Gönül Yasemin Ölmez
Masanın önünde durup, sofrayı gözden geçirdi hızlıca.
“Peynir tabağı, yoğurtlu semizotu, köz patlıcan, lakerda, radika, sübya salatası, kekikli domates, labada dolması. Zeytin de ilave etsem mi?”
Duvarı yüksek bahçeli evin rahatlığından, tişörtünü göğsüne kadar sıyırıp havalandırdı ter içindeki bedenini. Arada bir esen meltemli rüzgarın kaldırdığı masa örtüsünün kıvrılmış ucunu düzeltti. Yenilip içileceklere yer açmak, biraz da korumak için kaldırıp koymuştu onu bahçe duvarının üzerine. Masaya baktı, bahçe duvarından alıp, az önce düzelttiği köşeye yerleştirdi. İşaret parmağıyla toprağının nemine baktı.
“Suyunu vermemiş miyim bugün sana. Hay Allah.”
Sıcak havaların insanları fazla rahatlattığını söylemişti bir defasında genel müdürüm. Yorucu geçen iş gününün sonunda ödülü hak etmiş olduğumuza karar verip, yol bizi nereye götürürse mottosuyla, dört masalı bir balıkçı restoranında buluvermiştik kendimizi. Elektrik kabloları yaz gelince neden esner fen dersi sorusunu, iklimin insanlar üzerinde bıraktığı etkiler üzerinden ele almıştık. Yemek boyunca pek çok şey daha konuşmuştuk tabii ki. O biraz kendinden, ben biraz benden, bugünlere nasıl geldiğimizden.
Balığını yerken çatalı bıçağı kullanışına hayran hayran bakışımı fark etmiş olmalıydı.
“Hadi Kalben, elle yenirse çıkar bunun tadı.”
Samimiyetinden bir an bile şüphe duymamıştım.
“Keserbaş olsa tamam da tekir bu, ziyan olur balık.”
Ben de başlamıştım elimle yemeye. Balıkçının hanımının pişirdiği fırından yeni çıkmış köy ekmeğiyle birlikte birde çoban salatamız vardı sofrada. Yemeğin lezzetini, sohbetin samimiyetini hala anar her konuşmamızda. Mesafelerin cahili olmaktan uzak, asli benliğini maskelemeden insanca.
“Sahi kaç yıl olmuştur? Yirmi, belki yirmi beş. Henüz dokunulmamış bir taşra kasabasıydı buralar o zamanlar. Bazı anılar zihnin en kıymetli yerlerinde saklanılıyor.”
Doldurulmuş su bardaklarından birini alıp, azar azar, çektikçe döktü suyu toprağına. Nariniydi onun o. On yıl olmuştu herhalde. Arkadaşı Yeşim, gittiği seramik kursunda ilk eseri olan, ince kırmızı çizgilerle belirginleştirmiş mavi seramik saksısını, birkaç çeşit aloe Vera çiçeğiyle bezeyip ona getireli. Saksının orta yerinde küçücüktü geldiğinde. Birer birer çoğaldı yaprakları.
Bazı günler sönmemiş sokak lambasının ışığında günün ilk kahvesini içerken, bazı günler de güneşin batışını izlediler birlikte. Ne yorgunluğunu alsın diye koyduğu tek bir kadehin zamansızlığına, ne de yeni söndürdüğü sigarasının üzerine eklediği yenisine, bir tek o girmedi kendisiyle arasına. Bazen ağır ağır battı güneş, belki de gitmek istemedi, ya da onlar fark edemedi zamanın nasıl geçtiğini. Yoldaşı oldu Narin, yeri geldi sırdaşı.
Kulağına deniz kabuğu yapışmış gibi gelen uğultulu sese dikkat kesildi. Bahçe duvarının arkasına kadar kontrol etti her yeri.
“Kedi değildir inşallah!”
İki adımda mutfak kapısından içeri girip buzdolabını açtı.
“Yeni rakı mı? Beylerbeyi mi? Ya göbek isteriz derlerse! Götür işte ikisini. Şarabın da hazır tercih edene.
Derin dondurucuyu açtı.
“Aferin sana, buz yok. Şimdi koysam donar mı?”
Saatine baktı.
“Yedi diye anlaşmıştık, beş dakikaya gelirler o zaman.”
Lavaboya gidip çeşmeyi açtı. Taşırmamaya gayret ederek buz kabını doldururken, uğultu yakınlaştı. Çeşmeyi kapatıp bir an durdu. Kabı hızlıca dondurucuya atıp kapının önüne çıktı.
“Bak yine söylüyorum sana, yanlış anladın beni.”
“Neyi yanlış anladım, hikaye okuma.”
“Ne hikayesi kızım, hastamla görüşüyordum diyorum.”
“Hastasıymış! Doğru canım, hastan çook senin. Onca zaman geçti insan bir arayıp sorar. Ya da durumunu izah eder kısaca. Ne gerek var tabii ki canım. Hastalar. Daha önemli.”
