Mahinur Çenetoğlu
Salim salonda koltuğun üstünde kafasında türlü düşüncelerle sızıp kalmıştı. Necla en seksi haliyle gelmiş ona uzaktan bakarak konuşuyordu. Tabii ya, geri dönmüştü Necla! Salim biliyordu onun geri döneceğini. Ama o da ne! Necla, kollarını uzatmış, “Ben menopoza girdim, sana zaten yetemiyorum,” diyordu. “Sen kendine ateşli birini bul.” Salim, ablak suratında bir bıkkınlık ifadesiyle bakıyordu. Gözlerini ovuşturdu, derin nefes aldı. “Ne menopozmuş Necla, bir girdin çıkamadan, beni mi kandırdın? Ne yaptın?” derken kadın hızlı hızlı konuşmasını devam ettirdi. “Seni seviyorum ama arkadaşım olarak.”
Salim kalktı, konuşurken bir yandan da uzaklaşan kadına doğru yürümeye başladı. Onu bir türlü yakalayamıyordu. Necla gittikçe uzaklaşıyor, Salim onun peşinde gittikçe hızlanıyordu ama hâlâ odanın içindeydiler. O anda uzaklardan bir zil sesi geliyor. İkisi de hareketsiz biçimde durup birbirlerine bakıyorlar. Ve kadın, kapıya doğru çırılçıplak haliyle koşmaya başlıyor. Salim’de bir telaş. Kan ter içerisinde, Necla’nın arkasından bağırıyor. “O halde kapı mı açılır be kadın?” Çırpınıyor Salim. Kendine gel! Fırlayıp yetişiyor, kadın tam kapıyı açacakken onu kolundan yakalamak için bir hamle yapıyor. Necla birden ortadan kayboluyor.
Çırpınarak uyanan Salim ısrarla çalan kapıya giderken en usturuplu küfürlerini bir bir sıralıyordu. “Ömrümü yedin, ömrümü! Bari rüyamda rahat bırak beni be kadın, siktir ol git, tamam git.”
Öfkeyle kapıyı sonuna kadar açmasıyla, önde kızı, arkadaşları, akrabaları hepsi içeriye doluşup Salim’e sarıldılar. “İyi kiiii doğdun” sesleri antrede kakofoni oluşturarak yankılandı. Kısa bir süre sonra, evin dört bir yanına dağılan insanlar yeme içme derdine düşmüşler, güruh halinde mutfakta hazırlıklara girişmişlerdi bile. Hâlâ afyonunu patlatamayan Salim, kızgınlıkla üzgünlük arasında gidip gelirken banyoda klozet üzerinde derin düşüncelere dalmıştı. Israrla çalınan kapı zilini duyunca yüreği hop etti, yoksa Necla mı gelmişti, bu sürpriz partiye. Her yıl aynı gün, aynı saatlerde yapılan, ama hep sürpriz havası verilen parti! Asıl sürpriz şimdi gerçekleşiyordu belki de. Alelacele ellerini yıkarken, bir yandan da saçlarını aynada düzeltip üstüne başına çeki düzen vermenin derdindeydi.
Evdeki kalabalık inanılmaz gürültüyle parti hazırlıklarına başlamışlardı, arka bahçede yaktıkları mangala malzemeleri taşıyorlardı. Salim kapıda başka arkadaşlarının geldiğini görünce biraz hayal kırıklığıyla çekti banyonun kapısını. “İyi, o zaten gelemez bir daha bu eve, ne yüzle gelecek,” dedi.
Gelenler Salim’i eğlendirmekten çok kendilerini kaptırdıkları bir neşeyle, partiyi heyecanla kutlamaktaydı. Bahçedeki sehpanın üzerine dizi dizi konulmuş mezelere, salatalara içkilere bakarken Salim şaşırdı. “Ne zaman yaptınız bunları” yahu derken tüm cazibesiyle duran kıpkırmızı çileği ağzına attı. Yüzünün aldığı ifade bunun da kokusu, tadı bir ayrı güzel, aşk gibi demekteydi. Güneş günden yavaş yavaş kollarını çekerken gökyüzündeki kızıllık, insana şehveti, sevdayı, hüznü hatırlatıyordu.
