VİKKİ BARDOT’UN FİLMİ UYUYAN KADIN ÜZERİNE
Emel Seçen
Uyuyan Kadın, teknolojinin kuşattığı modern insanın yalnızlığını, gündelik hayatın tekrarlarını ve giderek silikleşen varoluşunu sorgulayan deneysel bir film. Yönetmen Vikki Bardot (Gizem Avcıoğlu), yapay zekâyla oluşturulan görüntüler aracılığıyla bireyin kendisine, bedenine ve dünyaya yabancılaşmasını anlatırken izleyiciyi de kendi hayatıyla yüzleşmeye çağırıyor.

Uyuyan Kadın filmi (2026), bizi uyandıran bir film aslında.
Şu an uyuyor muyum? Uyandım mı? Yoksa hâlâ uykuda mıyım?
İnsan var olduğundan beri kendi gerçeğini aramaya, bulmaya ve sorgulamaya yönelik açılımlar gerçekleştirse de çağın getirdiği unsurlar, şartlar veyahut zorunluluklar altında, sağanak bir yağmura tutulmuşçasına hayatlarımızı değiştiren gerçekler ile karşı karşıya kalır. Ve cesareti varsa yüzleşir.
Uyuyan Kadın filminde; değerler sisteminde, kendi vücudumuzun -yaşamsal en temel uzuvlarının ele geçirildiği- bir sistemsel işleyiş işleniyor.
Avcıoğlu Ailesi
Bundan çok değil birkaç yıl sonra Avcıoğlu ailesinin kendi hayatlarının da vazgeçilmezi olan sinema sanatı üzerine açtığı ufku, sadece ülkemizde konuşmayacağız.
Birileri, “Vikki Bardot da kim?” diyebilir. Ve hatta “Bizler bir tek Brigitte Bardot (1934-2025) biliriz, o da geçmiş dönem ve zaten yaşamıyor da!” söylemlerini dile getirebilir yahut akıllarından geçirebilirler.
Öyleyse nereden çıktı bu kişi?
Zaten Post Truth-Gerçek Ötesi filmi ülkemizde seyirci ile buluşmaya başladığında, kimse tam olarak ilk başlarda anlamlandıramamıştı. Anlamamak kolay ama anlamaya çalışmamak, kaçak dövüş.
Yapay zekâ ile yapılan ama yapay zekâyı eleştiren ilk uzun metraj unvanına sahip. Çok seminerlere gittim ama biri yapay zekâ ile ilgili bir açıklamada bulunduğunda, Alkan Avcıoğlu’nun filmini rahatlıkla referans gösteriyorum.
Bu arada otuzdan fazla ülkede uluslararası festivale seçilen Gerçek Ötesi, 20. kez düzenlenen CineAlma Film Festivali’nde yeni anlatım biçimlerine işaret eden Keşif Ödülü / Prix Découverte’ye, bu yıl 63. kez düzenlenen Uluslararası Antalya Film Festivali’ne gitmeden, değer görüldü. Sinemanın doğduğu ülkeden.
Vikki Bardot, uluslararası arenadaki ismi/mahlası olan senarist/yazar/eleştirmen/yönetmen Alkan Avcıoğlu’nun eşi Gizem Avcıoğlu.
Uyuyan Kadın filminin yönetmeni, ilk uzun metraj çalışması.
Birlikte müşterek olarak kendi emek verdikleri paralelde öyle güzel bir pozisyon aldılar ki:
Dünya ikiye ayrıldığında, fikirsel ve sanatsal yaklaşımlardan tutun da sinemanın yapay zekâdaki edinimlerinden, çok doğal olarak artı ve eksileri noktasında da:
Bir gün herkese “Ne kadar haklıymışlar, biz göremedik!” sözünü söyletecekler. Bunu tüm samimiyetim ve inancım ile söylüyorum.
Sunulan dünya çünkü öyle hemen herkesin adapte olabileceği bir bakış içermiyor. Herkesin felsefe, sosyoloji gibi bilgileri bilme, çok fazla film izleme şansı olmadığında bile ortaya koydukları, zaman içinde taşların tek tek yerine oturacağı kesinlikle bir bütünsel yaklaşım izlemekte.
