Zeynep Tezel
Sararmış bir çınar yaprağının yerde sürüklendiğini görürseniz, bilin ki gamsızlığından değil tam aksine yükü çok olduğundan düşmüştür. Yaşam bu. Sadece, olan var. Bazı anlar, bazılarının hayatlarına uğramıyor. Ziyaret ettiklerinin ise yaşamlarını son günlerine dek değiştiriyor. Her şey tek bir âna bakıyor. Ve işte tam o an, sürüklenen yaprağı görürseniz, sakın tereddüt etmeyin. Onu incitmeden yerden alın; birkaç güzel söz söyleyin. Sakinleştirin. Üstüne basılmayacak şekilde uygun toprağa yerleştirin. Sizi anlayacaktır.
Sürüklenme.
Düşünün. Hışırdayarak sesini duyurmaya çalışsa da onu arayan var mı? Sanmıyorum. Bu dünyada çaptan düşmüş, rengi çoktan solmuş, kuru bir yaprağı kim umursar! Esintinin rehavetine bırakmış kuru damarlarını kim bekler! Peki, yerde uçuşan yeşil bir kâğıt olsaydı? Aramayanlar, beklemeyenler, hiçbir şeyi umursamayan bile bir an düşünmeden ceplerine atmazlar mıydı o yeşil parayı?
Tüm bunların yanı sıra, asıl acı olan, henüz canlılığını kaybetmemiş genç yeşil yaprağın zayıflığı, dalından düşmek üzere olduğu… Yoksa tutunamıyor mu? Neden? Sorguluyorum. Hâlâ vakti varken! Bir arayış içinde mi? Tercih mi? Mecburiyet mi? Hastalandı mı? Yerde aradığı nedir? Yeniden var olmak için tutunacak başka bir toprak mı? Yoksa, flanörlük hayali mi var? “Hayır, hayır. Keşke,” diyor. Gözlerimin içine bakıp. “Hayır, gen mirası. Hayır, hayatta kalma çabası,” diye fısıldıyor. Düşünceli bakışlarını yere indirirken sesi içine kaçıyor.
Arayış.
Biliyorum ki arayış bakanın gözündedir. Arayış, gözlerimle bakışlarım arasındaki uzamda. Uzam, hastane koridoru. Bekleyiş, yeni organ. Aramak, zor kelime. Yokluğu çağrıştırıyor. Olmayışı hatırlatıyor. Zaman ise her şeyi biliyor. Beklenen organın ne zaman geleceğini de… Zamana güvenmek istiyorum. O ise, yatağında kıpırtısız kendisini bulmanın bir yolunu arıyor.
Bekleyiş. Arayış. Zaman. Umut. Boşluk.
Sayrı, bu dünyaya değil, bekleyişe ait. Bekleyiş, henüz tamamlanamadığı şey. Bu süreci ayakta tutan ise, arayışın kaygısını saklayan tünelin sonundaki titrek ışık. Zaman, uzamda sıkışmış durumda. Her gün ağaçlara bakarak beklenen: umut. Arayış bekleyişin içinde. Yedi senelik bekleyiş sabır değil; arayışın kan damarları. Arayış, belirsizlik içindeki akışkan ve dirençli tarafı. Tam da o bilinmezlikte filizleniyor, bekleyişin içinden besleniyor. Bekleyiş, genleşen boşluk. İnsanın içindeki karanlığın dipsiz kuyusu. Orada düşünceler, duygular şekil değiştiriyor.
Dönüp yüzüme bakıyor. İçindeki derinlikten haykırıyor sesi, “Olduğum kişi bu mu?” Sonra, Sartre’ın bunaltısı sarıyor benliğini. Farkında.
“Sor bana” diyor; “Olabilecek kişiyi bekleyebilecek kadar cesur musun? diye sor.”
“Cesursun,” diyorum sertçe. Başını pencereden yana döndürüyor. Dışarıdaki ağaçlar salınıyor. Rüzgâr özgürce yaprakların dalların arasında dolanıyor.
Özgürlük.
Bekleyiş, hastane odasında insanın nefes alamaması. Bunaltı. Özgürlük, arayışın içinde. Özgürlük, yeni organ. Özgürlük yeni organın bedene uyumu; yeni evine kabulü. Ancak o özgürlük, hastayı çaresiz bırakacak kadar genişliyor.
Organın bulunması bekleyişi bitirmiyor. Yeni bilinmezliğin kapısını aralıyor. Boşluğun ağırlığı hastanın bedeninde. Bekleyiş bedene ait. Oysa arayış! Arayış şimdi ruha ait.
Yatağında fark ettiği bekleyiş, artık ameliyat tarihi değil. Bütünlüğün yeniden kurulup kurulamayacağı. İkinci arayışı ise daha acımasız. Yeni organı ile kim olup olamayacağını bulmak istiyor. Düşünüyor. Düşlüyor. Gecenin sessizliğinde yankılanıyor sesi. “Kim olacağım? Yoksa başka birisi mi çıkacak içimden?” Sessizlik. Ses, kuyunun dibinde. Yankı, duvarlara çarpsa da dışarıya çıkamıyor. Seslerimiz, kendi içimizde boğuluyor.