“Hadi babacığım sen de gel, mangala etleri koy,” diye kollarını boynuna dolayan kızına sevgiyle sarıldı.
Hiç değilse bu beni anlıyor. Annesiyle de yaparlardı böyle sürprizleri. Bu bahçede ne çok misafir ağırladık, ne eğlenceler, ne cümbüşler yaşadık.
Salim, mantarları mangala koyarken, ne de çok severdi bunları, diye iç geçirdi. Kapının ziliyle yüreği hopladı. Yoksa geldi mi? Sakin görünmeye özen göstererek mutfağa yürüdü. Oradan bir şey almaya gelmiş gibi hareket ediyordu. Ama yok, zili çalan Necla değildi, yan komşu Murat gelmişti.
“Hoş geldin abi, ne iyi ettin, bak, güzel kızım bana sürpriz yapmış.”
“Hoş buldum Salimciğim, doğum günün kutlu olsun. Sevdiklerinle nice sağlıklı yaşlar.”
“Gel abi bahçeye geçelim.”
Demek sen geldin.
Necla yok ortalıkta. Seni kocam olarak görmüyorum demedi mi bu kadın? Dedi. Ne yüzle gelecek peki. E, sen demedin mi, bu kapı sana sonuna kadar açık, ne ihtiyacın olursa gel diye. Dedim. Öyleyse, ne yüzle gelecek diye yorum yapılacak bir durum değil, bal gibi de gelebilir.
Salim, gözlerini bahçenin dip köşesindeki elma ağacına dikmiş, hareketsiz bakıyordu. Bardağına koyduğu rakısından efkârlı yudumlar alırken, bahçenin diğer tarafındaki curcunayı duymuyordu bile. Saçsız başında dolaşan elleri, hafiften titreyen kafasıyla, gözlerini elma ağacının bir tepesine bir gövdesine çevirip duruyordu. Yan komşunun sınırına çit yaptığı hanımellerinin kokusu salınmıştı etrafa. Dudakları istemsizce açılıp kapanıyor, mavi gözlerinden ara sıra akan yaşları, arkasındaki kalabalığı çaktırmadan kocaman ellerinin tersiyle siliyordu.
Salim’in annesi Mücella Hanım, haziranın sekizinde mavi gözlü, beyaz tenli güzeller güzeli oğlu Salim’i ilk erkek evlat olarak Eşref Bey’in kucağına verdikten sonra, tahtını daha da sağlamlaştırmanın haklı gururuyla, kırk gün lohusa yatağından çıkmamıştı. Salim, bunca zenginliğin keyfini çıkara çıkara büyüdü. Mücella Hanım, oğlunu helal süt emmiş birisiyle baş göz etmek için dört bir yana salma saldı. Necla’yı haziranın sekizinde, otuz ikinci yaş günü partisinde gördü Salim. Üniversite mezunu, güzel mi güzel, başka memleketin kızıydı. Aman iyi, dedi Salim, bizim memleket olmasın, anamın köylüsü anama benzer.
Tanışmaları biraz da görücü usulü gibiydi. Hepi topu üç ayda düğün dernek kuruldu, nikah memurunun karşısında biraz mutlu biraz şaşkın evetler söyleniverdi. Çünkü Mücella Hanım öyle münasip görmüştü. Kız güzel, oğlan yakışıklı ve zengin, daha ne olsundu? Hadi geçmiş olsun, Allah da bir yastıkta kocatsındı.
Annesi kartal gibi gözlerini Salim’in üzerinden bir saniye ayırmadan her yere her şeye yetişiyordu. Düğün günü, “Bana bak Salim!” diye uyardı kadın, “Bu kızı üzersen gözlerini oyup eline veririm, haberin olsun.”