Bu bilinçli ve zor bir tercih.
Hele bizim gibi toplumlarda, ön yargının ve başarının hemen paçasından yapışıp savurmaya çalıştığı gerçekliklerde.
Ben uçurtmalarının kuyruğunda salınmayı tercih ederek Uyuyan Kadın filminin üzerine birkaç şey söylemek istiyorum sadece.

Uyuyan Kadın
Georges Perec’in Uyuyan Adam romanı ile sinema uyarlamasından esin/ilham alınarak çağın vebası -internet ve teknoloji çağındaki manevi kopuşu- izleyiciye sunmakta.
Elli binden fazla görüntü araştırma ve seçenekler arasından tek tek büyük bir titizlikle kurgulanan ve bu kadar meşakkatle iki yılı bulan bir çalışma.
Anlayacağınız gibi hem içeriği hem içerik üretimi itibarıyla hiç de “Ortada kuyu var, yandan geç.” durumu değil. Yapay zekânın doğru kullanılması açısından da bir örnek niteliğinde aynı zamanda.
Fikrin doğumu, Gizem Hanım’ın düşleri, çalışma hayatındaki kazanımları. Eşi Alkan Bey ile birlikte birikim ve sinema sanatına tutkularının katkıya dönüşme hâli.
Uyuyan Kadın demlenirken, benim de defalarca izlediğim Post Truth / Gerçek Ötesi doğdu.
Birbirine kardeş yahut kadın ögesi geçtiği için “eş” olarak da tanımlanabilir. Buna, bu güzel filmi seçtikten ve izledikten sonra karar vereceksiniz.
Filmin oluşumu, biraz önce de bahsetmiş olduğumuz gibi yönetmen Alkan Avcıoğlu’nun henüz sinema eleştirmenliği yaptığı dönemler ve iki çiftin en sevdiği filmlerden biri olan Uyuyan Adam’dan esinlenilmiş, bu kısma dönmeden;
Bu serinin köklerinin temelinin atıldığı Gerçek Ötesi / Post Truth ne anlatıyordu?
Orta Çağ ve kendinden geçmiş bir şekilde hummalı bir dans krizine girmiş insanlar, müziksiz ve zamanla ayak seslerinin, kendilerini yok edene kadar “felaket kaydırması” olarak nitelendirilen durumdan, tek sağ çıkan -bir nevi tuş seslerine dönüşen- mekanik olarak kaydırma sesinin, yağmur sesi ile hemhâl olduğu.
İşte sadece bu veri ile bile diğer kardeş, eş seriye geçtiğimizde Uyuyan Kadın’da hem var olma hem yok olma “arafta” durumunu, bu kez “Acaba uyuyor muydum? Yoksa bu bir rüya mı? Yoksa gerçekten de yok muydum?” soruları ile yüzleştiriyor.
Uyuyan Kadın; bireyden çıkıp giderek derinleşerek, önce tüm genç kadınları ki filmin başı önce belli bir yaş grubunun, neden böyle olduğu sorusu ile başlar?
-Neden yorgundur?
-Neden mutsuzdur?
İşte bu “Neden?” sorusu bizim, bizi bulabilmemiz için çok, kullanmamız tavsiye edilmez, yaşarken?

Teşekkürler, Gizem Avcıoğlu
İncelemeyi, sorgulamayı ve düşünmeyi unutturup “Ne verirsek onunla yetinsin.” düşüncesi şemsiyesi altında, insanı tek tipe sokmak kolay olduğu gerçeğinden elbette kaçamayız?
Biz bunları yaşarken hissediyor muyduk? Yahut bilinçli olarak bir ölümü mü tercih ettik, sözde yaşıyoruz sanarak.
