Ebru Eren

Sardunyanın yapraklarına dokunuyorum. Hafif pütürlü. Kırmızı. Bu kadar kırmızı olup neden hiçbir sıcaklık vermiyor parmaklarıma? Kalp kırmızı atar bildiğim. Nar kıpkırmızı dağılır beyaz tezgâhta. Birinin adını duyduğunda yüzün kızarabilir. Gariptir ki artık kırmızı da bana aynı hisleri çağrıştırmıyor. Renklerin de yaşları var.
Sardunya siyah seramik bir saksının içinde. Altında beyaz porselen bir tabak var. Tabağın orada olması aslında çok basit bir sebepten. Fazla suyu tutmak için. Sınır koymak için. Çiçeği suladığında toprağın ememediği fazlalığı muhafaza ederek yerin kirlenmesini engelliyor. Ama ben beyaz olan zeminleri, tezgâhları, kıyafetleri artık sevmiyorum. Üzerindeki en ufacık lekenin hastalık, tehlike, kusur, suç, geç kalmışlık kabul edildiği bu zeminler bana kusursuz ölümü çağrıştırıyor.
Oysa kimse lekesiz yaşamıyor. Sadece bazı yüzeyler, bazı aynalar, bazı ekranlar gerçeği daha net gösteriyor. Beyaz tabağı sevmeyerek onu gerektiği kadar anlayamadığımı düşünüyorum.
Tabakla biraz konuşmam gerek ama kapı çalıyor.
“Gönderi kodunuzu alabilir miyim?”
Kodu bulmakta zorlanıyorum.
Gözlerimi ekranda uzaklaştırarak bakmaya çalışıyorum. Göremiyorum. Şu yakın gözlüğü işini artık halletmeliyim.
Parmaklarım hep beceriksiz. Hayır beceriksiz olan parmaklarım değil, gözlerim. Reddediyorum ne zamandır ama öyle. Aslında gözlerim de beceriksiz değil. Onların bebeğindeki kusurları fark edip yok saymaya çalışan beynimde bencillik.
Her şeyi görüyorum çoğu zaman ama düzeltmeye çalışmıyorum.
Gözlerimi kısarak ve zorlanarak okuyorum.
“Yirmi sekiz altmış yedi sıfır sıfır dokuz.”
Kargo poşetini yanıma alıp balkona geri dönüyorum. Pimapenle kapanmış balkon camının dibine dayayıp, yarısı kapalı olarak sığdırdığım küçük masaya koyuyorum. Masanın üzerindeki örtünün üzerinde beyaz benekler olan daireler. Tam ortasına denk gelen yerde uzun zamandır duran sigara yanığı hatırası deliğe bakıyorum.
Gözlerimi yine kırmızı sardunyaya dikiyorum. Beş yıldır aynı saksıda aynı yerde. Ne kadar kararlı duruyor. Bense sanki konulduğu yeri hiçbir zaman beğenmemiş, bir türlü çiçeklenmemiş, büyük marketlerin çıkış kapılarında kasa arkasından alınmış sıradan bir bitki gibiyim. Sıradan birinin sıradan birine alışveriş sonrasında son anda öylesine aldığı bir bitki. Ucuz plastik bir saksıda. Solmaya başlamış.
Balkondan aşağı bakıyorum. Telefonumda yeni çıkan müziklerle, doksanlar, iki bin başı, sonu, yerli yabancı iç içe geçmiş müzik listesi. Sarmaşıklara benziyor. Beynim gibi. Radiohead “Fake Plastik Tree” yi bitirirken, Sagopa Kajmer “Ve Bebekler de Ölür” diyor.
Kurtuluş’un Bozkurt mahallesindeki bu sokak yirmi yıldır gözümün önünde ağır ağır değişti. O yüzden İstanbul’un eski bir semtinin, tersanesinin ya da boğazının yıllar öncesiyle şimdiki fotoğraflarının yan yana asıldığı duvara bakan lokanta müşterisi gibi bakamıyorum bu sokağa.
Sokak hala dar. Ama eskisinden daha kalabalık. Ev boş. On yıl önce üç kişiydik. Üç yıl önce iki. Şimdiyse ben. Balkona çıkınca bazen çok kişi oluyorum. Bazen saksıdakiyle iki. Çoğu zaman da saksıyı hiç görmüyorum. Bugün gördüğüm bir akşam üzerine ait.
