Hediye Gülden Özgür
Bugün biraz daha iyiyim. Ayakta durmak artık çok yoruyor ama kalçamdaki o minik çatlaklar oturmama hiç izin vermiyor. En temizi dayanabildiğim kadar ayakta kalmak. Ağrım hâlâ var mı? Var. Geçecek mi? Bilmiyorum. O zaman yapabileceğim basit şeylerle oyalanmam lazım.
Ne zamandır gözüme batan buzdolabını temizlemeye karar veriyorum. Gerçi artık buna karar denirse. Bir süredir yaptığım şeylerin çoğu böyle zaten. Önümde duran ve yapılması gerektiği için yapılan küçük işler. Çamaşırları topla, bulaşığı yıka, çöpü çıkar. Büyük kararlar düşünce ister. Küçük işler yalnızca beden.
Mutfak karanlık. Buzdolabının kapağını açınca yüzüme soğuk, beyaz bir ışık vuruyor. İki limon, bir elma, yarım kavanoz hardal. Ne zaman aldığımı hatırlamadığım bir peynir. Ellerimi sirkeli suya sokuyorum. Önce bozulanları ayıklamam lazım. Küflenmiş limon, çöpe. Tarihi geçmiş ayran, çöpe. Bunu seviyorum. Kalacakla gidecek arasındaki o küçük hüküm anını. Karar verebilmek için bütün açıları hesaplaman, tüm hikâyeyi bilmen gerekmiyor. Limon küflenmiş. Bitti.
Rafı silerken en arkada cam bir kap buluyorum. Buzdolabının duvarına yapışmış, bir tarafı buz tutmuş. İçi görünmüyor. Sıcak suyun altına tutunca buzu çözülüyor.
Boş. Tekrar bakıyorum. Bomboş.
Bunu buraya neden koydum? Hiç hatırlamıyorum. İnsan boş bir şeyi neden buzdolabında saklar? Saçma mı? Evet. Ama uzun zamandır aklıma gelen ilk gerçek soru. Kap elimde kalıyor. Bir türlü bırakamıyorum. Buzlar çözülünce motorun ince uğultusu birden kesiliyor. Bir ses birden kesilirse hemen anlarsın; o anda sessizliğin keskin kenarları vardır. Ama ya yavaş yavaş susarsan?
Kafam arada bir sussa, diye düşünürdüm bir zamanlar. Susmuş. Nasıl olduysa, ne zaman olduysa… İnsan onu fark etmiyor işte. Bugün bir soru gelmez, yarın bir ihtimal doğmaz. Sonra başka bir şey. İçinde yavaş yavaş azalanı öyle hemen fark edemiyorsun.
Soğutucuda annemin köfteleri. Kaskatı, biçimleri hâlâ yerinde. Burnuma yaklaştırıyorum, yalnızca buz kokuyor. Bir şey kokusunu kaybedip biçimini koruyabiliyor demek. Paketi açmıyorum. Elin yandı, buz koy. Ayağın burkuldu, buz koy. Gözün şişti, buz koy. Duruyorum. Ya kalbine? Ona da buz koymuşum galiba. Biraz melodramatik ama fena değil. İşte geri geliyor. Kendi söylediğimin arkasından gidip ensesinden yakaladım yine. Ne zamandır yapmıyordum bunu? Bir soru daha geliyor, sonra bir tane daha. Garip.
Maydanozların sararmış yapraklarını ayırıyorum. İyiyi kötüden ayırmak ne kadar kolay bazı yerlerde. Bu işe yaramaz, bu yarar. Pek de zeki olmaya gerek yok böyle basit işlerde. Gerçi bunca şeyden sonra ne kadar zeki olduğumuz da tartışılır ya, neyse. Zekânın bir ölçüsü de kendi gerçekliğine doğru yerden bakabilmek değil miydi? Baktık mı? Her açıdan. Hem de defalarca.
Peki sonuç? Üzgünüm, sonuç ortada. Dur bir dakika. Ben üzgün değilim…
Hayır, burada başka bir şey var. “Ben üzgünüm.” Ben. Üzgünüm. Elim havada kalıyor bir an. İki kelimenin arasında küçücük bir mesafe var. Söyleyince fark ediyorum: Üzüntünün kendisi değilim; onu yaşayan kişiyim. Demek dil bazen insanın yaşadığı şeyle arasına küçücük bir mesafe koyabiliyor. Duygunun içinden bir adım dışarı çıkmak gibi.
