Gökbanu Sezi Coşkuner
İlk karşılaştığımızda üzerinde çok şık füme rengi bir takım elbise vardı. Parlak mor kravatı ve ceket cebindeki aynı renk ipek mendili ona apayrı bir hava katmıştı. Belliydi diğerlerinden, bizden, farklı olduğu. Oturmuş ‘extra hot’ daha da sert içim ‘double’ espressom ve içindeki organik badem sütünün tadını çıkarırken, “Yanınıza oturabilir miyim?” demişti. Nedense hayır diyemedim. Çok tanıdık bir yüzü vardı. Çok güvenilir. Konuşmaya başladık. Önce havadan sudan… Sonra konular derinleşmeye başladı.
Bir anlığına gözüm masaya kaydı. İşlemeli küçük ahşap bir kutu vardı tam önünde. Hep mi masadaydı? Yoksa o mu çıkarıp koymuştu? Yavaşça açtı kutuyu, içinden özenle sarıldığı belli bir sigara çıkardı. Ateş kırmızısı Zippo bir çakmakla yakıp derin bir nefes çekti. Suratımdaki ifadeyi görünce, “İster misin?” dedi gülümseyerek. Cevabı beklemeden uzattı kutuyu bana doğru. Tereddüt etmedim bile. Kırmızı Zipposuyla yaktı. Ahh, o ilk nefes. Genzimden ılık ılık ciğerlerime akan o tat ve burnuma dolan o koku… Neyse…
Sohbet etmeye başladık ama gözlerimi ahşap kutudan alamıyordum. Kırmızıya çalan bir rengi vardı. Tıpkı Bussotti’nin Kırmızı Keman’ı gibi. Doğum sırasında ölen karısının kanıyla kemanını boyayan şu ünlü keman ustası hani. Filmini izlemiştim. Üzerinde özenle oyulmuş ejderha ve yılan figürleri vardı. İlgimi fark edince, “Pandora’nın Kutusu,” dedi müstehzi bir tebessümle. “Bana hep uğur getirir.”
Niye bir insan sigara kutusuna böyle bir isim verir diye düşündüm, ama üstünde durmadım. Özenle sarılmış sigaralarımızı tüttürürken uluslararası ticaret alanında çok önemli bir iş adamı ve ciddi bir koleksiyoncu olduğunu anlattı.
Hikâye koleksiyonu yapıyormuş. Ziyaret ettiği ülkelerde tanıştığı insanların hikayelerini topluyormuş yıllardır. Aklına yazıyormuş tüm bu hikâyeleri. Şaşırmıştım. Çok ilgimi çekmişti. Konuşurken gözlerini gözlerimden hiç ayırmıyordu. O kadar derin bakışları vardı ki ben de çekemiyordum bakışlarımı gözlerinden. Arada bir kıpkırmızı bir parıltı mı beliriyordu gözlerinde? Yoksa kahve mi çarpmıştı beni? Uzunca bir süre konuştu. Ben de dinledim. İki espresso, üç espresso derken, “Hadi, yemeğe gidelim,” dedi. “Benden.”
Hiç kaçırır mıyım bedava yemeği? Hesabı ödedi. Taksiye bindik ve çok şık bir Fransız restoranın önünde durduk. Vale kapımızı açtı, bize içeri kadar eşlik edip başıyla selamladıktan sonra simsiyah saçlı, kıpkırmızı dudaklı, iri mavi gözleri kopkoyu boyanmış ince, uzun boylu bir kadın bizi masamıza yönlendirdi. Siyah daracık elbisesiyle çok çekiciydi. Bir o kadar da ürkütücü. Ne deniyordu bu tiplere? Hah, hatırladım: Gotik. Evet, evet çok gotikti.