Murat, bahçenin bir ucunda tek başına dikilen Salim’e yaklaştı, komşum gelsene, senin partin bu, ne yapıyorsun burada tek başına derken, Salim, burnunun ucuna kadar gelen gözyaşlarını yutarak içkisinden kocaman bir yudum aldı.
Yakalandım adama da. Gördü mü acaba gözümdeki yaşları? Yok canım nerden görecek, şişe dibi gözlükleri var. Aman, gördüyse de gördü. Zaten yakında tüm mahalle duyar. El aleme malamat olduk bu saatten sonra.
“Yok abi dalmışım öyle işte, bu elma da içten mi çürüdü ne, hiç meyve vermedi geçen sene.” Murat’a yanıt verirken, bir yandan da umursamaz bir tavır takınmaya çalışıyordu. Yüzünde hafif bir de gülümseme. Mutlu, en azından dertsiz insan. “Bak bu sene de yok,” dedi gözlerini saklamaya çalışarak.
Koca adamım, yakıştı mı bana böyle ağlamak. Aman yakışmazsa da yakışmasın, ne yapalım, beğenmeyen küçük kızına almasın.
“Gel abi, etler de mis gibi koktu valla,” diyerek Murat’la beraber mangalın başına doğru yürüdüler.
Bir gülme geliyordu içinden. Önce gülümsemeyle başlayan bu isteği kahkahalara dönüşünce Murat önce şaşırdı, sonra o da hafif hafif gülmeye başladı. “Abi affedersin,” dedi Salim, “Aklıma saçma sapan bir şey geldi de.”
Of saçmaladım valla, adama da ayıp oldu, beğenmeyen küçük kızına almasın ne Salim, hangi küçük kızına alacaklar kocamış Salim’i, karı seni terk etti. Kaldın mı sap gibi ortada.
Bu düşünceler arasında, etleri çevirmekte olanların arasına karışmış görüntüsü yaratmak için eline bir de tabak aldı.
“Hadi bakalım, doğum günü çocuğu benim, en güzelini, en kebabını ben isterim.”
Tabii, görücü usulüyle evlenmekten kaynaklı ufak tefek sorunlar yaşamışlardı da ne vardı bu kadar büyütecek? Esasında çok da anlaşamazdık, diye itiraf etti kendine. Necla kırmızı et sevmezdi mesela.
Aman bu da mı sorundu. Ne severse onu yesin. Haspa!
Birden bunları sesli söylediğini sanıp etrafına baktı. Yok içinden söylemişti. Gülümsedi. Mesela o yüzmeyi severdi, saatlerce güneş altında uzanmak, güneşi doğurmak, güneşi batırmak.
Ben beyaz tenli adamım ayol, nefret ederim güneşten, ne olacak sanki hadi bir gün doğurdun güneşi, bir gün de batırdın. Her gün yapılacak iş mi bu.
Mangalın başındaki arkadaşına tabağını uzatırken hüzünle gülümsedi. Sonra da rakısını tazelemek için mutfağa girdi.
O anda çalan kapının sesiyle bir kez daha yüreği hop etti Salim’in.
Bu sefer Necla! Belki de özür dilerim canım, seni seviyorum, iyi ki doğdun, diye kollarını boynuma dolayacak.
Bardağına koyduğu rakının üzerine suyu eklerken, bir yandan da soluğunu tutmuş, açılan kapıdan kimin sesi geliyor diye dinlemekteydi.
Aman karşı komşu Süheyla… Tabii kalabalığı gördü ya, çok lazımdı şimdi, laf toplamaya gelmiştir.
Elinde rakı kadehi, kadını karşıladı Salim. “Hoş geldiniz, ne iyi ettiniz.”
İyi etti zaten de gelmesin Necla, gelmesin, ne işi var ki burada. Bitmiş gitmiş ayrılmışız daha ne. Eskiler ne demiş; itten post, eski eşten dost olmaz. Kim demiş? Eskiler. Hangi eskiler? Aman kim demişse demiş, çok iyi demiş.
Saim, yüzünde huzurlu bir ifadeyle bahçeye çıktı. Komşu Süheyla’ya bir tabak uzatıp yürümeye devam etti, bahçenin en sakin köşesine giderek oturdu.