Aryana’nın gün boyu kendi içinde biriktirip, bir türlü kuramadığı benliği haykırıyordu adeta. Hiç detone olmadan.
Kalben’in “Hoşgeldiniz…” reveransıyla durdular.
Hasan Arya’ya baktı. Arya, bir köşesine ayva, ortasına dilimlenmiş armut, diğer köşesine de üzümlerin konulduğu meyve tabağını uzatırken açıklama yaptım.
“Tatlım soramadım iş yoğunluğundan bir şey lazım mı diye kusura bakma. En anlamlısının da bu olduğuna karar verdim. Koyu verirsin canım yemek sonrası telaşsız. Tatlı yapacaktım size özel aslında.”
“Zahmet etmişsin canım, hazırlardım ben. Kabak tatlısı yaptım, hafif olsun diye. Kaymak aldım, üstüne de ceviz, oldu bitti. Çok heyecanlıyım ama bakalım becerebildim mi şu paellayı?”
“Olmuştur, olmuştur.”
Arya sandalyeyi çekip oturdu. Hasan da karşısına oturdu.
“Pat diye oturursun böyle. Geçen gün arabanın kapılarını tutuyordun hastana.”
Hasan telefonuna baktı. “Nerede kaldı bunlar yahu?”
Kalben, “Gelirler şimdi Hasan abicim, ben rakını doldurayım senin” derken, ortamı sadeleştirme girişimi pek işe yaramış görünmedi. Mutfağa geçip buzdolabını açtı. Her iki şişeyi de eline alıp kapıyla masa arasında durdu.
“Yeni Rakı mı, Beylerbeyi mi?’
“Beylerbeyi olsun,” denince tebessüm etti. Yeni Rakı’yı buzdolabına koyup, masaya Beylerbeyi’yle döndü.
“Nasıl doldurayım? Tek mi, duble mi, karar mı?”
Cevap gelmeyince karar yaptı. Kalben rakıları doldurdu kadehlere. Onlar devam etti, şahlarını mat ettirmemek için, vezirlerini öne sürmeye.
“Ne yapıyorsun sen öyle fısır fısır, beni mi şikayet ediyorsun Kalben’e?”
“Ne kadar önemsiyorsun kendini aşkım ya, senden başka konuşacak mevzu yok mu? Bugün uçuş için bilet almaya bir Yunanlı geldi. Gelmez olsaydı desem de inanma. Leylayı bir görmeliydin. Yunanca kursuna başlıyor yarın. Öldürdü bizi gülmekten yaa.”
Tabağına doldurduğu mezelerden, biraz büyükçe kesilmiş ahtapotun bacağına sapladı çatalı. Aryanın gözlerinin içine bakarak attı ağzına. Yarısı dışarıda kalan kuyruk kısmını da hızla çektiriverdi içeri. Kalan rakısını bir dikişte bitirdi.
“Şişeyi uzatsana Kalben.”
Buket ile Süleyman bahçe kapısında göründü. Hasan, şişe elinde sordu. “Nerede kaldınız yahu?”
Süleyman başıyla masayı selamlayıp oturmak isterken, sandalyenin ayaklarını taşa sürttürdü. Gıcırtılı ses kulakları tırmaladı. Oturdu. Hasanın elinden şişeyi alıp hızlıca kadehini doldurdu.
“Buz alabilir miyim Kalben? Çıkamadık kapıdan bir türlü yahu.”
Buket bir poşette, körpecik kayısıları uzattı.
“Siftahı bizden, bereketi Allahtan olsun. Kayısıları da buzla istersen, intikam yemeği soğuk yenilirmiş.”
Süleyman’ın gözlerine dikti bakışlarını. Kalben çukur bir kasenin içine, yarı donmuş buz kalıbını boşaltıp, masaya götürdü. Buket ve kendisi içinde, birer karar rakı koydu. Süleyman kadehini kaldırdı.
“En kötü günümüz böyle olsun, hadi bakalım şerefe.”
Kadehler tokuşturulup, tabaklar dolduruldu. Kalben de bir parça beyaz peynirle, biraz yoğurtlu semizotu koydu tabağına. Çatalın ucuyla aldığı peyniri, küçük bir parça ekmekle attı ağzına. Uzun bir yudum aldı rakısından. Sessizliği Buket bozdu.
“Hadi anlat, ne duruyorsun?”
Süleyman kadehini hızlıca bitirdi.
“Birinci kural arkadaşlar, eşinizle aynı işi yapmayacaksınız.”
Kadehini doldurdu, erimiş buzlardan atmaya çalıştı içine.
