Gökbanu Sezi Coşkuner
Kapıyı kapatınca içerideki hava hafifçe yer değiştiriyor ve göğsüm bir vuruş geri çekiliyor. Eşikte takılı kalıyor gözüm. Bir şey? Bir şey var kapının önünde. Kilidin üstünde. Uçuyor mu? Kapıya bakmamak için direniyorum. Direndikçe göğsüm bir vuruş, bir vuruş daha geri çekiliyor. Sıkışıyorum. Nefes alıyor muyum? Anlayamıyorum. Kilitledim mi kilitleyemedim mi? Kilitlemeliydim. Kilitlemiş olmalıydım. Kilitledim. Mi? Girişteki boğucu sessizlik beynimdeki uğultulu tepelere darbe üstüne darbe vuruyor. Kalbim atmıyor ya da o kadar hızlı atıyor ki artık hissetmiyorum bile.
Ayaklarım eşikte yalpalayınca bedenim ağırlığını yeniden dağıtıyor. Çamurlu ayak izlerine bulanmış paspasa takılıyorum. Eğriliyor. Düzeltmem lazım. Eğriliği zihnime batıyor. Zihnimde bir salınım başlıyor. Ne salıyorum acaba? Çamur? Toz? Sıva? Hizaya sokmalıyım paspası. Bir gözüm hâlâ kilidin üstünde… Salınımda bekliyorum. Neden sallanıp duruyorum? Nerede acaba şimdi? Uçup gitti mi?
Koridorun sonunda ışık kısılıp açılıyor ve duvarda ince bir çizgi beliriyor. İşte bak! Orada şimdi. Sensörlü LED lambanın tam önünde. Kanat çırpışlarının titreşimleri duvarda belli belirsiz yarıklar açıyor. Gittikçe büyüyen. Önce ince ince şeritlerle başlıyor. Kocaman ağızlı yarıklara dönüşüyor şeritler.
Gözüm o çizgimsinin kıyısında oyalanırken içimde bir bekleyiş büyüyor. Bir şeyler salındıkça salınıyor. Bak işte! Göremesem de biliyorum. Salına salına kanat çırpıyor. Sanki oymuş sahibi buranın gibi. Sanki sahibimmiş benim gibi. Gibi. Beni eşiğin köşesine hapsedeceğini sanıyor. Ne kadar süredir orada bekledi acaba? Beni yenebileceğini, bir zamanlar şerit olan yarıklara yem edebileceğini sanıyor. Ahmak! Vestiyerdeki askı boş mu? Atkımı asmıştım oraya. Astım mı asamadım mı? Asmalıydım. Asmış olmalıydım. Astım. Mı?
Sağ elimi pantolonumun cebine sokuyorum. Avucum ısınıyor, anahtarı cebimde biraz daha derine itiyorum. Kapının sürgüsünü bir daha kontrol ediyorum. Anahtarı cebime ne zaman koydum? Ben mi koydum? O koymuştur. Kendi koyamadıysa koydurtmuştur. Yalnız gezmez o. Tek başına baş edemez benimle. Bilir. Ezeceğimi. Ezmedim diye bugüne kadar. Bak şimdi kapının kilidinde, vestiyerdeki askıda, LED lambanın ışığının tam da önünde hepsi. Dedim işte. Tek tabanca olmaz. Şövalyelik de bir yere kadar. Kanat çırpışlarının sesi kulaklarıma usul usul artan bir basınç uyguluyor.
Tavan yönünden belirsiz bir koyuluk döne döne yanımdan geçip duvara yapışıyor gibi oluyor. Yörüngesinde belli belirsiz bir iz bırakıyor. Houston, we have a problem. Kıyı şeridi hemen boşaltılsın. Meteor yağmurlarına kıymıklar karışmış. Aman batmasın. Bunlar ısırır mı beni? Isırırlarsa çok acıtırlar mı? Acıtırlarsa çok, kıymıkların acısı geçer mi o zaman? Offf! Nefes almak istiyorum! Nasıl yapıyorduk? Sakin sakin. Çek içine. Tut üç saniye. Şimdi burnundan sal. Salına salına. Bak uçuyorlar işte. Kabindeki basınç oranı çok arttı. Oksijen maskeleri insin artık tepeden. Ama dur! Önce yüzümdeki maskeleri çıkarmam lazım.