“Bitti diyorum Salim, gelme artık üstüme, inan seni seviyorum ama sadece arkadaşım olarak. Eşim olarak istemiyorum,” diyen Necla gözlerinin önündeydi. “Bizim ayrılmamız gerek, kendime de sana da saygımı yitirmek istemiyorum, uzatma ne olur. Sen de önüne bak, ben sana yetemiyorum zaten, sana fıkır fıkır ateşli bir kadın gerek.”
Yine kahkahayla gülüyor. Salim, tüm kafaların kendine çevrildiğini fark edince anladı, kendisinin de güldüğünü. Hemen elindeki telefonu gösterdi, güya bir şey izliyormuş gibi.
Necla ne saçmalıyorsun sen Allah aşkına?
Kendisine öfkeyle bakan otuz yıllık hayat arkadaşının yüzüne doğru o da öfkeyle karşılık veriyor.
Şimdi mi aklına geldi bana yetemediğin? Önüme bakacakmışım!
Bunu söylerken bacak bacak üstüne atıyor. Çekingen biçimde bacak arasını saklamaya çalışıyor.
Ön mü kaldı kızım, yaşım geldi altmışa. Dalga geçer gibi dediğin lafa bak.
Kadının o küçük burnunu havalara dikip aşağılayan bakışlarından gözlerini kaçırmaya çalışmasına kızıp iyice dikleniyor. Ben senden şikayetçi oldum mu? Hiç olmadım. Boyunca kızımız var…
“Utanmaz” diye bağırarak tamamlayacaktı sözünü, son anda kendini tuttu. Şimdi yine iç sesini kontrol edemezse, bu sefer konuklara sırıtarak telefon göstermek de işe yaramazdı. Mangalın başında doymazcasına yiyen kalabalığı baktı. Dudaklarını ısırarak sustu.
Salim, elinde kadeh, düşüncelerini kafasından kovmaya çalışırken birden müzik başladı. Yanardöner ışıklar içerisinde kocaman bir pastanın getirilişini, ev ahalisi hep bir ağızdan bağırarak karşılıyordu. “İyi ki doğdun Salim, iyi ki doğdun Saliiim.”
Ayağa kalktı, önce kızını sonra diğer arkadaşlarını sevgiyle kucakladı. Yüreğindeki kırıklıkla, biraz da umutla mumları üflerken, kapının arsız zili bir kez daha uzun uzun çaldı. Heyecanla doğrulup kapıdan yana döndü. Ne var ki, o sırada hiç de umursamayacağı bir sürprizle karşılaştı. Memeleri dikkat çekecek kadar kalkık, yarı çıplak bir dansöz, zillerini birbirine vurarak bahçeye doğru kıvırta kıvırta geliyordu. Salim’in önünde kalçalarını sallamaya başladı. Salim, kötü esprilere nezaketle gülümseyen bir ifadeyle bakıyordu.
Pastasından koca bir dilimi ağzına tıkıştırırken, kapı zili tekrar uzun uzun çaldı. Yok artık bu ne? Kim geldiyse geldi diyerek kendini dansözün önüne atıp oynamaya başladı.

Mahinur Çenetoğlu, Ankara’da dünyaya geldi. Otuz beş yıl beyaz yakalı olarak Milletlerarası Ticaret Odası’nda çalıştı. Profesyonel yazım hayatına 2020 yılında başladı. 2021 yılında Yaşar Kemal Anısına Öykü Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması’nda Öykü dalında “Bezgin Demokrat” isimli öyküsüyle finalist oldu. Beş kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. 2023 yılında Banliyö Kitap tarafından basılan ilk novellası “Aşkın Istırabı”, Ekim 2004’te Mahal Edebiyat tarafından basılan ilk öykü kitabı “Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı” okurla buluştu. Distopya Dergi’de yazıları yayımlanıyor. Otuzdan fazla öyküsü çeşitli internet dergilerinde yer aldı.