“İkinci kural, aynı çatı altında asla çalışmayacaksınız. Evde zırt, pırt, zaten her şey ortada. Konsantre olamıyorum yahu. Tam elimdeki dosyaya eğiliyorum, haberleşmenin gizliliğini ihlal etmenin suç olduğunu, cezasının da ne olduğunu biliyor ya avukat hatun, alttan alttan mesaj döşeniyor bana. Yok, o müvekkille niye uzun uzadıya konuşmuşum? Kahveler niye duble gelmiş? Araması yeterliymiş, niye mesaj atmış? Telefonumu karıştırmış yahu, var mı daha ötesi?”
Kalben yerinden kalkıp mutfağa geçti karşılıklı atışmalar eşliğinde. Heyecanla pişirdiği paellanın sıcaklığını kontrol edip, özenle tuttu tencerenin iki kulpundan. Masaya götürdü. Ağır ağır kaldırdı kapağı….
“Tatatatam… İşte hazır.”
Hasan tencerenin içine eğildi.
“Midye bulamadın mı?”
“Pek içime sinmedi, almadım. Ama ahtapotu, sübyayı, karidesi bolca koydum.”
“Sübyayı haşladığın sudan da koydun mu pişirirken!”
“Yok, ahtapotun suyundan koydum. Sübyanın ki, karatırdı pirinci. Servis tabaklarınızı alabilir miyim lütfen! Temiz tabakta sunmak isterim bunu size.”
Rakılarını yenilediler. “Gerek yok tabak kirletmeyelim dediler.”
Hasan, “Doydum ben bir kaşık kenarına bırakıver, meyveye geçeceğim” dedi.
Diğerleri de itiraz ettiler. Tabaklar değişmedi. Arya, yakışıklı Yunanlı ile Leylanın nasıl konuşmaya çalıştığını, Buket Süleyman’ın boşanmakta olan kadın müvekkilinin askıntılığını, daha sonra ilk evlendikleri gün yaşananları, Hasan Aryaya taktığı külçe külçe altınları, evlilik yıl dönümlerindeki hediyesizliği, sevgililer günündeki çiçeksizliği, kaynanaları, kayınbiraderleri, görümceleri, Sisifos efsanesine dönüştürdükleri hayatları, yemek masasının üzerinde ne varsa ezdi geçti.
Buket mutfağa gidip, getirdiği kayısıları, hazırladığım çerez tabaklarıyla birlikte koydu masaya. Arya da meyve tabağını. İçkiler yenilendi. Hızlı hızlı içildi. Buket çerez tabağından bir fındık alıp fırlattı Süleyman’a. Fındık hedefi şaşırıp yere düştü. Süleyman’ın gözlerinden kıvılcımlar sıçradı. Hışımla eğilip fındığı yerden almak isterken kolu Narine çarptı. Çat.
“Hay Allah, çiçeği düşürdüm yahu. Süpürge, faraş yok mu yakında Kalben? Süpürüp çöpe atalım şu seramik parçalarını da. Maazallah, bir yerimize batar.”
Kalben istemedi. Buket saatine bakıp geç olduğunu söylediğinde hep birlikte onaylayıp, hep birlikte ayağa kalktılar.
Süleyman, “Adam sende üç günlük dünya,” narasından sonra, “Pazar kahvaltısı benden aşkım,” kolunu Buket’in omzuna attı.
Hasan, Aryanın yanağından okşarcasına bir makas aldı. Üst giriş kapısının önünde durdular.
“Eline sağlık” dediler.
“İyi geceler” dediler.
“Bir çiçek borcumuz olsun, seninki de amma işkolik haa, saat kaç oldu hala gelmedi” dediler.
Dediler dediler… Gittiler.
Kalben hızlıca masaya dönüp paella için kullanılmamış tabaklardan birini alıp yere eğildi. Avucuyla küreleyerek topladı Narin’in toprağını. Birleştirirken boşluk kalmasın diye, boyutuna göre ayırdı kırılan parçalarını. Masanın ortasına koydu.
“Kintsugi tekniği bu işi çözer.”
Çarçabuk ortalığı topladı. Masada yarım kalmış su bardağının içine yerleştirdi Narini. O da büyük bir bardak su koydu kendine. Masaya oturup bir yudum aldı, Narine baktı.
“Çok bir şey değildi. Kendime göre özenli bir sofra, biraz da sohbet. Biraz dünden biraz bugünden. İki kadehin cesaretiyle belki biraz gelecekten. Hayal ettim Narin biliyor musun? En çok ona yanarım.
Kulaklığını taktı, telefonunun müzik listesinde ilk çalan parçayı dinlemeye daldı.
Aşkım da değişebilir, gerçeklerim de.
Pırıl pırıl dalgalı bir denize karşı, yan gelmişim diz boyu sulara.”
Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum.
Hiç birinizle dövüşemem.
Siz ne derseniz deyiniz. Benim bir gizli bildiğim var.
Sizin alınız al, morunuz mor, inandım.
Tanrınız büyük, amenna.
Ben tam kendime göre, ben tam dünyaya göre.
Ama sizin adınız ne?
Benim dengemi bozmayınız.
Söz; Turgut Uyar
Beste; Sezen Aksu, Aysel Güler