Deniz kenarında gurme aperatiflerle donatılmıştı masamız. Sanki geleceğimizi önceden biliyorlardı. Hiç sorgulamadım. Halimden pek memnundum. Bir daha nereden bulacaktım böyle bir ortamı? Hem de bedavaya. Sandalyelerimize oturur oturmaz pahalı bir Fransız şarabı geldi masaya. Biliyordum çünkü şaraplarla ilgili bir belgeselde izlemiştim. Ne kadar da şanslıydım. O, restorana geldiğimizden beri ağzını hiç açmamıştı. Tabii ki buna da çok takılmadım. Her şey o kadar normal ve kendiliğindendi ki. Kırk yıllık arkadaşmışız da bu da bizim rutinimizmiş gibi. Şaraplarımızı yudumlarken bir anda bana bakıp “Ya sen?” dedi, “Biraz kendinden bahsetsene.”
Anlatmaya başladım. Amatör bir yazar olduğumdan, mütevazı bekar hayatımın sözde nimet ve özgürlüklerinden bahsettim. Hayatıma arada bir giren kadınları araya sıkıştırıverdim yanlış anlamasın diye. Annesi fahişe olan bir piç olduğumu ise söylemedim elbette. Ne olduğunu daha sonra hatırladığım bazı şeylerden de bahsetmişim. İkinci görüşmemizde söyledi bana. Hiç tanımadığım bir adama neden bunları bu kadar rahatlıkla anlattığımı çok sorguladım. Ne garip di mi? Benim gibi biri için? Neyse… Nerede kalmıştım? Tamam, hatırladım.
Kadehimi almak için masaya baktığımda Pandora’nın Kutusunu gördüm. Ne zaman çıkarıp koymuştu yine? Kafamı kaldırıp ona baktığımda uzaklara dalmış, denizi seyrettiğini gördüm. Ben konuşurken bana hiç bakmıyordu ama arada bir söylediklerimi onaylarcasına kafasını sallıyordu. Bir şekilde biliyordum beni can kulağıyla dinlediğini. Tuhaf bir histi. Aniden o da konuşmaya dahil oldu. Uzun uzun sohbet ettik. Üç şişe şarap su gibi akmıştı. Kendimi havada savrulan bir tüy gibi hissediyordum. Kuş tüyü… Zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamadım. Saat gece yarısını ne ara geçmişti? Ertesi gün önemli bir işi olduğunu söyleyip beni eve bırakmayı teklif etti. Tabii ki kabul ettim.
Restorandan çıktığımızda kapının önünde son model ateş kırmızısı spor bir araba duruyordu. Tıpkı Zipposunun rengi gibi. Bindik. Hiç konuşmadan evimin önüne geldik. Adresimi söylemiş miydim ona? Önemsiz bir detaydı o an için. Tahmin edeceğiniz üzere çok üstünde durmadım. O kadar çok şey konuşmuştuk ki, ‘herhalde arada söyleyiverdim,’ diye geçiştiriverdim içimden “Yine görüşeceğiz,” dedi o suratından pek de eksik olmayan müstehzi tebessümüyle. “Çok sevinirim,” dedim. Vedalaştık ve arabadan inip apartmanıma girdim. Asansörle en üst kattaki bekar daireme çıkıp hiçbir şey yapmadan kendimi yatağa bırakıverdim.
Etraf darmadağınıktı ve hiç umurumda değildi. İçim geçmiş. Gerçek mi rüya mı olduğunu ilk anda kestiremediğim bağırış çağırışlarla sıçradım yataktan. Zar zor açabildiğim gözlerimle etrafıma bakındım. Perdenin arasından belli belirsiz bir ışık geliyordu. Daha uyumalıydım ama ben. Amma çabuk sabah olmuştu. Kafam zonkluyordu. Ağzımın içi balçıkla sıvanmıştı sanki. Ne çok gürültü vardı! Çarpılan kapılar, haykırışlar beynimi deliyordu.
“Aç! Polis!”
Kapım çılgıncasına yumruklanıyor, aynı anda da “Aç yoksa kapıyı kıracağız!” haykırışları duvarlarda yankılanıyordu. Nasıl fırladıysam yataktan ayağım yerdeki bir kütleye takıldı ve yüzüstü yapıştım yere. Ben kalkamadan üzerime çullandılar. Kaç kişi olduklarını göremedim bile. Yerden azıcık kaldırabildiğim suratımı biri tabanıyla tekrar yere yapıştırdı. Ağzıma dolan paslı metal tadı midemi bulandırdı. Burnum zonkluyordu.