Nefesimi sayarken rakamlar birbirine çarpıyor ve ritim tekliyor. Önce toplamaya çalışıyorum. Olmuyor. Sonra ikiye bölüyorum. Bölünmüyor. Tek sayı. Hem de asal. Üç. Ne kadar da asil bir sayı. Asal asal. Tepemde uçuşan üç asalaklar gibi. Salaklar!
Dilimin ucunda kuru bir tat geziyor, adını anarsam büyüyecekmiş gibi susuyorum. Asalak dedim bi kere. Gerçek adınızı söylemedim ki. Dilim kurudukça kuruyor. Bedenim pelte gibi. Mutfak? Su? Suu? Yapamıyorum. Hayır. Çok ağır her şey. Çok ağırım. Çok ağrım var. Anılarım, hayatım, belleğim ve ruhum çok ağrıyor. Ya da geriye ne kaldıysa. Onlar işte!
Omuz başımda kısa bir seğirme dolaşıp kürek kemiğime tık diye vuruyor. Baya öyle “TIK!” diye. Duyuyorum. Bir an için titreşen kanatların sesini bastırıyor. Sanırım menteşelerim gevşiyor. Bak işte! Tak! Biir. Tak! İki. Tak! Üç. Teker teker düşüyor gevşeyen vidalarım. Üç tane. Birbirinin peşi sıra. Peş peşe. Üç. Tek sayı. Hem de asal. Üç. Ne kadar da asil bir sayı. Hem de asal. Sadece bire ve kendime bölünüyorum. Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için. Her şey sadece benim için.
Şeritlerim yarıklara, yarıklarım oyuklara dönüşüyor. Benim hayatımda hiçbir fidan ağaca dönüşmüyor ama. Haksızlık! Oyuk oyuk her şey. Bak duvarlarda da aynı oyuklardan var. Obruklara dönüşüyorlar. Obrukların obruklarıma karışıyor. İçimdeki şeytanlara Zülfikarlarla saldırıyorum. Kesmiyor. Biçmiyor. Kafiye olsun diye değil…
Gözüm, tavandan aşağı süzülen belirsizliği izlerken ayaklarım zemini genişletmek istiyor. İyice bastırıyorum tabanlarımı yere. Halı varmış burada. Ne zamandır? Ben mi serdim? Serdim mi seremedim mi? Sermeliydim. Sermiş olmalıydım. Serdim. Mi? Pek yumuşak. Dengem bozuluyor. Ama zemin genişliyor. Mutlu oluyorum ama geçici bir mutluluk benimkisi. Anlık bir dopamin salınımı salına salına kaplıyor zihnimi, bedenimi. Bak işte! Zemin genişledikçe açılıyor. Açıklık yayılıyor. Artık yerleşik düzene geçme zamanı benim için. Sorsam mı artık ona? Teklif etsem? Evet der mi bu defa bana? Yerleşim planını yaparım ben. Yerleştikçe alışırız birbirimize.
Açıklık salona kadar yayılıyor. Eee, durmak olmaz o zaman. İşleyen demir ışıldar. Salona doğru attığım adımda burnuma acımasız ve ani bir sinsilikle sızan kokunun zamana ait bir kapıyı araladığını hissediyorum. Tanıdık, çok tanıdık bir zamanın gri, tozlu kokusu bu. Arkasında çok şey saklayan. Katmanlı bir koku. Katmanlarında kırık aynalar, aynaların içinde lekeli sırlar. Sırlarında katmerli sızılar barındıran.
Işık yeniden kısıldığında duvarda dördüncü bir kıpırtı çoğalıyor. Üçten dört oldular. Artık çift sayılar. İkiye bölebilirim. Kaleyi içten fethedip onları yenebilirim. Bak işte! Şimdi dördü de LED lambanın önünde. Sahne ışıklarının altında. Sahne sizin asalaklar. Sensörlü sensörlü alay ediyorlar benimle. Salına salına kanat çırpıp duvarın bir ucundan LED lambanın camına sekiyorlar. Seke seke kanat titretiyorlar. Ben onları bölemiyorum. Onlarsa gölgeleriyle bölünerek çoğalıyorlar. Basınç düşmüyor bir türlü. Nerede bu oksijen maskeleri. Houston? Sesimi duyan var mı? Tavan mı alçalıyor? Ben mi kısaldım?
