Bir zamanlar İstanbul’un sokaklarında köpekler yalnızca yaşayan canlılar değil, şehrin hafızasına karışmış yoldaşlardı; bekçilik eder, yangını haber verir, insanlarla aynı hayatı paylaşır, mahallelerin hikâyelerine eşlik ederlerdi. Bir gün geldi, “Batılılaşmak lazım” denilerek asırlardır İstanbul’un her köşesine işlemiş bu ortak yaşam sorgulanmaya başladı. Ahmet Birsen’in Şehrin Köpeklerine Müjdeler romanı, işte bu kırılmanın eşiğindeki İstanbul’a, 1910 Hayırsızada Faciasının hemen öncesine götürüyor okuru. Vasil’in geçmişle gelecek arasında dolaşan müjdeleri, Dóro’nun yolculuğu ve sokaklarda birbirine eklenen insan ve köpek hikâyeleriyle roman; lanetli bir kıyımın gölgesinde İstanbul’un çok katmanlı hafızasını, sevginin ve yoldaşlığın direncini anlatıyor. “Bir kez sevilen hiçbir şey ölmez” diyen romanı Birsen ile konuştuk.
EZGİ AKTAŞ

- Uzun zamandır vicdanın sesini dinlemeyi bu denli önceleyen, hatırlatan bir metin okumamıştım, o nedenle sizden Şehrin Köpeklerine Müjdeler kitabını yazmaya ilk karar verdiğiniz anı dinlemek istiyorum. İstanbul’un sokak köpekleri ile sakinlerin ortak yaşamını anlatan bir roman yazma fikri nasıl oluştu?
Biri duygusal, biri yarı-akademik iki temeli var aslında bu fikrin. Hayvanlara ve hayvan hikâyelerine öteden beri düşkünüm, çocukluğumdan beri.
İmar modası -ve baskısı- 90’ların başında Çukurova’yı sarmadan önce, yoksul mahallelerimiz bir ya da iki katlı evlerden oluşurdu. Güney Adana halen kısmen böyledir. Sonra bu evler yıktırıldı, satıldı, yol için istimlak edildi derken Kuzey Adana’ya doğru bir apartman yapılaşması ve kitlesel göç başladı. Bütün kentsel dönüşümler gibi üzücü bir hikâye. Ne mutlu ki çocukluğumu o eski mahallelerde yaşadım. Köpekler o mahalle manzarasının doğal parçasıydı. Hiçbiri iyi koşullarda yaşamıyordu elbette; veteriner ve aşı yüzü görmemişlerdi, mahallelinin verdikleriyle ve çöplerle yaşıyorlardı. Yine de mekânın doğal parçasıydı onlar. Her birinin bir ismi, bir hikâyesi vardı. Çocukların arkadaşları ve koruyucularıydı onlar, mahallenin bekçileri ve sınır nöbetçileriydi. Yavru köpekler ise pek yaşamıyordu. Çocukluğum boyunca anamın babamın başının etini yedim; bahçeye bir kulübe yapmak, o yavrulardan hiç değilse birini sokaktan alıp kulübeye yerleştirmek, çok iyi iki dost olarak yaşayıp gitmek fikri adeta bir takıntıya dönüşmüştü bende. Köpeğe bir isim vermek, en iyi yiyeceklerle onu beslemek, sonra da Adana sokaklarında birlikte dolaşıp maceralara atılmak istiyordum. Bahçede köpek beslenmeyeceği gerekçesiyle bu taleplerim geçiştirildi, olmadı. Yine de gözüm hep köpeklerdeydi; onların koşulsuz sevgisine, sarsılmaz yoldaşlığına hep hayranlık duydum.
