Aydoğan Arkış
Torbayı arka koltuğa attım. Ciğer filmleri tahlillerin üzerinden sıyrıldı deri koltukta baş gösterdi. Konsolda ön ayaklarını uzatmış köpek iki saat önce görüşmemişiz gibi süet başıyla kırmızı diliyle yine selamladı. Kağan’a “Gidelim abi,” dedim, yorgun.
Kaşları kırıştı. “Dön bakayım şöyle.”
Kafamı çevirdim. Gözleri yüzümde gezindi. “Bunlar kızarmış, içeride bir şey mi sürdüler?”
Başımı köpekle beraber rölantide yanlara salladım, elimi avurtumda gezdirdim. Parmağımı lambalara kaldırdım. “Yeşil.”
Dörtlüleri söndürdü, sinyal verdi. “Ha unutmadan,” dedi, şoför kapısının cebinden kitabı çıkarıp uzattı.
Notlarım arada bombeli beyaz sayfa olmuş. Kavşağa akan arabaları ön camdan arka kelebeklerden taradı, yarım debriyaj aralarına sıkıştı. Elimle aynaları gösterdim. “Oğlum şunları kullanman çok mu zor ya?”
İstifini bozmadı. Yanağımdaki çukurlara kendi yüzünde dokundu. “Sana sormalı.”
Başı gözü camlarda bir tur daha döndü. “Oğlum çarpışan otoların mirası bu,” dedi, gerinerek.
Gözlerimi büyüttüm, havaya kafa attım. “Liseden beri!”
Bileklerini direksiyondan ayırmadan ellerini ,açtı. “Madem öyle, sen kullanaydın oğlum tosbağaları.”
Başımı arkaya attım. “Olur mu lan? Mümkünü yok kızları tavlayamazdık?”
Kıkırtılarımız Bob Dylan’ın ağlak sesine vokal oldu. Parmağını, bir şey keşfedenlerin telaşında bana doğru gerdi, boşluğa vurdu. “Necla olsa ne derdi abi?”
Aynı anda cevapladık. “Hem şeyim olsun hem de donuma değmesin.”
Kahkahalarımız kornaları bastırdı. Öksürüklerim peşine dizildi. Boynumu direksiyona büküp kaşımı kaldırdım. “Yalnız ona miras değil, takıntı diyoruz Kağancığım.”
Dudak ucunu yaydı, başını huzursuz ayağıma uzattı. “Dinime küfreden müslüman olsa.”
Süet köpekle göz göze geldik. Başı dili titredi. Cebe sinyal verdi, kuyrukta yavaşladı, başını kırmızıya dikti. Midem kabardı, kısa gark gurklara engel olamadım. Avucuma nefes verip kokladım. Gözlerini bana kaydırdı. Paneldeki pervane işaretine iki kere bastı. Yokuşa kadar konuşmadık. Ağzımı gösterdi. “Koku için bir solüsyon verecekler demiştin?”
Elimi kaldırıp, başımın yanında açtım. “Ülseri azdırıyormuş.”
Kasisi son anda fark etti. Frene asıldı, zıpladık. Filmler, tahliller torbadan sıyrıldı. Köpeğin başı fırlayacaktı. Özür diledi. Kitabı ona çevirdim. “Ee? Ne diyorsun?”
Kaputtaki amblemin üzerinden trafiği kolaçan etti, “Valla zar zor okudum Emre” dedi, “Tamam herif çağımızın düşünürü, herkes konferanslarına doluşuyor falan da.”
“Da?”
“Abi, anlamıyorum. Yani kim ‘Kendini Bul’ ‘Öze Yolculuk,’ edebiyatı parçalasa, millet başına üşüşüyor. Sanırsın ki adam altın madeni bulmuş.”
“Oğlum herifin yaklaşımları çok iyi.”
“Abiciğim ben senin kadar anlamam tabii ama, her ‘Hıyarım var,’ diyene de ‘bende de tuz var,’ diye koşturmanın bir anlamı da yok yani.”
“Doğru da… Bu adam için haksızlık olur be Kağan.”
“Bırak ya. Analizlerini bu kitapta somut örneklerle anlatıyor falan diye, çaktın bana. Yok abi. Girmiş yine varoluşçuluğun ıcığına cıcığına. Biraz Necla ittirdi, biraz da üzülme diye bitirdim valla.”
“Benim notlara bakmadın o zaman.”
“Oğlum bak dedin de neye bakmadık bu güne kadar? Denemelerin, makalelerin.”
“Onu mu diyorum ya? Neyse… Abi eksik olma sen hep yanımdasın tabii de, Melda’nın da hakkını teslim etmem lazım. Senelerdir kadının sabrı, kızgın olmasına rağmen bir de…”
“Melda nereden çıktı lan?”
“Pardon ya, Necla.”
Köpeğin başı sağa sola sallandı.
“Abi kızar tabii. Melda seni terk etmeden kaç yıl önce söylediydi Necla ‘Profesyonel destek al,’ diye. Tutturdun ‘Ben biliyorum kendimi, ben biliyorum kendimi…’ Kızgınlık değil de üzülüyordu sana abi. Kaç kere yüzüne de söyledi.”
