Sinan Cem Çamözü
Bir Tyler Durden sözü der ki; “Sahip oldukların sonunda sana sahip oluyor.”
Sahip olmak… Çağlar boyunca önem vermiş buna insan, üzerine koca bir sistem inşa etmiş, ancak sahip olabileceklerimizin sayısı arttıkça ipin ucu kaçmış olmalı… İrili ufaklı sahip olmak istediğimiz ne çok şey var. Daha iyi bir iş, daha güzel bir ev, daha fazla para… Bunlar en belirgin olanlar, irili ufaklı daha bir sürü şey istiyoruz. Bunlara sahip olduğumuzda daha rahat ve daha mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Bunun için çalışıyor, kazandığımız parayla hayatımızı biraz daha kolaylaştırmaya çalışıyoruz.
Peki, hayatımızı kolaylaştırmak için sahip olduğumuz şeyler bir noktadan sonra hayatımızı kontrol etmeye başlarsa ne olur?
David Fincher’ın Fight Club filmi tam olarak bu sorunun üzerine gidiyor. Chuck Palahniuk’un aynı adlı romanından Fincer’in 1999 yılında sinemaya uyarladığı film; tüketim kültürü, erkeklik, yabancılaşma ve modern hayatın yarattığı sıkışmışlık üzerine zamansız bir hikâye anlatıyor.
Filmin isimsiz anlatıcısı (The Narrator) düzenli bir işe, iyi bir eve ve istediği birçok şeyi satın alabilecek bir gelire sahip. Dışarıdan bakıldığında hayatında büyük bir problem yok. Fakat buna rağmen kendini boş ve mutsuz hissediyor. Günleri birbirinin aynısı. İşe gidiyor, eve geliyor, alışveriş yapıyor ve evini modernizmin simgesi olarak kafasına yazdığı Ikea mobilyalarıyla donatıp, hayatını düzenlemeye çalışıyor.
Anlatıcı, tüketim çılgınlığı ve modern köleliği özetlediği monoloğunda söylediği şu sözlerle bizi ve kendisini rahatsız ediyor:
“Birçokları gibi ben de IKEA yuva kurma içgüdüsünün kölesi olmuştum. … Kataloglara bakıp merak ederdim. Hangi yemek masası takımı beni bir insan olarak tanımlar? Hepsine sahiptim. Hatta üstünde küçük baloncuklar ve defoları olan cam tabaklarım bile vardı. Bu onların, dürüst, basit ve çalışkan bilmem nerenin yerli halkları tarafından yapıldığının kanıtıydı…”
Evet, kullandığı eşyaların defolarını özgünlük olarak gören Anlatıcı, kendi kusurlarını örtmeye çalıştıkça kendini yaralıyor. Sahip olduğu şeyler zamanla yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan nesneler olmaktan çıkıp kimliğinin bir parçası hâline geliyor. Sorun da burada başlıyor. Uyuyamıyor.
Anlatıcı daha iyi bir hayat kurmaya çalışırken aslında kendisine belirli bir yaşam biçimi oluşturuyor. Daha iyi bir ev, daha güzel eşyalar ve daha düzenli bir hayat istiyor. Fakat sahip oldukları arttıkça onları koruma ihtiyacı da artıyor. Bir süre sonra hayatını daha iyi hâle getirmek için çalışmak yerine, sahip olduğu hayatı kaybetmemek için çalışmaya başlıyor.
Çok tanıdık değil mi?
Çoğumuz daha iyi bir iş bulmak, daha fazla kazanmak ve daha rahat yaşamak istiyoruz. Bütün bunları bize daha fazla özgürlük sağlayacağı düşüncesiyle yapıyoruz. Fakat çoğu zaman tam tersi olabiliyor.
Belki de konforun esarete dönüştüğü yer tam olarak burasıdır!
Kaybetme korkusu büyüdükçe seçimlerimiz de daralabiliyor. Bir süre sonra özgür olduğumuz için değil, kurduğumuz düzen bozulmasın diye aynı hayatı sürdürmeye başlayabiliyoruz.
Esaret artık dışarıdan dayatılan bir şey değil; insan kendisini kendi kurduğu hayatın içine bağlıyor. Anlatıcının sorunu da sahip olduğu şeylerin kötü olması değil. Sorun, hayatının ne kadarının gerçekten kendi seçimi olduğunu sorgulamaması.