Ya da değil. Bilmiyorum, çok mu basitleştirdim?
Peki başka? Heh, başladık yine. Bunu tanıyorum. Eski belam. Tekkemin kapısı bir açıldı mı Tanrı misafiri eksik olmaz. Buyurun, divan kuruldu. Herkes çeksin bir sandalye. Konumuz basit: yara.
Ne yarası? Adı sanı olmasın. Sadece yara. Daha sandalyeme tam yerleşemeden içerisi kalabalıklaşıyor.
Biri “Kim yaptı bunu?” diye yerinden fırlıyor. Yaraya bakmadan önce kendini savunacak. Diğeri kanı görmek istiyor. Ne kadar kaybettiğini hesaplamadan kıpırdayamıyor. Öteki detayların içinde kaybolup yaranın kendisini gözden kaçırıyor. Bir başkası bugünün cebinden dünü çıkarıyor. Acının ne kadarı bugüne ait, o da artık bilmiyor. “Bunu bana nasıl yapar?” diyen yarayı alıp doğrudan benliğine saplıyor. En titizi neşteri çoktan eline almış, kusuru arıyor. Bulursa çıkaracak; bulamazsa narkozla deşmeye devam.
Biri çoktan karşı tarafın bakış açısına geçmiş. Anlamaya mı çalışıyor, yoksa kendi itirazını mı erteliyor, belli değil. Öteki görünene inanmıyor. Daha derine inmesi lazım ya. Kazdıkça kazıyor. Az daha kazsa dibinde kendi şüphesinden başka bir şey bulamayacak. Biri yaranın kanı kurumadan anlamını bulmaya çalışıyor. Bir anlam bulsun, oradan hemen çıkacak. Biri “Ben bunu tanıyorum,” deyip duvarlarını örmeye başlamış bile. Acı geçmeden yeni istikrar kuralları yürürlükte. Bir diğeri sandalyesini hemen uzağa çekmiş. “Olguyu anlarsam belki hissetmek zorunda kalmam,” diyor. Öbürü ise uzun uzun yaraya bakıyor. Gördüğüyle hissettiği çoktan birbirine karışmış. Kimin hikâyesi gerçek, artık o da bilmiyor.
Sandalyede otururken kalçam yine sızlıyor. Düşüncemi bölecek kadar değil, orada olduğunu hatırlatacak kadar. Hangisi doğru? İşte eski refleks. Karşılaştır. İstisnaları düşün. Kör noktaları bul. Üç yüz altmış derece dön, başladığın yere gel.
Sonuç? Belki soru yanlış.
Yara aynı. Hepsi başka bir yerden bakıyor. Yok, bakmak da değil. Belki esas mesele neyi görmekten kaçtıkları. Bu başka. Bir düşünce geldi. İkincisi itiraz etti. Sonra soru değişti.
Gülümsüyorum.
Kimse duymadı. Kimse cevap vermedi. Ben kendime cevap verdim. İyi. Burada bırak. Her şeyi çözmek zorunda değiliz. Bu cümleyi bu kadar erken kurduğuma şaşırıyorum. Tezgâhtaki boş kaba bakarken babaannemin sesi geliyor kulağıma. Oysa hiç çağırmadım. Son zamanlarında sık sık arardı: “Biliyorum yoğunsun kızım, bir şey deyip kapatacağım.” Sonra hep aynı cümle:
“Hayat çok boş. Kendini üzme sakın.”
Hayat çok boş.
Sesini hatırlıyorum. Çok özledim. Yüzünü gözümün önüne getirmeye çalışıyorum, tam gelmiyor. Gözleri geliyor mesela, sonra gidiyor. Ya da ben öyle hatırlıyorum.
Elimde boş kap. Kap burada. Boşluk da burada. Belki boş olanla kaybolmuş olan aynı şey değil. Bu kadar basit mi? Muhtemelen değil.
Bir zamanlar zihnimin en yorucu tarafının düşünmek olduğunu sanırdım. Değilmiş. Düşünmek başka, yüz kere farklı şekilde düşünmek başka. Bir düşünce seni başladığın yere geri getiriyorsa belki düşünüyorsundur. Yüzüncü kez aynı yere getiriyorsa… Bilmiyorum. Artık bir yere gitmiyorsundur.