Sonra üniversitede tekrar köpekler meselesiyle karşılaştım; Tarih bölümünde okuyordum, 1910 Büyük Köpek Katliamını o vesileyle öğrendim ve İstanbul köpekleriyle ilgili ne bulursam okumaya başladım. Bitirme tezim de 1910 sürgünüyle ilgiliydi; makale ve kitap biriktirdim, arşiv belgeleri topladım, birincil kaynakları taramaya çalıştım. Niyetim yüksek lisansta da İstanbul köpekleri üzerine çalışmaktı. Yüksek lisans yarım kaldı, olmadı. Ancak köpeklerin hikayesini anlatma tutkum azalmadı. Zihnimin bir yanında hep köpekler vardı. Sonra yaşam gailesi, geçim derdi, editörlük ve çevirmenlik…
2024 yılında bu fikir yeniden beni ele geçirdi; köpekler üzerine kışkırtılmış bir “moral panik” ülke gündemine zorla sokulmuştu çünkü. Belli ki köpekler yeniden hedefe konacaktı. Öyle de oldu nitekim. Bir sokak röportajında bütün köpeklerin toplatılmasını, öldürülmesini isteyen yamuk yumuk bir adamın sözleri beni kışkırttı diyebilirim. Akademik değil kurmaca bir köpek hikayesi anlatmaya karar vermiştim; ama nasıl? Bir köpek nasıl anlatılır? Bir köpek kendini nasıl anlatır? Hangi üslupla, nasıl bir olay örgüsünün içinden insanlara seslenebilir? Seslenmeli mi? Bunların yanıtlarını henüz bilmiyordum. Yine de zihnimde kabataslak bir hikâye belirmeye başlamıştı; sevgiye dair ama tamamen flu, nereye varacağı belirsiz bir anlatı. Kumkapı’da, 1910’da başlıyordu. Sonra oturup ilk cümleyi yazdım: “Kosta bir kayalığın üzerine çıkıp oturdu.”
Kosta kim, neden bir kayalığın üzerine oturdu, hikâye nereye varacak bir fikrim yoktu henüz. Öylece bıraktım ilk cümleyi. On beş gün geçti geçmedi, bir mucize oldu, Mişka evimize geldi. Sonra o cümlenin üstü silindi.
“Hikâyenin taşları Mişka sayesinde yerine oturdu”

- Burada Mişka’nın hikâyesini dinleyelim istiyorum, hayatınıza nasıl dahil oldu ve bu romanın yolunu açtı?
Eşim Tepebaşı’nda buldu Mişka’yı; romanı okuyanlar hatırlar, tam da köpek Dóro’nun uzun seyahatinin sonlandığı yerdir. Altı aylık bir yavruydu, zayıf, hasta, üzgün ve korkmuştu. Sokakta doğmadığı, sokağa atıldığı belliydi. Sahiplendik. Aşılarını oldu, mikroçipi takıldı, adını Mişka koyduk. Sonra tam bir macera başladı çünkü Mişka üzüntüsünü ve çekingenliğini hemen üstünden atıp tarifsiz bir neşeyle ve sevgiyle dolarak koşturmayı görev bildi kendine. Parkları ve sokakları arşınladık, tatillere gittik, nice şehirler aştık, ofis günlerimde işyerine taşıdığım için birlikte mesai yaptık da diyebilirim. Bütün arkadaş çevremizin ilgi odağı ve ana sohbet konusu oldu. Çok şey öğretti bize… Birincisi: mutluluk ancak bir başka canlıya temasla mümkün hale gelir ve mutluluk devasa olaylarla değil, küçük anlarla ilgilidir. İkincisi: hiçbir şey sevgiden daha güçlü değildir, en kötü koşullarda bile. Üçüncüsü: yalnızca yoldaşlık dünyayı anlamlı kılar.
