Sevin Bayrı
Bülbül gibi bazı kuşlar daha güzel ötmeleri için kör edilirmiş. Gözlerine mil sokularak kör bırakılan kuşlar göremedikleri için bir kafesin içinde mi yoksa özgür gökyüzünde mi olduklarını anlamazmış. Böylece kendilerini özgür sanıp ötmeyi hiç bırakmazlarmış. Uçmazlarmış da göremedikleri için. Kanatları var, ama uçmayı unutmuş, kafesin tellerine dokunmayan bir kuş, çünkü kafesin sınırlarını ezbere biliyor ve bu ezber, ona bir tür huzur veriyor. Burada huzursuz edici bir yer beliriyor. Özgür değiller ama kendilerini özgür sanıyorlar, kanatları var ama uçmak gibi bir eylem içine girmiyorlar. Besin kaynakları her gün tazeleniyor ve onlar da güzel sesleriyle ötmeye devam ediyor. Özgürlüğün yokluğunun, bazen özgürlüğün kendisinden daha rahat hissettirdiği o tuhaf arafta kalmışlar.
Esareti acıyla, konforu rahatlıkla eşleştiririz genelde. Ama ikisi o kadar da uzak değil birbirinden. Aynı yatakta uyuyan iki yabancı gibi düşünüyorum onları bazen. Mutsuz değiller üstelik, sadece alıştıkları biçimin dışına çıkmaya cesaret edemiyorlar. En sinsi tarafı da bu zaten alışkanlığın. Zincir gibi gelmiyor, battaniye gibi geliyor. Sarıyor seni, ısıtıyor, güvende hissettiriyor ta ki bir gün o battaniyenin altında terlediğini fark edene kadar. Ne işin var battaniye altında hem de yaz günü?
Konforumu ne tanımlar diye kendime sorduğumda, en çok “bilinmezliğe düşmemek” gibi bir cevap geliyor içimden. Esarete ise cevabım; “mecbur bırakılmak” oluyor. Ama insan zihni bu ikisini birbirine o kadar ustalıkla karıştırır ki, mecburiyetin üzerine zamanla bir istek örtüsü serer. Yıllarca aynı işte çalışan, aynı sokaktan geçen, aynı cümleleri kuran biri için hapis artık hapis gibi hissettirmez; ev gibi hissettirir. Kısıtlanmanın yuvaya dönüştüğü o sessiz nokta belki de içinde olan insanın yakalayabileceği en zor duygudur, çünkü orada ne saf bir acı ne de saf bir mutluluk vardır. Sadece bir uzlaşma vardır.
İçinde gönüllü durduğum, bilinmezlik yaratmayan o çerçeve benim en büyük tuzağım. Farkına varmadığım çerçeve, çoğu zaman rahatlık verirken, aynı zamanda büyümeme de engel oluyor. Bu huzur dolu rahatlık, konfor alanımın bana dar geldiğini anlamamamı sağlıyor. Köklerim ve dallarım boy atmak isterken budandığımı bilmiyorum. En acınası da bahçıvanımın kendim olması. Bir heykeltıraş için taşı yontarken aslında bir şey eklemediği zaten var olanı çıkartığı söyleniyor. Mermerin içinde zaten duran bir form var ve o sadece fazlalığı alıyor. Bilmiyorum, gerçekten fazlalık mı alınıyor, belki de öyle. Ama o form bir kere ortaya çıktıktan sonra bir daha taşın dışına adım atamıyor. Orada kalıyor, sonsuza kadar aynı pozda, aynı ışıkta. Kimse bir heykelin önünde durup “bu ne kadar sıkışmış” demiyor, herkes şekline bakıyor, oranlarına, ne hissettirdiğine. Sınır orada bir eksiklik değil, neredeyse formun kendisi oluyor. Belki konfor da böyle bir şey. Dağılmamak için razı olduğun bir kalıp. Sınır olmasa form da olmayacak. Kimse seni o kalıba zorlamıyor üstelik, kendin oturuyorsun içine.
Esaret ile konfor arasındaki farkı ararken hep harekete takılıyorum. Esaret seni yerinde tutar, zorla. Konfor da tutar ama sen razı olursun, sonra ne zaman razı olmaktan çıkıp alışkanlığa döndüğünü fark edemezsin bile.Kör edilen bülbülü düşünüyorum tekrardan. Kapısı açık kafesten çıkamamasının tek nedeni sadece kör oluşu olmamalı.
Kendimi kafesteki bülbül olarak görüyorum, rüyada değilim o zaman gündüz düşü mü bu? Gündüz düşleri kabusa benzememeli. Kabustan uyanmak istiyorum, canım acıyacak, ne kadar acıya dayanabilirim. Kör edilişim geliyor aklıma, kızgın milin acısı genzimi yakıyor. Acıya dayanıklı olduğumu hatırlıyorum. Bu kabustan uyanmaya gücüm yeter, artık biliyorum.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

