakmış, desenlerini beynine kazımış, ölünceye kadar o fincandan hiçbir şey içmeyeceğine yemin etmişti. Aile toplantısının sonunda insaniyet namına kadıncağızı pskiyatr ve diş hekimine götürmeye karar vererek oturumu sonlandırdı Eşref. Erol’un saçlarını okşayan Zehra, ‘Çocum sana ballı süt yapayım, güzel uyuysun’ diyerek mutfağa giderken, ‘sen de istey misin kelebeyim?’ diye sümüklü kelebek Emine’ye seslenmiş, ardından kocasına göz kırpıp kulağının dibine yaklaşıp en erotik sesiyle ‘ekeğim ya sen?’ Demişti. Delirmek işten değilse de şu anın tadını çıkartmaya hep birlikte yemin etmiş üçlü ittifak gözlerinden mutluluk kıvılcımları attırarak bakıyorlardı kadına.
Dört adet patlamış altın dişi fincanıyla birlikte bir poşete koyup doğruca diş tekniksiyeni Sebahatin’in dükkanına gitmişlerdi. Bu levhadaki hatayı ilk fark eden Erol olmuştu elbette. Ama Sebahattin’ne hiç söylememişler kendi aralarında alay konusu yapıp ‘nasıl teknik siyiyomuş bi sorsak ya’ diye diye bütün bir yıl buna gülmüşlerdi, zamanla etkisini yitiren teksiksiyen levhası da değişmeden Sebahattin’in diş tedavi merkezinin tepesinde kalmıştı. Erol ara sıra benden başka bunu kim fark etti diye düşünse de aklı daha önemli konulara kaydığı için bu konuyu da önemsiz hale getirmişti.
“Zehra abla geçmiş olsun ya, hayırdır, ne oldu sana böyle, kamyon çarpmış gibi? Aman yoksa Eşref abi mi?” diyen Sebahattin’e utanarak baktı Zehra. Dişçi koltuğunda eğreti bir şekilde oturuyordu. ‘oluymu öyle sey, Eşyef abin hiç ölee bi sey yapay mı,’ diye gülümserken ağzını başörtüsüyle kapatmıştı.
“Hallederiz ablam sen üzülme…” diyen Sebahattin, poşeti açıp fincandaki dişlere bakarak yüzünü buruşturdu, “bunlar gitmiş tabii… yeni diş yapacağız, yalnız…”
Eşref atıldı, ‘yalnız ne Sebahattin?’
“Abi bunlar çıksa çıksa iki altın diş çıkar üzerine bir hayli de para ödemen gerekir. Kaç yıl geçti üstünden altının gramı o zamanlar beş yüz kusur liraydı şimdi bak, altı bin olmuş. Ama yengeme – sil baştan yepyeni dişler yapacağım.”
Zehra üzerindeki hırkayı çekiştirerek nerdeyse tüm bedenine dolayıp kollarını memelerinin altında düğüm yaptı. Sebahattin masanın üzerinde açık olan bilgisayarının tuşlarına dokundu. ‘Bak işte bugünkü kur 6.800’ dedi
Camın önüne doğru yürüyüp dışarıya bakan Eşref’e baktı kadın, morali mi bozulmuştu kocasının? Yavaşça koltuktan kalkıp, adamın yanına gitti, ‘bosvey Eşyefim, altın olmasa da oluy.’
Eşref karısına baktı, bundan dört yıl önce ‘hanım çok para gel bu işten vazgeçelim’ dediğinde ‘bu altın dişleri yaptıracağım, sen avradına dört altın dişi çok mu gördün’ diye burnuna limon sıktığı günler geldi aklına. ‘Vallahi bi oyuna geliyorum ama ne?’ diye düşünmekten kendini alamadı. Sebahattin’e döndü.
“Kaçsa kaç, sen çıkart hesabını bir an önce de başla yengenin dişlerine,” diyerek kestirip attı. Sessizce evlerine döndüler. Her şey gibi evdeki düzen de almış başını gitmişti, eve girdiklerinde ağır koku Zehra’nın dışında herkesi, hatta salak Emine’yi bile rahatsız etmişti.
“Hanım yahu dişlerin gitti de burnun da mı koku almıyor artık, evi bok götürüyor, yemek yapmıyorsun, şu saçlarına bak keçe gibi. Tövbe tövbe abdest de mi almıyon kız sen?” diye tısladı Eşref. Zehra olmayan dişlerini tamamen göstererek güldü. Kocasının omuzuna bir şaplak atarak ‘aman boş vey bey zaten ölümlü dünya işte, bıyak takılıp duyalım ne diye kasıyon ki’ diyerek güldü.
Erol, Emine ve Eşref birbirlerine hayretle baktılar. Mutfakta bulaşıklar birikmiş, çöpler taşmıştı. Eşref çocuklara seslendi.