Nefes alamadığımı fark edince tabanını biraz gevşetti tepemdeki. Zar zor kafamı sağa çevirdim. Neye takıldığımı o an gördüm. Aklımdan geçen ilk şey çok ürkütücü bir güzelliği olduğuydu. Hatta çok daha güzeldi. Ve daha gotik. Kafasındaki delikten akan kırmızı ayrı bir hava katmıştı mavisi donmuş kopkoyu boyalı gözlerine. Ne ara kelepçelediler, asansöre sokup arabaya tıktılar? Hâlâ çözemedim.
Bu satırları şehrin epey dışındaki bir tesisten yazıyorum. Her tarafında tel örgüler – hem de elektrikli – ve bir sürü tüfekli siyah kıyafetli adamlar var. Çok havalı. Bu tarz yerlerin Alcatraz’ı diye biliniyor. Benim gibiler için inşa edilmiş. 1911 yılında. Hatta bir öykümde – kolektif bir öykü kitabında basılmış dört öykümden biriydi – ben de bahsetmiştim buradan. Her şeyi itiraf ettim. Ancak kullandığım yöntemlerin ‘çeşitliliği’ buraya gönderilmeme sebep oldu. Kiler olarak kullandığım odadaki alet dolabı ve temizlerken gözümden kaçmış bazı vücut parçaları ve sıvıları da etkili oldu sanırım bu kararda. Bilemiyorum.
Son kez ziyaretime geldi bugün. Özel izin almış. Üzerinde aynı füme takım, aynı mor kravat ve ceket, cebinde aynı mor ipek mendil. Ceketinin iç cebinden çıkardığı Pandora’nın Kutusunu masaya koydu. Bu sefer fark etmiştim. Ellerim ve ayaklarım aramızdaki metal masaya zincirli olduğundan o yaktı sigaramı ilkinde olduğu gibi. Özenle sarılmış… O içirdi bana sabırla. O zaman aklıma geldi “Kimsin sen?” diye sormak. “Hileavcısı diye bilinirim. Birçok ismimden biri,” dedi yine o müstehzi tebessümüyle. “Ama ben Lucifer’ı tercih ediyorum bu aralar. Dizisi de var ya şimdi. Bayağı popüler. Hoşuma gidiyor,” dedi. Gözlerimiz meşum kutuda buluştu. Kafamı kaldırmadan “Şık bir son oldu benim için. Artık ünlüyüm. Herkes okuyacak hikayelerimi,” dedim. “Sana başka türlüsü yakışmazdı,” dedi. ‘Görüşecek miyiz?’ dedim. “Hiç ayrılmadık ki,” diyerek sigarasını söndürdü. Ayağa kalktı, yavaşça arkasına dönerken kendi kendine fısıldadığını duydum: “Ben kazandım.” Biliyordum suratında hâlâ o müstehzi tebessüm, gözlerinde ise yakut kırmızısı bir parıltı vardı.
“Yemin ediyorum bunun gibisini daha önce görmedim,” diye fısıldadı esmer olan. Devasa bedenine yapışmış mavi üniformanın içinde kollarını zar zor kavuştururken.
“Ben de,” diye cevap verdi kumral olan. Ense kökünden başlayan ürperti yavaşça aktı kuyruk sokumuna kadar. Bir elinde ne olur olmaz diye tuttuğu şırınganın içindeki sarı sıvı bile rahatlatamadı. Telli, kalın cam bölmeden içeriye bakarken, “Karşısındaki boy aynasını alma sırası sende bugün. Sıçarım böyle tedavi yöntemine. Geçen sefer aklımı aldı manyak,” diye mırıldandı. Sesinin titrediği anlaşılmasın diye yutkundu zoraki.
Kikirdedi esmer olan. “Bunlarla uğraşa uğraşa sen de kafayı yedin ha. Neymiş efendim vallahi de billahi kıpkırmızı bir parıltı görmüşmüş gözlerinde… Yok artık. Daha neler.”

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