Bu yüzden Mişka’dan “bir mucize” diye bahsediyorum. Varlığı gerçek bir ilham oldu. Zihnimde kurmaya gayret ettiğim hikâyenin taşları onun gelişiyle yerine oturdu. Bir köpeğin anlatacağı hikâyenin ancak sevgi üzerine olacağını biliyordum, o sevginin neye benzeyebileceğini ise henüz bilmiyordum. Mişka vesilesiyle sevgi ve yoldaşlık üzerine düşünmeye başladım. Böylece kurgunun ve karakterlerin ana hatları belirginleşme yoluna girdi: Babasız Vasil, Kosta, Dóro, Mayranuş Hanım, Doktor Pontos… Ben yazarken ya kucağıma çıkıyor ya da yanımda uyukluyordu. Paragraflarımı ona da okudum; ben okudukça uyukladığı için hikâyelere çok ilgi duyduğunu söyleyemeyeceğim, ama başka odaya kaçmama nezaketini gösterdi en azından.
“Halkımızın canlılardan nefret etmek gibi adetleri yoktur”

- Romanınızın okurla ulaştığı şimdiki zaman ile hikâyenin geçtiği 1910 yılının bir kesişim noktası var, o da iktidarı elinde tutanların ortak yaşamı paylaştığımız canlıları birdenbire “öteki” kılıp hayatımızdan yok etmeye dönük yıkıcı iştahları. 1910’daki Hayırsızada sürgününü bugünün sokak hayvanı politikalarıyla birlikte düşündüğümüzde, hatta şehirlerdeki yoksulu görmezden gelen, şehirden koparan dönüşüm hamlelerini de buna eklediğimizde, güç sahiplerinin “istenmeyeni” ortadan kaldırmaya dönük isteği sanki hiç azalmıyor. Şehrin Köpeklerine Müjdeler bu konuda neler söylüyor okura?
Çok doğru ifade ettiniz. Ayrıca belirtmek gerekir, 1910 yılında da, yaşadığımız döneme benzer biçimde, köpeklerin sürülmesine ya da katledilmesine yönelik popüler bir talep yoktu. Böyle bir toplumsal talebin olması da elbette sürgün ve katliamı haklı çıkarmaz, ama hakikati ifade etmek gerekir, halkımızın canlılardan nefret etmek gibi adetleri yoktur. Ülkemizin insanları kedileri, köpekleri, kuşları her daim sevmiş ve kollamıştır. Sayısız mimari eserin dış cephesindeki kuş evlerinden kedilere yazılan şiirlere, köpekleri doyurmak için kurulan yüzlerce yıllık vakıflardan halk türkülerine kadar hayvanlar kültürümüzün sarsılmaz parçasıdır. Altı yüz yıl boyunca İstanbul’a gelen her yabancının dikkatini ve hayretini ilk çeken şey halkın hayvanlarla kurduğu merhametli ilişkidir, sokaklardaki kedilerin ve köpeklerin bolluğudur.
1900’lerin başında, köpek karşıtı söylem modernizmin grameri aracılığıyla ifade buldu. Modernleşme yalnızca “muasırlaşma” değil, üretim ilişkilerinin yeniden tanzim edilmesi ve ilksel sermaye birikimi adına zora, rıza üretimine, şiddete, mülksüzleştirmeye dayalı araçlarla kamusal yaşamın yeniden tanımlanmasıdır. Örneğin Türkiye’de, 19. Yüzyıldan itibaren, zamanın algılanışını yeniden tanımlamak gerekti; o yüzden her yerde saat kuleleri belirdi bir anda, “vakitlere” ayrılmış alaturka zamanın yanına, standartlaşmış ve emeği ölçülebilir kılan zaman birimleri getirmek gerekti. Kamusal sağlık, daha önce duyulmamış bir kavram, bir anda mesele oldu; yeni dönemin sağlıklı (üretken) bireylere ihtiyacı vardı. Kamusal alan, mülkiyet ilişkilerine göre yeniden tanımlandı; dilencilerin, dervişlerin, kedilerin, köpeklerin, yoksulların, delilerin “dışarı” itilmeye çalışıldığı Galata/Pera gibi alanlar (Paris’in ünlü bölgesine nazire olsun diye adına 6. Daire-i Belediye denen birimin sorumluluk mahalindedir) o dönemde yaratıldı. Foucault’nun deyimiyle “yaşatan devlet” nüfusu ve yaşam alanlarını merkezi araçlarla kontrol etmek istiyordu; deliler hastanelere kapatılmalı, işçileşen kitleler fabrikalara ve atölyelere yönlendirilmeli, okullar eğitim aracılığıyla gelecek nesilleri şekillendirmeli, zor aygıtları ve cezaevleri yeni işlevler kazanmalı, cinselliğin sınırları herhangi bir “muğlaklığa” izin verilmeyecek şekilde yeniden tanımlanmalı ve hayvanlar ancak bir “sahiplik”, yani mülkiyet ilişkisinin bağlamında ele alınmalıydı. Deli hastanelerinden fabrikalara, okullardan barınaklara iktidarın panoptikonu… Disiplin teknolojileri. Yüzlerce yıldır aynı mahallelerde yaşayan köpeklerin 19. yüzyıldan itibaren bir anda büyük bir “sorun” haline gelmelerinin ardında yatan mekanizma budur.
Bugün yaşanan şey de insanlar özelinde, David Harvey’in deyimiyle, “mülksüzleştirme yoluyla ilksel birikim”, yani kamusal ve doğal kaynakların kapitalist sınıflar lehine yağmalanması, istimlak ve kentsel dönüşüm yoluyla yoksulların dış çeperlere sürülmesi, hayvanlar bağlamında kamusal alanın şiddet aracılığıyla yeniden tanımlanması, kentin “mutenalaşmasıdır”.
Müjdeler’in burada söyleyebileceği söz, kentin hepimize ait olduğuna dair bir hatırlatmadır olsa olsa. Şehir bir grup yamyam müteahhidin oyun bahçesi değildir. Köpekleri, kedileri, kuşları, balıkları, insanları, mekânları ve hikâyeleriyle hepimize, tüm insanlara ve hayvanlara aittir, hepimize ait olmalıdır.
- Romanın merkezine insanlarla birlikte köpekleri koymak İstanbul’un tarihini anlatma biçiminizi nasıl şekillendirdi?
Alternatif tarih yazımlarını hep sevmişimdir. İmparatorların, fatihlerin, generallerin merkezinde olduğu tarihsel anlatıların pek tadı tuzu yok. Büyük adamlar bir hiç uğruna dünyayı yakıp yıkarlar. Bu yüzden Brecht’in ünlü şiirindeki sorular daha ilgi çekici geliyor bana: “Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim? Ne oldular dersin duvarcılar Çin Seddi bitince?”
Şehrin tarihini köpeğin gözünden anlatmak kadar, şehrin köpeklerle ilişkisinin tarihini de anlatma fırsatı bulmuş oldum Dóro vesilesiyle. Tabii Dóro, istisnasız her tarih yazıcısı gibi, olayları kendi perspektifinden anlatmalıydı. Baktığı her yerde köpeklerin izlerini görüyor, her ayrıntıda insan-hayvan ilişkisinin efsunlu doğasına dair (bazen abartarak) gözlemlerde bulunuyordu. Bu vesileyle İstanbul tarihini yeniden düşünme fırsatım oldu; tarih denen curcunayı bir köpek nasıl görürdü? Şehrimizin binlerce yıllık tarihi acılarla, salgın hastalıklarla, deprem ve yangınlarla, işgal ve kırımlarla, kanlı çatışmalar ve trajedilerle dolup taşıyor, doğru, ama yalnızca bunlar mı? Kedilere yazılan içli şiirler de bu tarihe dahil, dayanışma ve dostluk da; güzellik arayışı, iyi mizah, kusursuz besteler de var orada, köpekler gösterilen ihtimam da.
