Emel Altuntaş
İnsanın bilebildiğimiz tarihsel yolculuğu onu ne hale getirdi? Ne kadar değiştirdi? Tekrar tekrar ayağa kalkıp yıkıldı. Medeniyetler, imparatorluklar kurdu, dağıldı. Kimi zaman genişledi, gelişti, kimi zaman küçüldü, geride kaldı. Şimdilerde eskidi insanlık, demode oldu. Parçası olduğu bütüne ihanet edercesine benliğini, kendi gerçeğini koruyamaz duruma doğru sürüklenmekte. Umulur ki bu dönüşümle kabuk attığında yepyeni bir dönem başlayacak, insanlık özünde, cevherinde yeniden var olacak. Sancılı bir süreç olduğu gerçektir.
“Var olmak için kendisinden başka hiçbir şeye ihtiyaç duymayan mutlak varlık, cevherdir,” der, Aristoteles. Buna karşın, Herakleitos, “Her şey akar” diyerek çürümenin karanlık ve somut tarafına işaret eder. Cevher keşfedilmeyi bekler, saf olandır, çürüme hareketlidir, zamanla gelişen yozlaşmanın ta kendisidir.
Bir açıdan yok olmak diye bir şey yok, değişmek, dönüşmek, başkalaşmak var. Öyle olmak zorunda çünkü her şey ve herkes bir bütünün parçası. Bu bütün, belki de asıl olan o cevherin ta kendisidir. Her bir zerre; çürüme, değişim ve dönüşüm içinde varlığını sürdüren özün kabuğunu oluşturur.
Yok olmak diye bir şey gerçekten yoksa çürüme nereye taşır insanı? Sadece insana has olmayan, var olan her şeyin kabuğunun altında bütün başlangıçları kapsayan bir öz yatar. Bu öz; ömür boyu maruz kalınan hayat ikliminin defalarca gelişip, dönüşen, çürüyen kabuğunun öğrendikleri ile parlar. Yaratılanın cevheridir o. Demek ki var olan bu özün kıymeti; sürekli gelişme, öğrenme arzusu, hayatı olduğu gibi karşılayıp cevaplar arama çabası ile artacaktır. İnsan durduğu zaman gerçekten çürür. Oysa doğa asla durmaz. Kendi yaşam döngüsünün etrafında inanılmaz bir çaba içinde kıvranır, insana rağmen.
Doğada çürüme döngüsü, onun devamlılığının gereğidir. Bu süreç, yaşanmalı ve yeniden parlamalıdır. Ancak insan unsuru, bu döngü içindeki çürümeyi faydasız ve zararlı hale getirmektedir. Sanki nehirler, denizler, dağlar, ormanlar onun için yaratılmış, yaşama hakkı sadece onunmuş gibi büyük bir yıkım işindedir insan. Yaşam zincirinin halkalarını bir bir söküp atmakta, açgözlü ve arsız savaşlarına devam etmektedir. En sonunda; kirli sular, zehirli topraklar, çıplak araziler kalacaktır elinde. Çünkü insanın savaşı, çürüyen kabukla değil, onun özünü işgal içindir. Bilmesi gereken, kendini bir türlü konumlandıramadığı bu tabiat aynasının ta içinde olduğudur.
İnsan; yıkıcı, arsız sahiplenme ya da doğal sahip olduğu düşüncesiyle tabiata saldırır. Onun göğsünde, belki milyonlarca yıllık bir demlenmeyle oluşan cevheri, hunharca çıkarıp koparır. Kısacık bir zaman içinde de tüketebilir. Her şeye bugünden bakmayı öğrenmiştir. Milyonlarca yıl öncesini bir çırpıda yorumlayıp tarif edebileceğini düşünen, sığ akıllı büyük bir çoğunluk vardır. Tarif etmekle yetinmez, parmak hesabıyla da tahrif eder. İzleri takip etmeyi düşünmez bile. Doğa, bu büyük saygısızlığa kayıtsız gibi görünse de zaman zaman gereğini yapmaktadır. İnsanın bunu anlaması öyle zordur ki felaketleri, aşağıdan fırlattığı kementle Tanrıya bağlamakta ustalaşmıştır.
