Gökbanu Sezi Coşkuner
Merdiven boşluğundaki hava ağırdı. Nemin ve eski boyanın karıştığı, metalin pasıyla yoğrulmuş bir koku asılıydı tam ortasında. Meltem, anahtarı avuçlarında sıkıp kapının önünde durdu. İçeri girmeden önce derin bir soluk aldı. Burnuna dolan kokuyla ani bir bulantı hissetti. Soluğunu verdi. Ama soluğu ağır havada asılı kaldı. Ağzında kalan küf tadıyla öğürdü. Soğuk terler boşandı tüm gözeneklerinden. Bedeni hafifçe titredi. Sonra sarsılmaya başladı. Eliyle ağzını kapattı. Tüm kanı çekilmiş gibi hissetti. Hızla arkasını dönüp merdiven boşluğuna kustu. Midesindeki bulantıya kramplar karıştı. Allahım! İçime yüzlerce bıçak saplıyolar! Ayak tabanlarından başlayıp omuzlarına kadar yayılan uyuşmayla, istemsizce geri çekilip sokak kapısına çarptı. Yere çöktü.
Cem saatine baktı. Sokak kapısının önüne gitti. Geri döndü. Mutfağa girdi. Pencereyi açtı. Masadaki paketten bir sigara alıp yaktı. Tekrar saatine baktı. Sokak kapısına doğru bir hamle yaptı. Durdu. Sigarasından derin bir nefes çekti. Dumanı genişleyen burun deliklerinden dışarı verdi. Gözleri yaşardı. Öksürdü. Sigarayı musluğun altına tutup söndürdü. Bir fiskeyle camdan dışarı attı. Hızlı adımlarla ileri geri yürümeye başladı. Gelmiycek işte! Gelmiycek! Kendi buldu beni yeniden ama! Kendi istedi! Sokak kapısının arkasından gelen hafif bir tıkırtıyla, irkildi. Buz kesen ellerini kalçalarına sürterken nefesini kontrol etmeye çalıştı. Başı döndü. Kalp atışları kulaklarında çınlamaya başladı. Tamam! Soluklarını yavaşlatmaya çalışarak kapıya gitti. Açmasıyla Meltem antreye yığıldı.
Meltem ağzının kenarlarında kurumaya yüz tutmuş kusmuk artıklarıyla yattığı yerden gülümsemeye çalıştı. “Sürpriz…” Sesi boğazında sıkıştı. Cem boş boş baktı Meltem’e.
“Cem, lütfen kalkmama yardım et ve kapıyı kapat… Dayanamıycam…”
Kendine gelen Cem, Meltem’i koltuk altlarından tutup nazikçe kaldırdı. Ufak bir tekmeyle sokak kapısını kapattı. Meltem’i alıp banyoya götürdü. Yüzüne soğuk su çarptı. Dolaptan aldığı temiz bir havluyla okşarcasına kuruladı yüzüne. Meltem tek kelime etmedi.
Salona geçtiler. İki kişilik yeşil kadife divana yavaşça oturttu Meltem’i. Alnına düşmüş ıslak saçlarını geriye aldı. Meltem ürperdi. İçinde beliren ılıklık tüm vücuduna yayıldı. Midesi yeniden bulanmaya başladı. Cem eğilip dudaklarını alnına değdirince vücudu hafiften sarsıldı.
“Tamam, tamam. İyiyim… Yok bi şey. Bir bardak su verir misin?”
Cem koşarak mutfağa gitti. Meltem arkasından baktı. Geride bıraktığına inandığı, unutmaya çalıştığı bir duygunun gölgesi yeniden belirmişti. İçi titredi. Ürperdi. Gülümsemeye başladı. Bakışlarını salonun her bir köşesinde usul usul gezdirdi. Belleğine elektrik verilmiş gibi geçmiş anılar teker teker canlanmaya başladı. Ellerini yeşil kadife yüzeyde gezdirmeye başladı.
Aaa hadi ama Cem! Korktuğumu biliyosun ama! Niye kandırıyosun beni komedi filmi diye? Gıcıksın işte!
Gözleri yere kaydı. Yeşil bordo kilim desenleri olan halının kenarındaki lekeler gözüne çarptı. Hâlâ aynı halı… Bir zamanlar kırmızı olan kahverengi lekeye dikti gözlerini. Zaman nasıl da kirletiyor her şeyi. Yer yer havı dökülmüş halıda gözlerini gezdirdi. Sigara yanıkları, irili ufaklı, açıklı koyulu onlarca leke. Midesine bıçak gibi saplanan sancıyla inledi. Ağzındaki küf tadı arttı. Burnuna dolan ve nereden geldiğini anlayamadığı çürük kokusuyla ayağa fırlayıp banyoya koştu. Kapıyı kapatamadı. Cem, bir elinde yarısı dökülmüş su bardağı diğerinde çay tabağına koyduğu üç dilim limonla eşikte belirdi aniden.
“İyi misin aşkım? Ambulans mı çağırsak? Kireç gibi yüzün gözün…” derken ellerindeki titremeyi durduramıyordu.
Aşkım? Aşkım mı!
Meltem yüzünü kuruladığı havluyu çamaşır makinesinin üzerine fırlatıp hızla döndü Cem’e. Cem geriledi. Ayağı eşiğe takılınca çay tabağındaki limonlar banyonun bir zamanlar beyaz olan seramik zeminine düştü.