“Ben çöpleri atacağım sen de şu bulaşıkları yıka kız,” dedi. Oğlana dönerek bağırdı, “odanı temizle pis cenabet farkında değilim sanma, mikrop.”
Zehra kocasına doğru bir göz attı, ‘ben az uzanacağım vallahi çok yoyuldum’ dedi ve kıçını sallaya sallaya yatak odasını yöneldi, kapıyı açıp içeri girerken tekrar döndü Eşref’e göz kırparak odaya girdi.
Gözünü kırpmadan giden kadının ardından bakan adam, nabzının heyecandan değil sinirden hızlandığının ayrımında bağırdı ardından.
“Hah, yedin kafayı sen gayrı, vallahi uçtun gittin, sabahın onunda ne o öyle kaş göz, tövbeee.”
Çöpleri toplarken söyleniyordu “doymuyor da kadın, Allah’ım beni ödüllendiriyon mu? Cezalandırıyon mu ne ediyon sen yaaaa! Ben kaç yaşında adamım öyle her gece her gece…” Şaşkın ona bakan kızının kafasına bir şaplak atarak ‘eğlenme kız ayırma ağzını tertemiz yap şuraları hadi’ dedi. Elinde çöp torbalarıyla çöp kutusunun yanına dar attı kendini. Evinin yakınındaki parka gidip oturdu bi sigara yaktı ne yapacağını düşündü evet ilk iş Zehra’yı psikiyatriste götürecekti. Gerekirse hastaneye yatıracaktı, zaten onu yatırmazsa yakında kendisi yatacaktı bir yerlere.
Pisikiyatrist kadın da bir sürü şey söylemiş, travma demiş, çocukluk demiş, annenin gözbebeği demiş, babanın otoritesi demiş, fiziksel ihmal demiş, bir torba da ilaç yazarak buyurun kasaya diye Eşref’in bir aylık maaşını alıp on beş gün sonra kontrol demişti.
“Yok be! Ben evin yolunu bulamayacağım sonra, bak sana diyorum Zehra!”
Zehra uçmuş bakışlarla Eşrefe bakıyor, Eşref tövbeee diyerek kadını kolundan tutup adeta sürükleyerek eve götürüyordu ki, diş teksiksiyenin kapısının önünden geçerlerken Sebahattin seslendi.
“Abi ben de seni arayacaktım, gel bak hele yengenin dişleri hazır.”
Heyecanla dişçi koltuğuna oturan Zehra’nın dişleri takıldı, altının parıltısı Eşref’in bile gözlerini kamaştırmıştı.
“Bak yenge mis gibi oldu işte,” diyerek eline aynayı vermesiyle Zehra’nın dişlerini görmesi ve bakışlarındaki değişiklik aynı ana denk geldi. Önce elindeki aynayı yere fırlattı. Ayna yere düşüp paramparça oldu. Eşref de Sebahattin de korkuyla iki adım öteye sıçradılar.
“Bu at ağızlı ben miyim ulan? Yoksa burası baytar kliniği mi?” diye bağırarak koltuğundan fırlayan Zehra, ortalığın pisliğinden başladı, Sebahattin’in önce kendi ağız kokusuna bir çare bulması gerektiğine kadar bir sürü şey saydırdıktan sonra “bu dişin parasını da alamazsın, verdiğim altınlara say zaten bok gibi olmuş,” dedi, tam kapıdan çıkarken Eşref’i fark edip bağırdı.
“Ne dikiliyon orda yalı kazığı gibi gelsene be adam,” şaşkınlığını üzerinden atan Eşref adeta göbek ata ata karısının arkasından giderken dişçi Sebahattin’in kulağına eğildi.
“Sen beni öyle bir dertten kurtardın ki kardeş, çok şükür çok, merak etme paranı ödeyeceğim, çaktırma, aramızda,” dedi. Zehra’nın arkasından koştururken mutluluktan göt atıyor bir yandan da türkü çığırıyordu.
“Altın dişlim vay aman, sırma da saçlım vay aman…”

Mahinur Çenetoğlu, Ankara’da dünyaya geldi. Otuz beş yıl beyaz yakalı olarak Milletlerarası Ticaret Odası’nda çalıştı. Profesyonel yazım hayatına 2020 yılında başladı. 2021 yılında Yaşar Kemal Anısına Öykü Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması’nda Öykü dalında “Bezgin Demokrat” isimli öyküsüyle finalist oldu. Beş kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. 2023 yılında Banliyö Kitap tarafından basılan ilk novellası “Aşkın Istırabı”, Ekim 2004’te Mahal Edebiyat tarafından basılan ilk öykü kitabı “Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı” okurla buluştu. Distopya Dergi’de yazıları yayımlanıyor. Otuzdan fazla öyküsü çeşitli internet dergilerinde yer aldı.