Çürümeye, başlangıçlara açılan karanlık ve itici bir kapı da denebilir. Bir cesedin toprağa karışması, eskiyen bir fikrin, düşünce yapısının yenilenerek dönüşmesi, iyi düşüncelerin yozlaşarak kapalı ve karanlık fikirlere evrilmesi söz konusu olabilir. İçerideki öze erişmek için uzun ve sancılı bir süre gerekir. Cevher dediğimiz şey, belki o özün ta kendisidir belki de öze giden yoldur. İnsanın, tüm çürümüşlüğe rağmen ayakta kalıp harekete geçmesi, durmaması varoluşsal açıdan onu üretken kılar. Bunu yapabilmek için onu güdüleyen tabiatın zengin ve durmak bilmeyen döngüsünün ta kendisidir.
Cevher, özü, çürüme ise başkalaşarak dönüşümü ifade etmektedir. Aristoteles’ten bu yana cevher, bir varlığın değişmeden kalan özü olarak tanımlanır. Çürüme ise özün fiziksel formunun bozulup dönüşmesidir. Aslında görünen taraf, zamanla değişir, dönüşür ve hatta gözden kaybolur. Bu onun geçici olduğunun göstergesidir. Cevher ise daima vardır ve bir bakıma zamana hükmeder. Biyolojik açıdan bakıldığında çürüme yepyeni başlangıçların anahtarıdır da.
Edebiyat; kanayan, yara olan, kokan, çürüyen bedene ilgi duyar. Ona anlam yükleyen, ölümsüz kılan ruhun, akıl ve güzelliğin yanında duran bu sert gerçek, insanın değişimini anlatırken aynı zamanda kendi bedeninin geleceği son noktayı da işaret eder. Çürümenin romantize edilmiş halleri de yok değildir. Sararan yapraklar, eski, terk edilmiş evler, dağınık bakımsız bahçeler, insana kaybettiği ya da kaybetmek üzere olduğu şeyleri hatırlatır. İçinde bir bilinmezi taşır. Bu eskiliğin, çürümek, yıkılmak üzere olanın bir ruhu, sesi vardır. Anlatılmaya, anlamaya değer hikayeler barındırır. Görünenin aksine, o bilinen bir şeydir. Yıkılmak üzere olan çatlak duvarın içinde, ardında parlayan biriktirdiklerimiz, bağlarımızdır.
İnsan, bile isteye yapmasa da geçmişini biriktirir. Toplulukların hafızası köklerinden beslenir. Bu, karakterlerinin iskeletini oluşturur. Her ne kadar zaman ve mekân değişse de kolektif hafızayı binlerce yıl taşır, nesilden nesile aktarır. Buna kültürel hafıza, toplumsal kültür de denir. Artık bireyler ortak değerlerle, bayramlarla, inançla, geleneğiyle birbirine bağlanmıştır. Toplumsal mücadelelerini anlatan kahramanlık destanları, kalem oynatan edebiyatçıları, bilime ışık tutan aydınlık yüzleri vardır. Onları sahiplenir. Her ne kadar değişip dönüşse, hatta toplu göçler yaşasa da bu kültürü hafızasında taşır. Bu süregiden bağ, toplumu bir arada tutan özün, cevherin ta kendisidir. İnsan, bu bağ ile güçlenir. Asıl soru şudur; bu bağ koparılmak istenirse, birey kendi özüne, kültürüne kötü gözle bakarsa ne olur? Orada bir çürüme başlamaz mı?
Toplumsal değerlerin bir bir yontulup içinin boşaltılması, toplumsal çürüme tanımının halkın dilinde ve yaşantısında yaygınlaşması, fevkalade tehlikeli bir varoluşsal sorundur. Cevher ve çürüme çatışması ya da kaçınılmaz olan yeniden var olma çabasının sancısı, uzun soluklu bir süreci başlatır.
Varoluşçular “anlam insan tarafından atfedilir” der. Kayaların içinde, mağaraların duvarlarında gizlenen ve henüz anlamlandırılmamış mineraller, insan gözünde ve elinde değer kazanır, cevhere dönüşür. İnsanın hayatını da buna benzetirler. Hayat, tıpkı mağaraların duvarlarında gizlenmiş saf mineraller gibi işlenmeyi bekler, oysa insan hayatı binlerce, milyonlarca yıl sürmez. Elini çabuk tutması gerekir. Az sonra çürüyecektir. En azından yok olmayacağı, büyük döngünün bir parçası olacağı düşüncesi teselli edicidir.
