Elif Burcu Yılmaz
Kaldırım taşının kenarındaki çatlaktan binbir zorlukla, sabırla ve emekle çıkan sarı çiçeğe doğru ilerliyordu karınca. Karıncanın azmi ve sabrı da sarı çiçekle aynıydı hani. Hiç de azımsanacak gibi değildi ikisinin yaşama inadı ve azmi. Cılız ve küçük hallerine tezat bir sabra ve dayanıklılığa sahip iki güzel canlı…
Bankta otururken bir an bakakalmıştı adam, çiçekle karıncaya. Bir çatlağın içinden tüm naifliği ve ona tezat gücüyle fışkıran capcanlı bir sarı çiçek ve ona doğru yürüyen kendi boyunun üç katı bir kırıntıyı taşıyan azimli bir karınca. Gülümsedi belli belirsiz. Kendini o karıncaya benzetti. Tüm engellere karşın üç katı yükün altında bir an bile sızlanmadan ilerleyen bir karınca adamdı. Karınca Adam. Süper kahraman ismi gibi diye mırıldandı kendi kendine. Sonra etrafına baktı kendi kendine konuştuğunu gören var mıydı acaba? Aman dedi görürlerse görsünler n’olacak yani. Bir ben miyim ülkede deliren. Tek çatlak ben miyim yahu? Hayatı boyunca didinip durmuş buna rağmen karınca kararınca kazanmış ve kıt kanaat geçinmiş bir karınca adamdı nihayetinde.
Karınca adam yavaşça yerinden kalktı. Baston gibi kullandığı şemsiyesine tutunarak sahil boyunca vapur iskelesine doğru ilerledi. Vapurun son düdüğüyle birlikte kendini vapurun üst katındaki bir köşeye usulca bıraktı. Tam karşısında yaşlı bir çift birbirlerine doğru eğilmiş konuşuyorlardı. Kahverengi başörtülü hanımın yüzündeki konuştukça açılan yüz çizgilerini izledi bir süre. Yaşlı adamın elindeki çatlaklar ve nasırlar dikkatini çekti sonra. Çok çalışkan, yorgun ve bilge eller. Tek başına bile adamın hayatının binbir zorlukla geçtiğini anlatıyordu bu eller. Güçlü bir adamın, bir ustanın elleri. Bir zanaatkâr eliydi bunlar. Evet, kesinlikle öyle.
Kendi ellerine de baktı istemsizce. Gülümsedi. Belki de bu hayatta herkesin bir çatlağı vardı. Ellerde, zihinde veya yüzde.
Her şeyde bir çatlak vardı. O şarkıdaki gibi. Her şeyde bir çatlak vardır ve ışık böyle girer içeri. Karanlığı bozan ışık. Bir sarı çiçeğin ışığı mesela. Kaskatı betonla kaplı yeri çatlatarak fışkıran bir ışık. Bulutların çarpıştığı yerden açılarak aniden bastıran bir ikindi yağmurunun ardı sıra bir parça gün ışığının çatlayarak dünyaya düşmesi gibi. Öyle tatlı ve beklenmedik ılık bir gün ışığı gibi. Ellerin bir an bile ayrılmadığı genç sevgililerin gözlerinden saçılan hayat ışığı gibi bir ışık. Her yerde çatlaklardan sızan bir ışık var. Her çatlaktan umutla ve umarsızca karanlığı delen ışıklar…
Kim bilir belki dünyanın üstündeki kötülük maskesi de böyle çatlayacak. Çatlayarak dökülecek tüm kötülükler… Belki ondandır ortaya saçılması bunca kötülüğün, bunca kötünün. Sonunda altından parıl parıl parlayan ışık dolu gerçek yüzleri çıkacak insanlığın. Belki o zaman başlayacak yeni bir çağ: Işık Çağı…