Uyuyan Kadın filmi önce evet bir genç kadın üzerinden mütemadiyen, giderek rutine dönen, bir alarm sesi, robota dönüşen bir hâl. Gitmek-gitmemek. Kalmak-kalmamak. Kendi kopyalarını, kendi içinde çoğaltarak ve tüm kadınları kucaklayıp, hatta kısa bir es ile içinde sistemler arası geçiş yaparak, feminizme de göz kırpıp. Oradan da tüm insanlığa soru soruyor?
Uyuyor musun? Ve uyumaya devam edecek misin?
Sosyal medya etkisi altında, yağmur sesleri, klavye sesleri, oluşan derin bir “yalnızlık senfonisi”.
O zaman ben niye buradayım?
Tüm kalabalıklar, haz aldığım sinema işleri, kalabalıklar, akşam buluşmaları, açılıp kapanan ağızlar ama peşi sıra hiç gelemeyen gerçekler.
Mutsuzluğun bu hâli, Vikki Bardot’nun temellerini iki yıl önceden attığı ve üzerinde ilmek ilmek çalışarak yarattığı bir proje.
Tıpkı sinemanın doğuş hikâyesi gibi fotoğraf karelerini tek tek alarak bir sahnenin kompozisyonunu hazırlıyor önce. Bu hâl elbette ciddi bir otopsi yahut olay mahallini araştıran dedektif gibi iz sürmek gerektirmekte.
Evet, bir katil var ama katil sistemse, sistemlerse bunu nasıl anlatabilirsin?
Çok karmaşık gibi görünebilen ama farkındalığı gelişmiş için kolay. Bütünün anlayabileceği bir dil unsuruna indirgeyebilmek, ciddi birikim ve zekâ gerektirir.
Adeta bir romanı yazar gibi tüm karakterleri önce içinizde yaşamanız.
Önünüzde toplumsal bir mesele var ve bunu ele alış biçiminiz, tüm dünyayı saran bir hastalığın panzehiri niteliğinde olacak. İşte tüm bu unsurları; insan olmanın yaralarını. Olası ihtimalleri, hayatta kalabilme becerilerimizin hepsini, bir mercek altına alarak bir tümevarış hikâyesini hiç yormadan sunmasındaki başarısından dolayı öncelikle kutlamak isterim.
50 binden fazla görüntü içinden titizlikle çalışılarak, oluşacak kurgu iki yılda tamamlanabilen bir aşama. Bizim geleneklerimizde sık iğne ya da danteller gibi. Tek tek sabır işi.
Bir manevi kopuş, dünya ile göbek bağının normal insani standartlar üzerinden kayboluşunun tezahürü, içinde yarı otobiyografik özgün bir senaryo içermekte.
Uluslararası prömiyerini 36. Cottbus Film Festivali’nde yapmıştı. Ve birkaç gün önce Antalya Film Festivali’nde izleyiciden tam not almış olarak yolculuğuna devam ediyor.
Vikki Bardot / Gizem Avcıoğlu’nun deneme-film biçiminden beslenerek, hafıza ve düşünce arasındaki örtülü ve açık bariyerler silikleşirken.
Diğer tarafta Antonioni, Resnais, Marker ve Akerman’ın sinemasından izler sunuyor.
Devasa bir havuz. Güzel ve çalışan ama yalnız bir kadın, giderek çoğalan. Kendinden, kendini film içinde kopyalayarak, var olan gerçeği aynalayan, sonunda tümünü kapsadığını, silüette kadın ama bir yandan da “cinsiyetsiz” kavramını da sunan. Aynı ölçüde bir önceki sahnelerde, kadının dünyadaki varoluş hikâyesini, tek ve yeterli bir sözle bağlayan:
Benim adımı kullanıyorsunuz, ama ben yokum!
Görülmeyen bir kadının, uğradığı zulmü, tüm insanlık içinde olabilecek alternatif olarak sunan oldukça seçici ve hassas yaklaşımı bulmak mümkün.
Filmin bir sahnesinde, insan doğasının şaşar beşer hâllerini aynalamak için göl başında iki kişi neredeyse, doğamızdaki bencilliğimizi Narkissos (Narcissus) olarak altını çiziyor ama ismini yazmadan.