Tarihe pesimist bakışımı revize etmek durumunda kaldım. Çünkü köpeğin gözünden anlatılan bir İstanbul tarihi, elbette şefkatin, dostluğun, sevginin de tarihi olmak zorundaydı. Yaşanan tüm acılara rağmen bu şefkat duygusu beni kuşattı diyebilirim
- Romanın anlatıcısı olarak Dóro’yu, insan dışı bir varlığı seçmek anlatıma nasıl bir kurgusal katman kazandırdı? Şehri Dóro’nun hisleriyle takip etmek size bir özgürlük alanı açtı mı ya da zorladığı noktalar oldu mu?
Tarihe mağdurun gözünden bakmak tüm anlatı yapısını etkiliyor elbette. Tehlikeli bir iştir bu. Birinci tehlike anlatıcıyı, yani köpeği fazlasıyla insanlaştırmaktır; insan diliyle konuşarak, insan donunda kendi gerçekliğinden uzaklaşmak zorunda kalabilir anlatıcı. İkinci tehlike ise köpek deneyimini anlaşılamaz, bilinemez kılmak, yani mistikleştirmektir; deneyim o kadar uzaktadır ki ulaşılmaz olur. Son tehlike ise köpeği özneleştirmemek, onu bir muhatap, duyguları ve eyleyişleri olan, bir hayatı ve dünyaya dair bir algılayışı olan bir canlı olarak değil de mutlak merhametin en aşağı nesnesi olarak tasvir etmektir. Üçünden de kaçabildiğimi umuyorum.
Öte yandan, Dóro’nun anlatıcı olarak sahneye çıkması beni hem kısıtladı hem de bana bir özgürlük alanı açtı. Kısıtladı, çünkü sürekli olarak tekil köpek deneyiminin içinden seslenmek zorundaydım. Ama tam da bu nedenle bir özgürlük alanı da açıldı; o tekil deneyimin dahilinde gerçekliğin sınırlarının devamlı zorlandığı, aşıldığı, altüst edildiği bir anlatı çizgisi üretme imkânım oldu. Hikâyeler, masallar, efsaneler, gerçekler… Her şey iç içe geçti; hayal gücünün işlemesine olanak sağlayan, saf gerçeğe değil ama saf bir duyguya, sevgiye bağlı kalarak anlatılan bir hikâye çıkabildi sanırım ortaya.

- Romanın kapağında Francisco de Goya’nın “Yarı Gömülü Köpek” (Perro semihundido) tablosunu görüyoruz. Bu görsel imgenin kitabın hikayesiyle bağı var mı?
Goya’nın bu tablosunu çok severim öteden beri. Beni korkunç hüzünlendiren ve aynı anda umut veren başka bir tablo bilmiyorum desem yeridir. Hüzünlendirir çünkü muhtemelen ölmek üzere olan bir köpeğin son bakışıdır o. Diğer yandan garip bir umut verir; sanki köpeğin baktığı yerden biri çıkıverecek, dostunu o bataklıktan çekip çıkaracaktır. Köpeğin bakışlarındaki arayış bana bunu söyler. Sevgili Mine Yıldırım’ın sözleriyle “o boşluğa bakan başa, o suskun bakışa bir ses” verecektir birileri sanki. Felaketi ve müjdeyi, birbirine bu kadar zıt iki gerçekliği aynı anda böylesine sadelikle anlattığı için seviyorum bu tabloyu.
Kitabı yazarken de aklımda hep bu tablo vardı. Metin kitaplaşırken editörüme Goya’nın tablosunu gönderdim, o da yerinde buldu kapak görseli için. Çok yetenekli bir grafiker ve aynı zamanda dostum olan sevgili Aslı Sezer de görseli kapağa işledi. Normal koşullarda yazarların kitap kapaklarına müdahil olmalarına karşıyım; grafiker zihnindeki fikirlere serbestçe çalışabilme imkânı bulabilmeli. Yazar en fazla final aşamasında müdahil olabilir diye düşünmüştüm hep. Yine de burada kendime biraz torpil geçtim sanırım, başka hiçbir görsel çalışma romanın mesajlarını ve niyetlerini Goya’nın köpeği kadar yansıtamazdı diye düşünüyorum.