Sokağın başına yeni nesil kahvecilerden biri açıldı geçen yıl. İsmi kapı girişinin üzerindeki tik tabelaya neon ışıklarla hafif kalın ve yumuşak geçişli bir yazı karakteriyle yazılmış. “Barista Coffe.” Önünden geçtiğimde bazen Frank Sinatra şarkıları duyuyorum. Yeni açıldığı saatlerde içerisi henüz boşken rap şarkıları duyduğum oluyor. Çalışanlar son dakikalarını değerlendiriyor olabilir. Günün ağır demir önlüklerini üzerlerine geçirmeden hemen öncesinde.
Kafenin hemen yanında biz buraya taşındığımızdan beri var olan eski manav var. Eşref Amca öldükten sonra oğlu Tahsin geçti başına. Kasadaki sebzeler genelde hep taze ve yeni. Tabelası eski.
Bu evde bu kadar uzun zaman yaşamak bir yere ait olabildiğimin bir kanıtı mı? Sardunyanın siyah saksıda büyüyüp yıl içinde hazır olduğu zamanlarda çiçek açması, sonra kışın beyaz porselen tabağa yorgunluğunu kuru yapraklarıyla salması gibi. Eğer öyleyse ben de bir yere ait miyim? Bu ev bana ait ve ben de ona mı? Kapı zilinin üzerinde hala babamın adının yazması yoksa bu evin hiçbir zaman bana ait olmadığını her çaldığında yüzüme mi vuruyor? Ya da bu evde artık sadece benim yaşamam bu çıkarımı yüzde elli geçersiz mi kalıyor? Ben yarı yarıya mı buraya aitim, ya da ben yarım mıyım?
Evde sessizce hareket etmeye çalışırım. Dizileri izlerken sesini kısarım. Alt yazı okumayı daha çok seviyorum. Hoşuma gidenleri de kullanmazsam bir daha almayacağım dediğim lacivert deri kaplı, sayfa uçları yaldızlı ajandaya not alırım. 2021. Bir daha ajanda almadım. Şimdi içleri birçok filmin, dizinin sevdiğim diyaloglarıyla dolu. İzlediklerimi unutmayayım kayıtlarda da kalsın da kalsın diye.
Unutmakla ilgili beynimden ve yüreğimden sarsan en etkileyici cümle Lorge Louis Borges’in “Elogio de la sombra ((Türkçede genellikle Gölgeye Övgü / Gölgeye Övgü ve Diğer Şiirler olarak yayımlanır) kitabındaki “Fragmentos de un evangelio apócrifo” (Apokrif Bir İncil’den Parçalar) bölümünde yer alır. İspanyolca özgün hali:
“El olvido es la única venganza y el único perdón.”
(“Unutmak, tek intikam ve tek bağışlamadır.”)
Bu cümleyi defterin ilk sayfalarına yazmışım. O zamanlar affetmeyi boyumdan ne kadar kısa sanmışım.
Annemin de babamın da hatırlarının bir kısmı kasıtlı olarak bu evde. Babamın üzerinde her sabah gazetesini okuduğu köşeleri yıpranmış yeşil berjeri aynı yerde. Annemin Singer dikiş makinesi de. Dokunmadım çünkü bazı eşyaların yerlerini değiştirmek onların ait olduğu zamanı da yerinden oynatacakmış gibi. Sanki annemin mutfak çekmecesindeki bakır cezvesini kaldırırsam o yılların sesi tamamen kısılacak. Kullanmıyorum çünkü tek kişilik elektrikli bir kahve makinem var.
Şimdi kırk sekiz yaşındayım. Evde dolaşırken zaman katmanları birbirine karışıyor. Odamda sessizliğimin ve bir kardeş isteyişimin tül perdesi asılı kalmış. Alt kenarında geniş güpür bordür. O güpür evdeki memuriyet havasını biraz kırmaya çalışıyor gibiydi. Salonda da onların odasında da.
Yanlarında uzanan fon perdeler de kahverengi. Onları da değiştirmedim. Bu perdelerin bana hissettirdikleri içeri giren ışığı tamamen kesmeyip yumuşatarak içeri sızdırması. Güvende olmak gibi. Dışarıdaki hayat sanki ince bir hatıranın arkasından izleniyor.
Belki bu evde hatırları korumaya çalışmakla görevli bir muhafızım. Bu yüzden terk edemiyorum Sardunya. O, bütün bu hatıraların arasında en yeni olanı. Ama bana bazen eskiymiş gibi bakıyor. Belki de yaşamak böyle bir şey. Zamanın içinden geçerken bazı şeylerin senden daha kalıcı olacağını fark etmek. Sanat gibi. Belki bir sanatçı olabilseydim ardımdan kalanlar eşyalar değil anlamlar olabilirdi.