Tabii bunu bana kalırsa sahip-köle düzleminden ustaca yapay mı, yoksa duygusal zekâ mı? Gerçek efendidir? Yahut tam insani olgunluğa erişebilmiş, donanımlı, etik ve ahlaki değerleri yerli yerinde bir varoluşun girdiği bilgi mi?
Uyuyan Kadın filminin içinde çok zekice aktarımlar var. Dönen sarmallar, dönerken DNA sarmalımıza kadar işleyen kaoslar ve tek tek parçalanmış olarak film akışında mevcut ama bütünde sonu “Bir ihtimal daha var.” diyerek bağlayan.
Bu anlamda lütfen, finale dikkat çünkü tüm hikâye burada ortaya çıkıyor.
Çıkan gerçeklikte antropoloji, tarih, felsefe, sosyoloji. İnsanoğlu var olduğundan beri tüm aydınlanabilme mücadelesi mevcut.
İnsanoğlunun tarihe ve tarihî emanetlere nasıl bakıp, davrandı ise bu gerçeklikte de aynı özeni göstereceğinden şüphe etmememizi söyleyerek adeta uyarıyor.
Siz hangi tarafta pozisyonunuzu alacaksınız, peki?
Uyuyan Kadın filminin bütünsel sunumu, genç kızın sürekli hazır gıdalar, masa üzerine konmuş anahtarlığının bile tek tip olduğu, kişinin/bireyin saniye saniye her tıklamada, her kaydırma işleminde kendi kişisel özgünlüğünü nasıl heba ettiğini gösteriyor. Ve çağımızın en zararlı oluşumlarından “influencer”lar için de söyleyecek sözü var. Hep söylediğimiz gibi bilginin doğru kullanılması kadar nasıl sunulduğunun da değerler sistemi üzerinde yarattığı toplumsal tahribatı: “Bırakın o influencer tiplerini.” diyerek fokusluyor.
Her şey gelir geçer ama bırakılan tahribat, toplumsal olduğunda daha büyüktür. Ve aradan yıllar geçtiğinde nilüfer göletinde bir çamur gibi çıkar ve dibe çöker. Özetle, tek bir cümle ile fayda maliyeti bakışla, olaya “win-win” olarak yaklaşanların sunumlarının, gelecekteki travmalarını açıyor.
Uyuyan Kadın filminin replikleri senaryo ve kurgu gereği incelikle işlenmiş.
Ve Uyuyan Kadın filminin elbette en önemli unsurlarından birisi de sentetik görüntülerle birlikte yönetmen, senarist Vikki Bardot’nun (Gizem Avcıoğlu), kendi sesinden oluşturduğu bir ses klonu ile her şeye bakan. Ve giderek daha az daha az, azalan bir gezegeni sunuyor olmasında saklı.
Bu bakış ise uzaydan bir toplu iğne başı kadar görünemeyişimize kadar eksiliyor. Eksilme, sonrasında da tüm hayatımızdan, tek tipe dönmüş şekilde sapır sapır dökülüyor.
Bu yüzden dediğimiz gibi bütünsel ve makro bir bakış açısı ile baktığımızda, değerli Gizem Avcıoğlu ve Alkan Avcıoğlu çiftine kesinlikle borçluyuz.
Gözümüzü bir an evvel açmamız gerektiğini yeniden hatırlatma çabalarından dolayı.
Nedeni ise en basit şekilde, iki bin yıl önce tarihçilere, filozoflara sığınarak şöyle ifade edilebilir:
MS ikinci yüzyılda Romalı şair Juvenalis, siyasete yön veren Roma halkının bir zaman sonra sadece “ekmek ve oyun” istediğini söyler. Çünkü öncesinde Roma devletinin yoksullara tahıl dağıtması, bununla birlikte işin yönü, sinemaya farklı şekilde dahi aktarılmış olsa da bir savaş ortamının tezahürü kolezyumlarda, oyunların yüz gün sürdüğü bilinmekte.