“Pardon… Özür dilerim… Ağız alışkanlığı işte…”
Meltem bir şey söylemedi. Cem’e omuz atıp çıktı banyodan. Salona geçti.
Kadife divana bıraktı kendini. Açık camdan giren taze bahar havasını içine çekti. Sakinlemek için salonu incelemeye başladı. Duvarlarda kabarmış boyalar, tavanın köşelerinde siyahlaşmış rutubet izleri vardı. Cem koridordan salona gelirken her adımında eski tahta döşeme gıcırdıyordu. Meltem’in kulağına geçmişi fısıldıyormuş gibi geliyordu her gıcırtı. Midesi düğümlendi, ağzındaki küf tadı yerini paslı, metalik bir tada bıraktı, elleri istemsizce titremeye başladı. O sırada salonun cam kapısı çarpılarak kapandı. Ev titredi.
Cem kapıyı araladı. “Ceryan yaptı. Mutfağın camı da açık…” Elindeki su bardağını doldurmuş, limon dilimlerini tazelemişti. Olduğu yerde kaldı.
Meltem gözlerini Cem’inkilere dikti. Cem gözlerini kaçırdı. Ensesinden kuyruk sokumuna kadar ürperdi. Gözlerinden ateş fışkırıyor! Hay dilim kopaydı da demiyeydim o lafı! Sıçayım ya! Batırdım her şeyi! Bok ettim!
Meltem gözlerini kırpmadan bakıyordu. Cem’e bu bakışlar hem çok tanıdık hem de çok yabancı geliyordu. Ağır ağır girdi içeri. Elindekileri orta sehpaya bırakıp kapının önüne bir sandalye dayadı. Meltem’in yanına gelip oturdu.
“Gerçekten… Özür di…”
“Sus,” derken eliyle Cem’in ağzını kapadı Meltem.
Gözlerini kapattı Cem. Çiçeksi sabun kokusunu içine çekti.
Meltem’in burnuna küflü çürük kokusu doldu. Elini Cem’in ağzından çekip dudaklarına yapıştı. Cem bir an kafasını geri çekip hayretle Meltem’e baktı. Meltem Cem’i kendisine çekti. Koku arttı. Ağzındaki paslı metalik tat genzine aktı.
Meltem Cem’i itip pencereye koştu. Açık camdan başını sarkıtıp derin derin soluk aldı. Dönüp Cem’e baktı. Aynı anda ağızlarını açtılar. İkisi de durdu aynı anda. Yaşanmışlıkların ağırlığı, odanın içine sinsice yayılıyordu. Meltem, içinden geçenleri bastırmaya çalıştı ama bedeninin her hücresi, Cem’e doğru bir adım daha atmak istiyordu. Başı döndü. Sendeledi. Cem divandan fırlayıp yakaladı kollarından. Meltem sımsıkı kavradı Cem’in belini. Başını boynuna gömdü. Benim aldığım parfüm… İçine çekti. Öpüşmeye başladılar.
Cem Meltem’i kucaklayıp divana götürdü. Birlikte uzandılar. Meltem öğürdü. Cem doğruldu. Meltem, gözlerini kapadı ve nefesini tuttu. Koku daha da yoğunlaştı. Cem, Meltem’in alnındaki yara izinde gezdirdi parmak uçlarını. Meltem Cem’e bir tokat attı. Ayağa fırladı. Halıdaki kahverengi lekenin tam ortasında durdu. Cem’e baktı. Parmaklarını alnındaki yara izinde dolaştırmaya başladı. Midesindeki sancıyla yüzünü buruşturdu.
“Meltem, aşkım… Gerçekten…”
“At bu halıyı demiştim sana. Bana ait hiçbir iz kalmamalı sende…”
“Meltem…”
Meltem arkasını döndü. Sokak kapısının önünde durup pantolonun ceplerini yokladı. Dişlerini dudaklarına geçirip bastırdı. Ağzına dolan paslı, metalik tat midesini bulandırdı. Yere baktı. Kapının önündeki anahtarı eğilip aldı. Doğrulup arkasına döndü. Cem’le burun buruna geldiler. Anahtarı Cem’in alnına bastırıp derin bir çentik attı. Akan kanı parmağının ucuyla sıyırıp Cem’in dudaklarına sürdü. Anahtarı kilide taktı. Kapıyı açıp çıktı. Bulantısı geçmiş, merdiven boşluğundan gelen koku hafiflemişti.

Gökbanu Sezi Coşkuner, Ankara’da doğmuş, ilkokul 5. sınıfta İngilizce öğretmeni olmaya karar vermiştir. 1998’de ODTÜ İngilizce Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olmuş, öğrencilik yıllarından itibaren çeşitli kurum ve kuruluşlarda öğretmenlik yapmıştır. 2001 yılından bu yana ODTÜ Temel İngilizce Bölümü Hazırlık Okulu’nda öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Evlidir, Tılsım ve Alkım’ın annesidir. Çok küçük yaşlarından bu yana kitap, film ve yazma ile dolu bir hayatı yaşamaktadır. Birçok kolektif eserde, dijital ve matbu dergilerde öykü ve yazıları yayımlanmıştır. Ömrünü okuyarak ve yazarak geçirmekte kararlıdır.

