Pınar Cebeci
Merhaba günlük,
Annemle babam bu hafta sonu ev bakmaya Bursa’ya gidecekler. Babamın tayini çıktı. Ben gitmek istemeyince dedemin yanında kalmam şartıyla fazla ısrarcı olmadılar. Bakıcı bir teyze dedemle ilgileniyor. Annemler benim de dedemle güzel ilgilenmemi, onunla sohbet etmemi, hatta tavla oynamamı istediler. Tavlayı babamdan daha yeni öğrendim.
Hafta sonu geldi çattı. Bir sürü talimat vererek yola çıktılar. Dedem çok tatlı, belki biraz da sert, çokça da inatçı. İlk gün beraber kahvaltımızı yaptık, sonra pencere kenarındaki koltuğuna geçti, ben de karşısına. Camdan dışarı bakmaya başladı. Bir şey görür gibi durmuyordu.
“Dede,” dedim. “Ağaca konan papağanı gördün mü?”
Sağa sola bakındı.
“Ne papağanı?”
“Bak dede, kiraz ağacının üzerinde. Hani siyah bir poşet var, gördün mü? Onun soluna bak.”
Dedem biraz çaba harcayarak nihayet gördü.
“Bunların sesi çok çirkin,” dedi.
Eğer o sırada bir kargayla savaşa girmese, o sesin asla papağana ait olduğuna inanmayacaktım. Dedem haklıydı.
“Bunlar güvercin avlıyor, biliyor musun?”
Görüntüsüne hayran kaldığım bir kuş için arka arkaya gelen bilgiler, bir anda papağandan soğumama neden olmuştu.
“Dede, başka ne biliyorsun bu papağanlar hakkında?”
Dedem yüzüme bakıp iki elini yana açtı.
“Ne papağanı?”
Uzatmanın bir anlamı yoktu. Böyle durumlarda konu değiştirmem gerektiğini söylemişlerdi.
“Tavla oynayalım mı?”
“Sen biliyor musun oynamayı? Kimse yenemedi daha beni.”
Tavlayı kurduk, zarları salladık. Nasıl keyiflendiğini anlatamam, o çiftleri atarken.
“Sen zar mı tutuyorsun, dede? Hep çift, hep çift.”
“Zar tutulmadan oynanır mı?”
“Dede, sizin Trabzon’da bir eviniz varmış, annem anlatırdı. Sen orayı çok severmişsin. Dut ağacı falan varmış.”
Dedem zarları elinde tuttu. Başladı anlatmaya:
“Kale içindeydi evimiz. Üst katında beş penceresi olan büyük odamız vardı. Alt katta mutfakla tuvalet, bir de küçük kilerimiz. Ablamla orada kalırdık. Denizi seyrederdik. Kaan, ablama ne oldu?”
“Geçen sene öldü ya, dede.”
“Yapma ya, çok zeki bir kızdı. Mimar olmak istiyordu; babam, ‘Benim gibi öğretmen ol,’ dedi, o da oldu.”
Elindeki zarları attı ama kafası dağılmıştı.
“Ablam niye öldü? Hasta mıydı?”
“Doksan yaşındaydı dede, vücudu yoruldu demek.”
“Ben kaç yaşındayım?”
“Seksen sekiz.”
“Desene, ben de Abbas yolcu.”
O sırada bakıcı teyze dedeme kahvesini getirdi, çikolatasıyla. Dedem, demin konuştuklarını hatırında tutmuş gibi, gözlerini kısmış, kafasını sağa büküp derin nefes veriyordu. Konuşma olsun diye, “Dede, Hamsiköy’ün köylerini saysana. Sen hep söylersin, ben de hep unuturum. Bu sefer defterime yazacağım,” dedim.
Dedem saymaya başladı.
“Hamsiköy, hamseden gelir, yani beş köy demek. Ciharlı, Melanlı, Ferganlı, Zavera, Zeftil.”
Notumu aldım.
“Hadi dede, at zarları.”
Dedem zarları atarken bir martının apartman girişine bırakılan kedi mamasına pike yaptığını gördük. Bağıra çağıra ben geliyorum der gibiydi.
“Kaan, zinosa bak.”
“Neye bakayım, dede?”
“Zinos, zinos!”
“O ne, dede?”
“Yahu, koca kuşu görmüyor musun?”
“Ha, sen martıyı diyorsun.”
“Bizim Trabzon’daki evimizin penceresinden denizi seyrederdik. Dalgalı olurdu çoğu zaman. Zinoslar da akıllı hayvanlar, bakma… Dalgalar balıkları yüzeye doğru çıkarır, bunlar da avlardı.”
Sonra gözlerini bana çevirdi, ellerini birleştirdi.
“Sana dut ağacının altına gömdüğümüz sandığı anlatmış mıydım?”
Tavlayı kendi hâline bırakmıştık.
“Ne sandığı, dede?”
“Bak, bunu kimseye söyleme. Çocukken bahçemizde bir sürü meyve ağacımız vardı. Babam da ağaçların etrafını çapalatırdı, toprak nefes alsın diye. Bir gün ablamla çapa yaparken dut ağacının altında sert bir şeye denk geldik. Kenarından çapalaya çapalaya bir sandık bulduk. Etrafımızda kimsecikler yoktu. Ablam sandığı açtı. İçi altın para doluydu. Gözlerimize inanamadık. Akşam babam gelince çocuk aklıyla, arkadaşımız bahçesinde bir sandık bulmuş olsa ne yapması lazım, diye sorduk. Babam da gayet ciddi bir şekilde devlete haber verilmesi lazım, dedi. Tamam deyip konuyu kapattık. Ertesi gün sandığı aldığımız yere tekrar gömdük. Üzerine de beş taş koyduk. Büyüdüğümüzde ihtiyacımız olursa kullanacaktık. Bu sırrı da ablamla koruyacaktık.”
İyice meraklanmıştım. Belki de biz çok zengin insanlardık ama bilmiyorduk.
“Dede, sonra ne oldu o sandığa?”
“Ne sandığı?”
“Demin anlatıyordun ya dut ağacının altındaki altın dolu sandığı.”
“Utanmıyor musun, dedenle dalga geçmeye! Sandıkmış. Çift atamazsan mars oluyorsun.”