Koridor uzadıkça uzuyor. İçimden, Heidegger’in kaygısı sesleniyor. Bizi ayakta tutan bir kaygı. Varlığını sürdürebileceğini fısıldıyor o ses. Ve ben o sese güveniyorum. Usulca fısıldıyorum. “Tam olma ihtimalin var.”
Ameliyathane. Varlığın kıyısında salınan çıplaklık. Koridorlarda dolanan kırılgan gölgeler. Patlamaya hazır bir bekleyiş. Korku, her yerde. Duvarlarda, odalarda, ağaçlarda, yapraklarda, boşlukta.
Endişe.
Bekleyişin kuru damarları. Endişe, kanı iliklerden çeken ışıksız tünel. İkinci bekleyiş. Nefesini bir tutup bir bırakma süresi. Süre çok uzun, süre dikenli, süre sonsuz. Süre, ameliyathane de olmayan şey. Bekleyiş çaresiz.
Odada, başucunda birçok kitap. En üstte Victor E. Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabı. Onun, Vade Mecum’u*. Odayı arşınlıyorum. Adımlarım içime batıyor. Battıkça nefesim kesiliyor. Kesildikçe acı içimde büyüyor. Süre bitmiyor. Acı nefesimin yolunu tıkıyor.
Yeni doğum. Sanat galerisinde doğum yapan zihinler gibi temiz, başarılı umut dolu bir doğum. Nefesi bırakma zamanı. Bir sonraki âna kadar. Yaşam dediğimiz, bazen tamamen anlar üzerine kurulu. İçinde büyük çarpışmalar olan anlar üzerine… Tek hedef var. Kazanmak üzere çarpışmak.
Uyumlanma.
Yoğun bakım. Yabancılaşma. Başka bir bekleyiş, başka bir arayış. Anlamları derin. Dokular henüz tanışmaya hazırlar. Mutlaka anlaşmazlıkları olacak. Birbirlerini tartıp kabul görmeyi bekliyorlar. Bedenin, yabancıya yer açmayı kabul etmesi. Yeni organın, filizlenen yapraklar gibi dala sıkı sıkı tutunması.
Sakinlik.
Kendi kendimleyim. Düşünceler, endişeler üşüşüyor zihnime. Hepsini bertaraf edip sakince oturup bekliyorum. Etrafımdakilere aldırmadan, susarak. Altra mors’u* aklımdan silmeye çalışıyorum. Benimkisi Delgado’nun* sakinliği değil. Duygularım çip ya da elektrikle yönlenmiyor. Duygularım boşlukta zamanlarını bekliyor. Boşluk, hayat… Hayat, boşluk. İçimde, koşuşan başka benler var. Korkuya set çekip, kuyuya içimi döküyorum. Yankı, selin sesi; gözyaşlarım. Derinlikten gelen sesi sadece ben duyuyorum.
Santosha. *
Birlikte var olduğu yeni organı, yeni yaşamı ile ilerlemeyi kabul etmeyi bekliyor. Farkında. Varoluşu dışarıdan değil, içeriden olacak. İçsel barış.
Yeni hayat.
Zaman, trenin içinden akıp geçti. Görünmez bir arabulucu gibiydi. Şimdi, tünelin ucunda, puslu da olsa ışık görünüyor. Yatağında uzanırken, içinde gerçekleşecek sessiz barışı, kendisiyle yeniden karşılaşma anını bekliyor. Sartre’ın dediği o kaçınılmaz yüzleşme başlıyor; bedeni hareketsiz ama bilinci, özgürlüğünün ağırlığını hissediyor.
Hayat bu. Yeşil ve canlılığını yitirmemiş genç yapraklar da yükleri ağır olduğu zaman dallara tutunamayabilirler. Düşmeden yardım edin onlara. Bir an bile tereddüt etmeyin. Çünkü, sadece olan var. Bazı anlar, bazılarının yaşamlarına uğramıyor. Ziyaret ettiklerinin ise hayatlarını son güne kadar değiştiriyor. Her şey tek bir âna bakıyor. İşte hepsi bu.
*Vade Mecum: Latince vade git veya giden, mecum ise benimle demektir. Vade mecum ise kişinin hep yanında taşıdığı kitaplara denir. Kılavuz, el kitabı.
*Altra mors (kara ölüm). Latincede beklenen ve korkulan son anlamına gelir.
*José Manuel Rodríguez Delgado (1915–2011), İspanyol kökenli Amerikalı nörolog ve psikiyatr.
*Santosha: Sanskritçe sam (tamam, bütün) ve tosha (memnuniyet, kabul, tatmin) kelimelerinin birleşiminden gelir. Kişinin kötü bir duruma boyun eğmek yerine, olanla birlikte var olmayı ve birlikte ilerlemeyi kabul etmesidir. İçsel barış, kabul, şimdiki ana razı olma.
KAYNAKÇALAR:
- EGE SOLEY – SAKİN Koşmayı Bıraktığın Gün, Vardığın Gün- Doğan Egmont Yayıncılık ve Yapımcılık Tic. A.Ş. 6.baskı Kasım 2019
- DUYGULAR SÖZLÜĞÜ Tiffany Watt Smith Kolektif Kitap 2.Baslı Aralık 2018

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