“Felaketin olduğu yerde müjdelerin, kuvvetin olduğu yerde mukavemetin olduğunu anlatmak istedim”

- Romanda insanların ve köpeklerin ortak tarihi, mitoloji, tarihi vakalar, dinî anlatılar ve kişisel hikâyeler iç içe geçiyor. Bütün bunları doğrusal kurgunun dışına çıkarak aktarıyorsunuz, mesela iyi kalpli Mayranuş Hanım’ı tanımaya başladığımızda birden Harput’ta öldürülüşünü öğreniyoruz. Bu bilinçli bir yoldan çıkış mı, bu kurgu tercihi neleri anlatmanıza imkân verdi?
Müjdeler’in zamana dair bir teorisi var. Orijinal değil elbette ve ilk bakışta kötümser bir teori. Roman boyunca tekrarlanan, zamanın tek bir an olduğuna dair iddiadan bahsediyorum; geçmiş, şimdi ve gelecek aynı anda var olur; dolayısıyla “akış” yalnızca bir deneyimden ibarettir ve zaman aynı anda, eşit derecede tüm evrende mevcuttur.
Kötümser, hatta fatalist bir yaklaşım gibi görünür, çünkü ne yaparsak yapalım hiçbir şeyi değiştiremememiz anlamına gelebilir bu. Yine de umuda alan açar. Birincisi zamanın sabitliği, değişmezliği anlamına gelmez. Sonsuzluğun doğası gereği, gelecek sonsuz olasılıklar bloğu olarak biçimlenebilir, uzay-zaman, her bir seçimimizle yeniden şekillenen, budanan veya dallanan hiç bitmeyen bir olasılıklar süper-pozisyonu olabilir. Vasil’in gelecekten haber verdiğinde uyarılarda bulunmasının nedeni budur; hiçbir şey değişmeyecekse, neden uyarıda bulunsun ya da müjdeler versin ki? Mösyö Pontos’a şehirden kaçıp gitmesini öğütlemesinin nedeni budur; Pontos’un o bimarhanede öldüğü ve ölmediği gerçekliklerin varlığına bir işarettir yani. Vasil’in zamana dair bilgisi, zamanın değişmezliğine yönelik bir inanca dönüşmez dolayısıyla.
Bu yaklaşım teknik açıdan bir kolaylık sağladı çünkü anlatıcı zamanda serbestçe dolaşmaya başladı. Öte yandan Mayranuş Hanım öldürülmeyebilirdi; on binlerce köpek öldürülmeyebilirdi, Mösyö Pontos öldürülmeyebilirdi ve her şey, her kader bambaşka çizgilerde ilerleyebilirdi. Hissettirmeye çalıştığım yaklaşımlardan biri budur. Sonsuz olasılıklar evreni içinde her seferinde en kötü senaryoyu, kanı ve gözyaşını, savaşı ve trajediyi seçiyorsak her daim, insanlık olarak dönüp kendimize çeşitli sorular yöneltmemiz gerekir.
- Romanınızda insanın unuttuğu şeyleri köpekler hatırlıyor. Yazarken romanın size yeniden hatırlattığı bir şey oldu mu?
Romana çalışırken hem yıllardır biriktirdiğim materyalleri (kitap, makale, resim, arşiv belgesi, hatırat, tanıklık vs.) hem de hayvan tarihine dair yeni çalışmaları gözden geçirme fırsatım oldu. Bir dehşet duygusu içimi kapladı diyebilirim. 1910 katliamını ve öncesinde yaşananları az çok biliyordum, yine de hepsini yoğun biçimde tekrar okumak ve yeni çalışmalara göz atmak yaşanan trajedinin boyutunu tekrar fark etmemi sağladı.