Bir sızıntı midemi kazıdı, ekşi suyu omurgamdan ağzıma taşıdı. Köpeğin başı durmak bilmiyor.
“Ama bak, Melda seni terk ettiğinde… Beş yıl olmuş mudur?”
“Altı.”
“İşte… O akşam seni yemeğe kim çağırdı?”
“Mel… N, Necla.”
“Hey Allah’ım. Bu da yeni çıktı ha Emre… ‘O akşam psikoloğa başlayacağım,’ demiştin hani.”
“Evet.”
“O ne dedi?”
“Şeyi mi diyorsun? ‘Madem durumunu sahiplendin, ben de artık yanında olurum.’ Ne yalan söyleyeyim, beklemezdim abi.”
“O gün bugün sıkıntı etmez bak. Hatta ‘Ne zamandır aramadın çağırsana, senden başka kimi var?’ falan der.”
Göğsümün iki yıllık kiracısı yanık çizgi boğazıma tırmandı. Köpek, başını yanlara salladı. Kağan ıslak mendili kokladı, bacaklarının arasına sıkıştırdı.
“Ama bak, evini görse… Ne yaptın sen kirayı?”
“Ev sahibi tutturdu rayiç diye.”
“Şerefsiz… Ha, evini görse mümkünü yok bırakmaz beni. ‘Buna hâlâ bir şey fayda etmemiş,’ der.”
“Kadını da hayatından bezdirdik lan.”
“Abi, ne zaman ‘Buluşuyoruz, istersen sen de gel,’ desem, ‘Aman beni bulaştırma. Rakılar mısınız? Sabahlar mısınız? Ne bok yerseniz yiyin.’ der.”
Leonard Cohen’in karanlık sesi kahkahasına yenildi. Yanık, ensemden girdi sırtımdan çıktı. Köpek, kafasını sağa sola oynattı.
Ellerimi ona açtım. ”Ee?” Yanaklarını şişirdi, üç metre pufladı. Güldüm. “Beğenmedin mi?”
Ticari taksinin tamponuna kadar yaklaştı. “Felsefe Profesörü olan ben değilim hocam. Ben paradan anlarım. Sor bana yatırımdı krediydi, döktüreyim. Ama…”
“Ama?”
Trafiği arka kelebeklerden kolaçan etti. “Abi şimdi adam kitapta bir şey yazmış tamam mı? Şu şöyledir, bu böyledir. Eyvallah, güzel. Almışsın bir cümlesini, üç sayfa da sen parçalamışsın; yok insanlardan neden kaçıyorum, yok var oluşumun anlamı ne…”
“E sorguluyoruz işte.”
“Ya başlayacağım sorgundan. O yaklaşım yetersizmiş, buradan irdelendiğinde tutarsızmış falan. O parantez içine aldığın kuramların, akımların kazmalarını kaldır indir, habire kazıyorsun. Abi Allah aşkına bir dur ya. Ne arıyorsun? Altın mı? Pırlanta mı?”
Kara bir kedi konteynırdan fırladı. Freni kökledi, tekerlekler kilitlendi. Köpeğin başı fır döndü. Röntgenler torbadan yere uçtu. Hayvan kaputun altında kayboldu, benim taraftan koşturdu bahçeye atladı.
“Necla neden habire seninle zıtlaşıyor?”
“Çok Sokratikmişim.”
O da köpek de başlarını salladı.
“Aynen. Ne dedi sana? ‘Bak ellerin titriyor. Bir nörolojiye de görün. Annemden biliyorum, şu doktor iyidir, al bu da kartı.’ Değil mi?”
“Ee?”
“Sen ne yapıyorsun? Sadece arıyorsun. Oturtuyorsun o notlarda kendini sandalyeye, habire soruyorsun, kendi kendine aratıyorsun. Elle tutulur bir şey var mı? Yok, aramaya devam. Necla ne yapıyor abi? ‘Al,’ diyor. Somut bir çözüm. Doktor bu, telefonu hastanesi…”
“Peki?”
“Bu çağımız bilmem nelerinin derdi de aynı. Yazdıklarının ettiklerinin bakkala kapıcıya ne faydası var? Bırak bakkalı çakkalı ya, bana ne faydası var? Var mı elle tutulan bir şey? Yok. Peki ne yapsın bu insanlar?” Sesi bilgiçleşti. “Hayatlarını masaya yatırsınlar.” Kafasını arkaya attı. “Yok ya…” Gözlerini yoldan ayırmadan başını bana uzattı. “Kusura bakma da yatıranları da görüyoruz… Masada kalacaklar.”
Çukurdan kaçamadı. Röntgenler arkada hışırdadı. Elini kucağımdaki kitaba uzattı. “Bir de o ‘İçimizdeki Madeni Bulmak’ mı ne, bir başlığın var hani, bir sürü ünlem atmışın sonuna.”
“İçimizdeki Cevhere Ulaşmak.”
“Her neyse işte. Döktürmüşsün altına. ‘Şunu istiyorum, peki neden, o zaman bunu neden istemiyorum, öyleyse istediğim o değil de şu, hayır o da değil o olsa kendime konuştuğumda şunu demezdim, o zaman o ben bu ben miyim?..’ Oğlum üç kere okudum; kaz babam kaz, kaz babam kaz, yahu sadede gel.”