Parmaklarımdaki karıncalanma artıyor ve bileğim istemsizce yukarı kalkıyor. Salonun ışığı nereden yanıyor? Parmaklarımın ucundaki karıncalanma sıkıntılı bir bekleyişte. İrkiliyorum. Bak işte! Duvar alçalıyor. Ağzıma yüzüme tozlar yağıyor. Sıvalar mı dökülüyor? İrkildikçe irkiliyorum. Omuz başımdaki kısa seğirmeler uzadıkça uzuyor. Her yerimde dolaşıp kürek kemiğime sürekli tık diye vuruyor. TIK! TIK! TIK! Yükseklik korkumu aylar önce yendim. O yüzden içimdeki bu aşağılık hissine bir anlam veremiyorum. Aşağı çekiliyorum ayaklarımın altında büyüyen açıklıkla beraber.
Duvara tutunuyorum. Duvarın dokusu soğuklaşıyor; derim yüzeyde sürtünerek bir sınır çiziyor. Ben artık sınırlarımı biliyorum. Şeritlerden yarıklara, yarıklardan oyuklara, oyuklardan obruklara… Devasa delikler görüyorum her yerde. İçimde aniden beliren bir tiksinme. En çok kendimden. O deliklerde kendimi görüyorum. İçimdeki deliklerle yüzleşiyorum. Midem bulanıyor. İçim karışıyor. Karış karış tiksiniyorum her bir zerremden. İğrenç bir karışımım ben. Annem ters dönmüştür yattığı yerde. Babamsa kıyamete kadar uykuda. Rahatsız edilmeyi hiç sevmez. Di. Sesimi duyan hiç olmadı benim.
İçimde yarım kalmış bir cümlenin ağırlığı alçalan tavandan aşağı sarkıyor. Tekinsizce. Boşluğuma salına salına tekinsiz bir ip gibi dolanıyor. Oradan boğazıma sürünüyor. Tekinsizlik beni boğuyor. Ağzıma yüzüme tozlar yağmaya devam ediyor. Elimi cebime atıp derinlerdeki anahtarı buluyorum. Sıkıca avuçlayıp bırakıyorum. Keşke kilitlemeseydim o gece kapıyı… Sesimi duyan olurdu belki.
Bir an için uzak bir akşamın hışırtısı geri dönüyor ve ben o sesi içimde bir yere kaldırıyorum. Cebimdeki anahtarın yanına ittirmek istiyorum. Beceremiyorum. Ağzım, yüzüm toz. Gözlerim de.
Göz kırpışım uzadığında karşımdaki çizgi daha koyu bir hal alıyor ve odanın sesi inceliyor. Az önce tekrar belirdi. Boşlukta. Daralıyor koridor. Daralıyorum. LED ışık yanıp yanıp sönüyor. Basınç daha da arttı. Patlayacak belleğim. İçimde bir yere kaldırmaya çalıştığım ses direniyor. Genişliyor. Genleşiyor. Basınç artık dayanılmaz.
Adımlarımı yerinden koparmak isterken ayaklarım yere yapışıyor. Önce dizlerim, sonra bacaklarım, bedenim, ardından da belleğim kilitleniyor. Altımdaki koca açıklık ve obruklar… yapışıyorum boşluğa. Havada asılı kalıyorum. Çekim kuvveti yok artık. Zıt kutuplar her zaman birbirini çekmiyor.
Ani bir karar kadar kısa bir zamanda elimi ışığın kaynağına götürüyorum. Ve işte elektrik düğmesi. Karıncaların dolandığı parmaklarım gevşiyor.
Sonunda ayaklarımın altındaki aniden beliriveren o parıltıyı örterek sesi kesiyor ve o ilk çizgiyi karanlığın içine geri gönderiyorum. Şimdilik. Salondan çıkıp LED lambanın üstüne bir bant yapıştırıyorum. Koli bandı. Günlerdir ortada duran. Artık kapama zamanı. Yalan da olsa. İrili ufaklı, boy boy yara bantları yapıştırıyorum duvarda kalan çizgilere, şeritlere, oyuklara, obruklara… Ağzım yüzüm, üstüm başım toz içinde. Kirpiklerimde dökülmüş sıvalar. Yer son kez titriyor kapanırken ayaklarımın altındaki açıklık. Ben havada asılı. Susturdum mu cebime tıkmaya çalıştığım sesi? Susturdum mu susturamadım mı? Susturmalıydım. Susturmuş olmalıydım. Susturdum. Mu? Bak işte! Tozlu kolilerin arasındaki dört güve nasıl da durmuş, masum masum bana bakıyor. Vestiyerin askısı boş. Hatırlıyorum. Onun atkısıydı. Hiç asmadım. Yıllar önce o depremden bir tek ben sağ çıktım. Bak işte! Ben kazandım!


