Ezgi Aktaş

“Eskişehir festivaller şehri olacak!”
Bu iddialı söz, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce’ye ait.
2026 yılı, şehrin ‘26’ olan plaka koduna da atıfla “Eskişehir Yılı” ilan edilmiş. Bir dizi kültürel etkinlikle Eskişehir’in üç üniversiteye birden ev sahipliği yapmasından ötürü doğal olarak gelişen canlılığına bir de festivaller şehri olma vasfının eklenmesi amaçlanmış.
Eskişehir’in kurtuluş günü olan 2 Eylül’deki eğlenceli kortejle başlayan ve 6 Eylül’de Porsuk kıyısı boyunca 300 bin metrekarelik yemyeşil bir alanda kurulu Kent Park’ta gerçekleşen senfonik Mor ve Ötesi konseriyle noktalanan 1. Uluslararası Porsuk Festivali, işte tam da bu “kültür ve sanat şehri Eskişehir” misyonunun bir parçası olarak hayata geçmiş.

Orta Anadolu’nun tam kalbinde kadim uygarlıkların birikimini, gençlik neşesini ve çağdaşlığı kaynaştıran Cumhuriyet kenti Eskişehir, benim de katılıp bir parçası olduğum festival boyunca 21 farklı ülkeden 136 sanatçıyı ağırladı. Şehrin kamusal alanları; Kent Park, Sümer Park, Adalar mevkii, Köprübaşı ve Porsuk Nehri’nin kıyısındaki mekânlar; sinema gösterimleri, tiyatro oyunları ve söyleşilerle sanatın, müziğin ve neşenin merkez üssü oldu. Şehrin dört bir köşesi, gülen, eğlenen, şarkılar söyleyip dans eden 7’den 70’e her yaştan insanın bir araya geldiği koskocaman, rengârenk bir sahneye dönüştü. Ülkenin sosyoekonomik koşullarının mutsuzluğu kronikleştirdiği bir dönemde, başka türlü bir hayatın da mümkün olduğunu Eskişehir’de esen bu güzel rüzgârla yeniden hatırlamak iyi geldi.

Eskişehir’in gözü daha da yüksekte
Benim üniversite yıllarımı geçirdiğim Eskişehir, hep “öğrenci kenti”, “kültür başkenti” ya da “Anadolu’nun Venedik’i” gibi sıfatlarla tanımlanır, ülkenin en dinamik merkezlerinin tam kesişim noktasında duran o eşsiz coğrafyasına vurgu yapılırdı. Ancak anlaşılan o ki artık bu haklı ve konforlu yakıştırmaların gölgesine sığınmakla yetinmiyor ve gözünü çok daha ötedeki büyüleyici bir noktaya, daha iyiye, yepyeni bir geleceğe dikiyor.
Bugün Eskişehir, ülkedeki neredeyse bütün kültürel etkinliklerin yükünü tek başına sırtlamaya çalışan İstanbul’a “Yanındayım, sana omuz vermeye geldim. Bu güzellikleri Anadolu’ya doğru akıtmak, yaymak, büyütmek istiyorum” diyor.
Eğer gelecek yıllarda Türkiye’de zorlu şartlar altında sanatsal üretim yapan bağımsız müzisyenleri ve farklı disiplinlerden sanatçıları da festival programına dâhil eder, sahnelerini onlara da açarsa büyük bir yaraya da derman olmuş olur; bu sanatçılara kendilerini duyuracakları, dinleyicilerine sözlerini ulaştıracakları alanlar yaratmış olur.

Kamusal alanlarla fark yaratmak
Doğrusu, ben Eskişehir’in bunu yapabileceğine inandım. Yıllar sonra yeniden geldiğim şehirde gözlemlediğim insani gelişmeler bana böyle düşündürdü. Kent Park, Sazova Bilim Kültür ve Sanat Parkı, Sümer Park, Velespit Parkı gibi kentsel kamusal alanlar, her yaştan ve her sosyoekonomik kesimden vatandaşın eşit ve ücretsiz kullanımına açılmış. Şehirde yayalaştırma hamleleri yapılmış; ayda bir kez şehrin en önemli cadde ve bulvarları trafiğe kapatılıyor, arabalar bir süreliğine çıkıyor, yayalar özgürce yürüyor. Yıllar içinde iyice artan ve biraz da sanki vahşileşmiş Eskişehir trafiğinde motorlu araçlara bir günlüğüne de olsa “dur” diyebilmek güzel bir hamle doğrusu. Kaldırımlarda geniş, hatta bazı yerlerde yaya alanlarından bile geniş bisiklet yolları var. Kaldırımın yoldan yüksekliğine kadar özen gösterilmiş. Hamamyolu, Adalar, Odunpazarı zaten yaya olarak gezinilebilecek bölgeler. Zaten tramvay ve otobüs hatları daha çok uzak mesafeler için kullanılıyor; merkez ve etrafında ekseriyetle ya yürünüyor ya da bisiklete biniliyor. Demokratik kamusal alanın ilk şartı olan erişilebilirlik ve kapsayıcılık ilkelerinde önemli adımlar atılmış şehirde, devamı için de hevesli bir yerel yönetim gördüm.

Eskişehir’in 800 bine dayanan nüfusu, iç göç alan bir şehir olması ve özellikle şehrin merkezindeki ticarileşerek değişmiş, biraz da sterilize olmuş alanlar, bu demokratik kamusal alanların önemini daha da net çiziyor. İstanbul’da İBB Miras ekibi tarafından yenilenerek şehre kültürel mekan olarak kazandırılan Müze Gazhane, Bulgur Palas, Casa Botter ya da Metrohan gibi alanları yine aynı sebepten ötürü çok değerli buluyorum. İstanbul’un vapur iskelelerinin hem kütüphane hem konser ve söyleşilerin yapıldığı mekanlara dönüşmesi de yine aynı şekilde çok önemli bir ihtiyacı gidermeye dönük iyi adımlar. Bütün bunların yayılıp Türkiye genelinde yaygınlaşması, kentlerin yalnızca tüketim alanları olmaktan çıkıp insanların bir araya gelebildiği, üretebildiği, nefes alabildiği ve aidiyet hissedebildiği yaşam alanlarına dönüşmesi açısından büyük önem taşıyor. Eskişehir’in bu konuda attığı adımlar da, Türkiye’nin başka şehirleri için esin kaynağı olabilir mi, bunu yaşayıp göreceğiz.