Demek ki insanlar, temel ihtiyaçlarının karşılandığından emin oldukları zamanda, pek nasıl yönetildikleri ilgilenmedikleri gözükmekte.
Daha önce “felaket kaydırması” olarak ekranlara ve oradan oraya nasıl savrulduğumuzun hikâyesini çok özgün şekilde, Post Truth-Gerçek Ötesi’nde izlemiştik.
Şimdi o tarihî kolezyumlardan dev ekranlara, bireye döndüğünde ise mini bir cep telefonuna kadar indirgenmiş modeller ile çağa uygun dönüştürülmüş durumda.
Korkularımızla sığındığımız bireyselliklere, indirgenmiş minimize ekranlardan, üstüne yığma “bilgi kirliliği” dayatıldığında, bu kadar hâl, anlatı, dinleti, tarif, evreka diye eskileri süren; bilinmişleri, bilgiçlikle. Yeni yeni türlerle, sirk çalışanları gibi şekilden şekle girilmiş bir alandan, sizce sağ çıkmanız mümkün mü?
Elbette değil.
Immanuel Kant (1724-1804), insanoğlunun düşünmekten kaçmasının nedenini dışarıda değil, kendisinde arar. Tembellik ve korkaklık mevcut ise nedenler zaten oluşmuştur. Altyapısı da oluşuma teşne edildi ise dondurulmuş beyinlerin izahını yapmak çok da zor olmasa gerek.
Bireyler, sorumluluktan kaçarak bir başkasının bizim yerimize düşünmesine olanak sağlıyorsak, rahatlığa sığınmış olduğumuzun tezahürüdür.
Sapere Aude / Aklını Kullanmaya Cesaret Et ve Uyan!
Bizi uyandırmaya çalışan Avcıoğlu ailesine tekrar teşekkürler.
Belki Uyuyan Kadın filmindeki gibi bir çekmeceden başlayabiliriz, hayatlarımızdaki kullanmadığımız eşyaların kapladığı yerleri boşaltarak. Yenilere yer açabilmek için.
Uyuyan Kadın filmindeki gibi binlerce kaydedilmiş şifre ama şifreleri yazdığımız defteri bulamamak!
Bu tıpkı hayatlarımıza istila etmiş, diğer faydasız hayatların temizliği ile de doğru orantılı.
Temizlik bir bütündür çünkü.
İnsan-ruh bağlamını / insan-makine olarak tasvir etmesi, en azından bendeki yansıması olarak muazzam buldum. Yolu açık olsun.

FİLMİN KÜNYESİ
Uyuyan Kadın (A Woman Asleep, 2026)
Yönetmen: Vikki Bardot (Gizem Avcıoğlu)
Senaryo: Vikki Bardot, Alkan Avcıoğlu
Yapımcılar: Vikki Bardot, Alkan Avcıoğlu
Görüntü yönetmeni: Vikki Bardot
Kurgu: Vikki Bardot, Alkan Avcıoğlu
Müzik: Tokyo Drifters
Yapım: Spongeworthy Studio
Ülke: Türkiye
Süre: Yaklaşık 80 dakika
Tür: Deneysel sinema, deneme-film
Filmin konusu: Georges Perec’in Uyuyan Adamromanından esinlenen Uyuyan Kadın, teknoloji ve sürekli bilgi akışıyla kuşatılmış modern insanın yalnızlığını, yabancılaşmasını ve giderek makineleşen yaşamını konu alıyor. Birbirinin yerini alan kadın figürleri üzerinden bireyin kendisiyle ve dünyayla kurduğu bağın zayıflamasını anlatan film, yapay zekâyla üretilmiş görüntüleri ve yönetmenin kendi sesinden oluşturulan ses klonunu kullanıyor. Kurmaca ile hafıza arasındaki sınırları belirsizleştiren yapım, izleyiciyi yalnızca teknolojinin hayatımızdaki yerini değil, düşünme ve kendi varoluşunun farkına varma yetisini de sorgulamaya davet ediyor.