Filmin üç ana karakteri var; üçü de konfor ve özgürlük meselesinin farklı taraflarında duruyor.
Edward Norton’ın canlandırdığı isimsiz anlatıcı, düzenli bir hayatın içinde giderek sıkışan insanı temsil ediyor. Brad Pitt’in canlandırdığı Tyler Durden ise bunun tam karşısında. Sahip olmayı, düzeni ve güvenli hayatı reddediyor; özgürlüğü bütün bunlardan vazgeçmekte arıyor. Helena Bonham Carter’ın canlandırdığı Marla Singer ise ikisinden de farklı bir yerde duruyor. Onun korunacak düzenli bir hayatı ya da kaybetmekten korktuğu bir konfor alanı yok. Fakat bu durum Marla’yı daha özgür ya da daha mutlu yapmıyor. Tam tersine onun hayatında da başka türden bir boşluk ve sıkışmışlık görüyoruz.
Hikâyede özellikle Tyler Durden’ın ortaya çıkmasıyla birlikte anlatıcının hayatı değişmeye başlıyor. Tyler, tüketim toplumunu, insanların kendilerini sahip oldukları şeylerle tanımlamasını ve toplumun belirlediği hayat biçimini reddeden aykırı bir adam. Ancak ikna edici…
Fight Club da böyle ortaya çıkıyor. Buradaki insanlar yalnızca dövüşmek için bir araya gelmiyor. Günlük hayatlarında hissetmedikleri şeyleri yeniden hissetmek istiyorlar. İş, ev ve tüketim arasında sıkışmış hayatlarından kısa süreliğine çıkabiliyorlar. Anlatıcı için bu, konforlu ama anlamsız hayatına karşı bir alternatif oluyor. Fakat film ilerledikçe bu alternatifin de başka bir probleme dönüştüğünü görüyoruz. Fight Club büyüdükçe kurallar ortaya çıkıyor. Ardından Project Mayhem geliyor ve insanlar kendi kararlarını vermek yerine Tyler’ın düşüncelerini takip etmeye başlıyor. Anlatıcı önce tüketim toplumunun kurallarına bağlıyken, daha sonra Tyler’ın kurallarına bağlı hâle geliyor.
Üstelik ikinci esaret, ilkinden farklı olarak kendisini özgürlük gibi gösteriyor.
Bu noktada film önemli bir soru soruyor.
Bir esaretten kurtulmaya çalışırken başka bir esarete düşebilir miyiz?
Belki de bu yüzden Fight Club üzerinden bakınca asıl meselenin yalnızca konfor olmadığını görüyoruz. İyi bir evde yaşamak, iyi bir işte çalışmak ya da istediğimiz şeylere sahip olmak elbette kötü değil. Sorun, bunların hayatımızın amacına dönüşmesi ve seçimlerimizi belirlemeye başlaması.
Bir işi gerçekten istediğimiz için mi yapıyoruz, yoksa sahip olduğumuz hayatı kaybetmemek için mi?
Bir şeyleri gerçekten istediğimiz için mi satın alıyoruz, yoksa bunlara sahip olmanın bizi daha başarılı ve mutlu göstereceğine inandığımız için mi?
Belki de modern esaretin en önemli tarafı burada ortaya çıkıyor. Bize zorla bir şey yaptırılmasına gerek kalmadan da bir düzene bağlı hâle gelebiliyoruz. Hatta bunu kendi seçimimiz sanabiliyoruz.
Fight Club bu yüzden yalnızca tüketim toplumunu eleştiren bir film olarak kalmıyor. Aynı zamanda özgürlüğün ne anlama geldiğini sorguluyor.
Tyler’ın yaptığı gibi sahip olduğumuz her şeyi reddetmek de çözüm değil. Çünkü bir sistemi reddederken başka bir sistemin kurallarına bağlanabiliriz. Belki de asıl özgürlük, konforu tamamen bırakmak değil, konforun hayatımızı ne kadar yönlendirdiğini fark etmek. Çünkü önemli olan neye sahip olduğumuz değil, sahip olduklarımızın bizim yerimize karar vermeye başlayıp başlamadığı.


