Zeynep Tezel
Bugün kaybolma günü. Zihnimde dizginleyemediğim sorular. Labirentteyim. Konu ilginç olunca, düşünceler birbirini izliyor, kendi içinde yeni bir kapıya açılıyor. Ardından zihnimden akıp kâğıda düşüyor. Her cevap ise bir eşikte bekliyor.
Cevher çürür mü? Çürümüşlüğün içinde cevher bulunur mu? Ya da cevher aslında alelâde bir taş mıdır? Sorular silsilesi yığılıyor kalemimin ucuna.
Taşın hammaddesi nedir? Toprak mı, ateş mi, zaman mı? Belki hepsi.
Taşlar nasıl anlam kazanır? İnsanın aklına hemen taşın mineral yapısı, renkleri, tarihsel mitler, kültürel inançların buluşması gibi düşünceler geliyor.
Peki o zaman, bir taş ne zaman kendine dönüşür?
Ya da taş, ne zaman kendisi olmaktan çıkar ve ne zaman bir insanın elinde kendine dönüşmeye başlar? Yoksa kendini saklar ve hiç değişmez mi?
Taşın da bir ruhu var mı? Her ne kadar Spinoza’nın, Tanrı = Doğa (Deus sive Natura) kavramından yola çıkarak, evrende Tanrı’dan/Doğa’dan bağımsız bir madde yoktur, dolayısıyla taş da doğanın dışında, ruhsuz ve bütünüyle “ölü” bir nesne değildir, düşüncesi aklıma gelse de taşın bir ruhu var mı sorusunu, Spinoza’cı bir bakış açısıyla sormadığımı fark ediyorum. Sorsaydım şöyle derdim: Taşlar da bizler gibi sonsuz doğanın bir başka formu mu?
Ulaşmak istediğim aslında şuydu: Taşa ruh veren onu yontan kişi midir?
Taş, insanın içindeki ham cevher değil mi? Farkında olan kişi, kendi içindeki taşa şekil vermek zorunda değil mi? Kendi taşına şekil verirken, taşa şekil veren diğer elleri ve yontulmaya başlanan taşları da ayırt etmesi gerekmez mi? Dünya o zaman daha duyarlı olmaz mı?
Zihnimdeki her soru, cevabını değil, sakladığı bir sonraki soruyu sunuyor. Merak ettiğim başka bir konu ise mezar taşını da bir el yontmuyor mu? Mezarın başındaki taş, artık bu dünyada olmayan bedeni çürümüş birinin yerini gösteriyor. Atalar kültünde, ölülerle ilişki kuran bazı geleneklerde mezarın üzerindeki taş da anlam kazanıyor. Taş veya mezar, ölen kişinin varlığının taşıyıcısı olabiliyor. Peki ya birkaç saniye içinde binlerce taşın altında kalanlar…Ya da ateş altında yıkılan duvarların altındakiler… Bu durumda, anlamlı olan, taşın üzerindeki isim mi? Ya da çürümüş bedenin/bedenlerin bu dünyada bıraktığı iz/izler mi?
Mezar taşının da bir ruhu var mı bilmiyorum. Başında beklediğim taşın altında, orada, hâlâ bir yer kaplayan çürümüş bir beden olduğunu biliyorum. Benim için önemli olan, o bedenin yaşarken kendini nasıl oluşturduğu, ham taşını nasıl yonttuğu, cevherinin farkında olup olmadığı ve geriye kendinden ne bıraktığı… Çürümüşlük mü? Kül mü? Ateş mi? Bilgelik mi? Cevherinin farkında olanın işi parlamak değil ki, asıl işi kendini yontmak. Yoksa kendi ham taşını yontmak yerine başkalarının hayatını mı yonttu?
Parlamak deyince, artık güneşin küle dönüştüğünü kabul etmek zorundayım. Zaman öyle çabuk akıp geçiyor ki bir günlük döngüyü takip etmekte zorlanıyorum. Bir Flaman atasözü diyor ki, “Bir adam öldü diye pulluklar durmaz.” Ancak, günümüzde çok adam ölüyor. Binlerce taşın altında kalanlar için yontulacak mezar taşı bile bulunamıyor. Belki de bazen tüm pulluklar durmalı.
Zihnimde tartınca, güneşi küle çeviren zaman değil. Zamanı yanlış kullanan kişiler. Güneş doğmaya devam ediyor. Aslında, solan parlaklık da güneş değil, insanın o güneş altında yapabileceği şeyler kayboluyor.
Her insan, aynı ham taş gibi, bir sır taşır diye düşünüyorum. Cevher de bence sırrın içinde saklı. Ancak maalesef her insan kendi taşını yontamıyor. Ya kötülüğün esiri oluyor ya cehaletin ya da umursamazlığın kölesi. Cevherin içindeki sır da onu yontmaya cesaret edenin karşısına çıkıyor.
Taşın hammaddesi nedir diye sormuştum ilk başta. Cevabı tam olarak söyleyemem ancak bildiğim tek şey, bazı taşların yontuldukça hiç eksilmediği, aksine doğasında gizlediği biçime dönüşmeye çalışması.
Başlangıçta hepimize hayat veren güneş, kimi bahtsız insanlar için bir şey ifade etmiyor. Güneş onlara göre ya soluyor ya da kötü ateşle eş görülüyor. Zamanla, zamanın içinde kötü insanların elinde o ateşler küle, kül ise yeniden toprağa yerleşerek taşa dönüşebiliyor. Kötü taşları içlerinde saklayanların yakıcı, yıkıcı keskinlikleri sevmeleri, korumaları ve o keskinliklere dokunmadıkları için, acıtan, kanatan sivriliklerin büyüyor olması üzücü, kahredici… Büyüttükleri ve yontmadıkları o sivrilikler daha sonraları maalesef ellerinde, dillerinde de büyüyor. Nihayetinde başkalarının hayatına dokunuyor. Güneş altında başlayan hayat, ateşin içinde yaşanan bir hayata dönüşüyor. Ateş ise sadece kentleri, evleri değil, bedenleri, çocukları da yakıyor. Geriye küllerin arasından sızan solgun bir ışık kalıyor. Çocuklar, çaresizler ise, yerkabuğuna ve her şeyin üzerine yayılan külleri, güneşin sonu olarak görüyor. Kül, toprağın altına inceden sızıyor. Sertleşiyor, ağırlaşıyor, taşa dönüşüyor. Ateş taşın altında bekliyor. Serbest kaldığında bedeli ağır. Bedeli, hiçbir suçu olmayanların ölümüyle ödeniyor. Ancak, unutmamalı; güneş her gün yeniden doğuyor. Birçok taş ise hâlâ yontulmayı bekliyor.

Zeynep Tezel, Fransız Dili ve Edebiyatı mezunu. Tahsin Yücel, Berke Vardar gibi değerli hocalarıyla geçen üniversite yıllarından çok sonra 2022 senesinde yeniden edebiyat dünyasına döndü. Varlık Yayınları, Hikâyeci gibi dergilerde, İshak Edebiyat gibi dijital platformlarda, Eylül, Dışarıda Kalanlar, Ayna Meselesi, Anne Gölgesi, İstanbullu Öyküler gibi çeşitli kolektif kitaplarda öyküleri yayımlandı. Distopya Dergisi’nin yazarları arasında yer alan Tezel, 2023 Edebiyatist Kristal Kalem Öykü Yarışması’nda kısa listeye kaldı ve seçki kitabında öyküsü yayımlandı. Yazı yazabilen kişi olmak için çabalıyor.