Köpeklerin ne acılar çektiğini tahmin edemezsiniz. Beni derinden yaralayan bir diğer gerçek de her şeye rağmen köpeklerin insanlara duydukları güven. Köpekler 16 bin yıldır insanlarla yaşıyor; 16 bin yıldır köpekler bize yoldaşlık, sevgi, neşe ve bağlılık sunuyor. Biz ise biraz ekmek, biraz sevgi ama çokça kırım, ihanet ve eziyetle karşılık verdik onlara. Yine de bizi seviyor ve güveniyorlar, her şeye rağmen. Yalnızca evrimle açıklanamayacak bu alicenaplık hem büyülüyor hem dehşete düşürüyor beni
Romana çalışırken yeni hayvan yasası da gündeme sokulmuştu; yine köpeklerin toplatılmasından bahsediliyordu. Köpeklerin toplatılmasına dair her söylem köpeklerin öldürülmesiyle son bulur. İster “hamiyet” duygularıyla, ister acımasızlıkla önerilsinler, barınakların sonu ölümdür. Tarihten çıkardığımız bir derstir bu. Bu nedenle köpeklerin yine bir ölüm yolculuğuna çıkarılacaklarını biliyordum, bu duygular eşliğinde yazdım. Ama hikâyemi bir ağıda, bir ajitasyona çevirmemeye özen gösterdim; felaketin olduğu yerde müjdenin de olduğunu, kuvvetin olduğu yerde mukavemetin de olduğunu, merhametsizliğin egemen olduğu her anda şefkatin, sevginin, müşterek neşenin ve umudun da nefes alabileceğini göstermek istedim. Köpekler de böyle isterdi diye düşündüm sanırım.
- Roman, geçmişteki çok ağır bir kıyımı anlatmasına karşın, bir şekilde umudu koruyor, direnmenin güzelliğini hatırlatıyor. Günümüz insanı bu kitaptan neler öğrenebilir?
En önemlisi; sevgiden ve umuttan vazgeçmemek, vahşete teslim olmamanın yegâne yoludur.Zor günlerden geçiyoruz. Yalnızca hayvanlar değil, tüm dünyamız zor günlerden geçiyor. Yanı başımızda korkunç bir savaş başladı bile, Ortadoğu yine alev alev. Yıllardır canlı yayında Filistinlilere yönelik soykırımı izliyoruz. Kapitalist yamyamlık canlılığı ve doğayı felakete sürüklüyor. Her yerde faşizmin hortladığını görüyoruz. Yine bir dünya savaşı ve yıkım cenderesine doğru sürükleniyoruz.
Elden ne gelir? Belki çok şey, ama hiçbir şey olmasa bile yaşamı onurlandırmaktan vazgeçmememiz gerektiğine inanıyorum. Köpeklerden öğrendiğim en önemli ders budur. Yaşamı onurlandırmanın yolu, her şeye rağmen ve her koşulda dostluğa, yoldaşlığa, sevgiye inanmaktan geçer. Korku ve ümitsizlik faşizmin en büyük iki yardımcısıdır. Yaşamı inatla savunmak gerekir. Daha çok sevmek, daha çok dinlemek, daha çok anlatmak, yaralarımızı sarmak, hayvanlara ve insanlara kulak vermek, hikâyelere bigâne kalmamak gerektiğine inanıyorum. Bunlar dünyayı kurtarır mı bilemem; ama batan bir dünyada da yaşıyor olsak, yaşanmaya değer tek hayat sevgi ve neşeyle, umut ve yoldaşlıkla sarmalanmış olandır.
Müjdeler, anlattığı hikayeler vesilesiyle bir kişinin bile yüreğine bu duygulardan birini ekebildiyse, ne mutlu bana!