Sartre’ın “Varoluş özden önce gelir” ilkesini hatırlayalım. Dünyaya gelenler, kendiliğinden Allah vergisi bir anlamla doğmazlar. Asıl macera bundan sonradır. Bütün hayatı boyunca anlam arayışını sürdürmek zorundadır, eğer farkındaysa. Yoksa sadece doğar, büyür, çiftleşir, çoğalır ve ölür. Yaptıkları; o her neyse, büyük resim içinde, minik bir fırça darbesi bırakmalıdır. İnsan; kendini, karşılaştığı canlı ya da cansız nesneleri ve olayları, anlamlandırabilmelidir. İnsan, çürümesini ölümüyle deneyimler. Fikirleri ve eserleriyle, içindeki cevheri zamandan beri olur. Düşüncede çürüme, düşüncenin saflığını kaybederek yozlaşması ve çöküşle gerçekleşir.
Cioran’a göre “cevher”, insanın henüz kirlenmediği, doğayla uyum içinde olduğu, ilkel saflığıdır. İnsan bilinç geliştirdikçe, tarihsel süreç içinde ilerledikçe bu özden, cevherden hızla uzaklaşmıştır. “Çürümenin Kitabı” eserinde bu süreci işlemiştir. İnsan; din, siyaset ve bir takım ideallere yönelir. Sanat ve felsefe de toplumların bu durumunu resmeder. Yaşarken giderek tükenir insan ve çürüme Cioran’a göre daha doğumda başlar. Böyle bakıldığında bu durum, yaşam sürecinin kaçınılmaz sonucudur.
Günümüzde artık her şey görünür olmuştur. Bunda sosyal medyanın etkisi büyüktür. İyiliğin, dürüstlüğün içtenliği ile kötülüğün yarattığı öfke ve şiddet ortaya dökülmüştür. Daha fazla beğeni kotarma kaygısı ile bireyler, toplumda infial yaratabilecek içerikler üretmekten geri durmamaktadır. İyinin cevheri beğeni uğruna çürümeye bırakılmıştır. Bu tür içeriklerin sayısız şekilde servis edilmesi; toplum gözünde zamanla normalleşmesine sebep olurken dijital yaşamda çürüme hızlanmakta, klavye hakimlerini, savcılarını, avukatlarını yaratmaktadır.
Bireyleri bir araya getiren ve onları toplum yapan görünmez kurallar, alışkanlıklar, ananeler vardır. Ortak yaşamlarının sonucu var olan kültür birikimleri, bunun göstergesidir. Bu birikim, küçümsenip ötekileştirilirse, bireyi topluma bağlayan neredeyse kutsal saydıkları, değersizleştirilirse çürüme başlamış demektir. Adalet, güven temelli ilişki zayıflar, kötülüğün kendisi sıradanlaşır. Halk, bürokrasi içinde yerini alabilmek için rüşvet vermeyi, torpil yaptırmayı artık ciddiye alır, yadırgamaz. Şartların bunu gerektirdiği dillendirilir. Devlet kurumları artık kokuşmaya başlamıştır. Adalet güçlüler için vardır. Kurumlarda masa kapan sadakatle bağlı olanlardır, dürüst insanlarsa saflıkla aşağılanır.
Adalet, hoşgörü, dürüstlük, sevgi, merhamet, uzlaşı ve yardımlaşma, bir toplumu ayakta tutan temel iskelet değil midir? Sürekliliğin sağlanabilmesi için bu iskeletin geçen zaman içinde güçlenmesi; ancak kültürel birikimini koruyup bağını sağlamlaştırarak ve edebiyatla, sanatla taçlandırırken bilimle aydınlatarak sağlanabilir. Oysa, bütün bu değerlerden ve gelişimden uzaklaşıp dogmalara teslim olunursa, yozlaşırsa insan, iskeleti kemirmeye başlayan benlik kurdu, toplumsal çürümeyi hazırlar.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