Tezgâhtaki buruşmuş elmanın çürük yerini kesiyorum. Altından sağlam eti çıkıyor. Demek ki canının yanması tek başına insanı bilgeleştirmeye yetmiyor. Öyle olsaydı bütün acı çekenler filozof olurdu. Acı kimi zaman kırgınlığa evriliyor, kimi zaman öfkeye. Öfke de aynı yerde kalmıyor. Bazen kendini korumak için çektiğin bir sınıra dönüşüyor, bazen alınmayı bekleyen bir intikama.
Peki ya yas? O da olduğu yerde kalmıyor galiba. Bazen cebinde taşıdığın bir hatıraya dönüşüyor, bazen de kapında nöbet tutan bir gardiyana. Demek mesele yalnızca ne yaşadığın değil. Yaşadığın şeyin içeride neye dönüştüğü.
Elmanın kenarını biraz daha kesiyorum. Çürük sandığım yerin hepsi çürük değilmiş. Bir düşünce de ilk hâlinde donup kaskatı kaldığında içeride bozulmaya başlıyor olabilir mi? Belki de esas çürüme burada başlıyor. İçeride kalan şey dönüşemeyince.
Cevap vermek için acele etmiyorum. Bu yeni. Mesele doğru cevabı bulmakta değil zaten. Bir şeyi düşünüp sonra kendi söylediğinden şüphe edebilmekte. Çünkü insan kendi yarasını adalet sanabiliyor. Korkusuna sağduyu diyebiliyor. Kaçışına kabulleniş. Hasedine haklı eleştiri. Suskunluğuna da huzur…
Bezi sirkeli suya daldırıyorum. Su kapkara, bez temiz. Hangisi kiri aldı şimdi? Bez mi temizlendi, su mu kirlendi? Bilmiyorum. Şimdi anlıyorum:; fazla düşünmeyi özlememişim ben. Kendimle konuşmayı özlemişim. Ne tuhaf. Hep fazlalık sandığım şeyin yokluğunda eksilmişim meğer.
Belki cevher de burada. Verdiğim cevaplarda değil. Düşüncenin kendisinde de değil. Dönüşebilmesinde.
Yok. Bu da fazla kesin oldu.
Gülümsüyorum.
Belki bir cümlenin başka bir cümleye yer açabilmesinde. Kendi hükmünün içine küçücük bir belki koyabilmekte. İçeride kalan şeyin başka bir şeye dönüşebilmesinde.
Ya da şimdilik böyle diyelim.
Tezgâhtaki boş kabı alıyorum. Bir an çöpe atmak geliyor içimden. Boş çünkü.
Duruyorum.
Boş diye neden atıyorum?
Yıkıyorum, kuruluyorum. Kapağını kapatacakken vazgeçiyorum. Bu kez boş kalsın. İçine bir şey koymak zorunda değilim.
Buzdolabının kapağını kapatıyorum. Motor çalışıyor. Bir süre sonra susuyor.
Mutfak yeniden sessiz.
Tezgâhta çürüğü ayıklanmış elma duruyor hâlâ.
Bir cümle geliyor aklıma. Arkasından bir tane daha. İlkiyle pek anlaşamıyor. Sonra bir başkası karışıyor aralarına. Onun da ne söyleyeceği pek belli değil.
Bekliyorum.
Sonunda bir şey söyleyecek diye değil.
Söyleyecek bir şeyi olduğunda burada olabilmek için.

Hediye Gülden Özgür, tasarımın farklı alanlarında üretim yapan bir sanat tutkunu. Renklerden ve gökyüzündeki yıldızlardan aldığı ilhamı somutlaştırarak doğanın ve evrenin gizemini sanatın diliyle yaşamla buluşturmaya çalışıyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü ve Palazzo Spinelli Design eğitiminin ardından reklamcılık, tekstil, saat ve takı tasarımı alanlarında çalıştı; uluslararası markalar için tasarımlar üretti. Uzun yıllardır Sembolizm, Astroloji, Sabian Sembolleri ve Astro-psikoloji üzerine çalışmalar yürütüyor. İlk öyküsü 2023 yılında Gecenin İçinden adlı kolektif kitapta yayımlandı. Halen Distopya Dergi ve Suare Dergi’de yazmaya devam ediyor. Aynı zamanda sanat ve semboller üzerine eğitimler ve atölyeler düzenlemeye devam ediyor.