İnsanlar gidiyor. İsimler kapı zillerinde de belli bir süre kalabilecek. Bir çiçek, bir sigara yanığı, bir masa da o hatıraları belli bir süre yaşatabilecek. Sanat öyle mi?
Arada eski aşklarım aklıma geliyor. Telefonda adımı söylerken çıkardıkları seslerin farklılıklarını anımsıyorum. Kulağım her birininkini kasti olarak mı tonlara ayrıştırıyor yoksa hepsi birbirinden çok uzak sesler miydi? Omzuma değen ellerin ağırlıkları? Yaraladıklarında kullandıkları aletler, çok sevdiklerinde boğazımda biriken düğümler. İnsan birini unuturken önce yüzünü kaybediyor sonra sesini. Kokuysa kalıyor.
Sardunya nasıl kokuyor? Neden bunu daha önce merak etmemişim? Burnumu sardunyaya yaklaştırıyorum. Beklediğim gibi bir çiçek kokusu gelmiyor. Ezilmiş yaprakların çıkardığı, keskin, yeşil, toprakla karışmış bir koku. Ne egzotik ne romantik. Ne tanıdık ne de yabancı. Çocukken boş arsalarda oynadığımız yaz akşamüzerleri gibi.
İşte bu yüzden bu çiçek kafamı karıştırıyor. Sardunyanın kırmızılığı. Kırmızı böyle kokar mı? Hele kırmızı bir sardunya böyle kokar mı? Kokusu bu kadar sade olur mu?
İnsan da böyle mi? İnsan da böyle değil mi? Dışarıdan en çok dikkat çeken taraflarının arkasında kimseye göstermedikleri daha sade bir tarafları oluyor. Ham işlenmemiş bir demir gibi. Sert ama paslanabilme ihtimali var. Yont, cilala, boya bir an geldiğinde o ham yüzey bir yerden kendini belli ediyor.
İçimde böyle bir katman var. Bir çekirdek. Parmak boğumlarıma bakıyorum. Kurumuş çizgiler, ince çatlaklar. Yıllardır ezberlediği hareketleri tekrar etmekten kalınlaşmış küçük sertlikler. Ellerim balkonun serin demirine değiyor. Uzaktan gelen araba kornaları, rüzgârın art arda hissettirdiği egzoz kokusu ve saksıdaki toprağın nemi birbirine karışıyor. Kurtuluş biraz böyle kokuyor.
Rüzgâr sardunyanın yapraklarını hafifçe sallıyor. Çok güçlü değil sadece hafifçe kendini hatırlatıyor. Siyah saksının altındaki beyaz tabakta biriken toz çizgileri gün boyu buraya konup uçamayan düşüncelerimin kalıntısı gibi. Balkonda karşımda unutulmuş duran sandalye, duvara yaslanmış şarjlı süpürge, pencere arasından sızan loş ışık. Her şey yerli yerinde ama canlı değil. Bir tek sardunyayla biz canlıyız. Rüzgâr estikçe o sallanıyor ben sabit kalıyorum. O köklerini toprağın içinde ne kadar saklıyorsa ben de beni içimde öyle taşıyorum.
Belki de uzun zamandır yer değiştirmeden yaşamanın beni getirdiği yer tam da burası. İçli yorgun bir reverans. Kokusuz, sabit. Kırmızı.
Elimi sardunyanın yapraklarına uzatıyorum, dokunmuyorum. Orada olduğunu bilmek yeterli. Hayatta bazı anlar da böyle geçiyor. Büyük kararlar almadan, hiçbir şeyi değiştirmeye zorlamadan, sadece nefes aldığını fark ederek.
Bir süre daha balkonda durmaya devam ediyorum. Hiçbir yere gitmeden. Bazen hayatın ağırlığı, yalnızca aynı yerde kalmaya devam etmekten ibaret oluyor. O yüzden içimden diyorum ki şimdilik buradayım.

Ebru Eren İstanbul’da doğdu. Üniversite eğitimini Trakya Üniversitesi Turizm Otelcilik Bölümü’nde tamamladı. Yedi yıl telekomünikasyon sektöründe çalıştı. Uzun yıllardır Türkiye’de önde gelen yaratıcı yazarlık akademilerinde değerli yazar eğitimcilerden eğitim aldı. Daha önce kolektif kitaplar ve dergilerde yayımlanmış öykülerine yenilerini de ekleyerek çok yakında kitabını çıkarmaya hazırlanıyor. Edebiyat dışında resim de bir diğer tutkusu ve bu alanda da kendini geliştirmeye devam ediyor