“Herhalde sadede gelmek için kazıyoruz, değil mi?”
“Bak… Necla’ya desen ki, sence ben içimdeki cevhere nasıl ulaşırım? Dobradır biliyorsun, üniversiteden dostum mostum, acımaz saydırır. Nasıl ulaşırsın biliyor musun? İyi uyku, iyi beslenmeyle. Günde iki paket sigara, tek başına rakı leblebiyle değil. Yüzün bacağın ay krateri, insanlarla görüşemiyorsun, denize giremez oldun, bla bla…”
Necla’yla üniversite günlerimizi düşündüm. Arka arkaya kolçaklarda oturduğumuz sınıflar, yan yana amfide girdiğimiz sınavlar, kütüphanede çalışmalarımız. Dört yılımız, dört kırmızı ışık sürdü.
“Abi sen de iyice gömdün beni ha.”
“Ben değil oğlum, sen gömüyorsun kendini. Haksız mı Emre? Bize geldiğinde nefes nefesesin, hepi topu iki kat merdiven. Böbrekler bir yandan, tansiyon bir yandan. Her kontrolde bir şeyin pörtlüyor abi. Doktor araba kullanmanı yasakladı lan. Sahi, ne oldu o durum, bir şey dedi mi? Bakacaktı bugün tahlillere?”
Kağan’ın İzmir’den Ankara’ya dönüşü, bizim yükseğe başlaması, Necla’yla tanıştırmam, nişanları düğünleri, okuttuğum dersler, çantamı taşıyan araştırma görevlileri… Kırk yılım köpeğin başını iki kere sallamasına sığdı. Karnımı bastırdım. Süet baş, boynunun sarı tasmasında tıkırdadı.
“Sana sorsam ne derdin?”
“Neye ne derdim?”
“Sence insan içindeki cevhere nasıl ulaşır?”
“Buyur! Devam et kazmaya sen devam et. Ne diyeyim abi? Karılarımızı karıştırmaya başladın lan, daha ne diyeyim? Bak, her ne arıyorsan, bulacağım diye kendini çürüttün abi. Bir dur yahu… Tamam de. Bu kadar bulduk, ne yapalım?”
“Bir insan kendini bulamadan başkalarıyla var olabilir mi sence?”
“Ya, abi… Oğlum kendini bulan insan mı var be? Melda gittiğinde aldık ya seni bizim yazlığa? Gel kafayı dağıt falan. Zar zor iki gün dayandın gittin.”
“Abi söylemiştim ya; makalelerin revizyonları, bölümün akreditasyonları falan?”
“Ya tamam, ben anlamam o jargonlardan da. Necla demişti ya, ‘Hiç ısrar etme Kağan, Emre bildim bileli konfor alanından çıkmaz,’ diye?”
Dizlerime inen karıncalanmayı sıvazladım. Köpek başını ayaklarıma eğdi kaldırdı.
“Evet?”
“Sen gittikten sonra biz bayağı bir gerildik. ‘Kızım adamın işi gücü var, ne gömüyorsun kırk yıllık arkadaşını?’ Ne dedi biliyor musun?”
“Üniversitede de böyleydi.”
“Valla ben de ona benzer bir şeyler söyler dedim ama, bayağı bayağı tersledi beni: ‘Kağan hiç tadımızı kaçırma şimdi. Akreditasyon makreditasyon hikâye. Üniversite onun kaçışı.’ Ben sesimi çıkarmadım. Ayıp ettiğini düşünmüştüm ama, haklıymış abi diyorum: Üniversite, Emre’nin kaçışı. Bulsa ne yapacak ki cevheri zaten?”
Karıncalar gitti, arılar baldırlarımı iğnelemeye başladı.
“Hayda!.. Ne kaçması lan? Neden kaçıyor muşum?”
“Bilmiyorum Emre. İnsan kendine bu kadar mı bakmaz abi?”
Sırtım terledi. Köpeğin başı tampon tampona dur kalklar arasında sarsıldı. Sarıda geçmeye tereddüt eden sürücüye eliyle acele etmesini söyledi. Kırmızıda cip de süet kafa da durdu. Parmağını bana uzattı, kaşlarını kaldırdı.
“Abi sen en çok kimlerle görüşüyorsun? Master doktora öğrencilerinle. Başkası var mı? Hiç düşünme ben söyleyeyim, yok. Benden Necla’dan başkası yok. İki çocuk da yurt dışında, iyi kötü.”
“Yani.”
“Peki neden abi? Neden sadece öğrenciler?” Ağzımı açtım, elini bana uzattı. “Çünkü o tezler, araştırmalar var ya, hepsi o kazı alanlarınız üzerine de ondan; insan nedir, anlam, ego, süper ego saydır işte. Hepiniz o madeninin işçisisiniz; şimdi buradan kazalım, şimdi şurayı açalım. Gelmişin bir de, ‘Ne kaçması lan?’ diyorsun.”
“Oğlum bizim işimiz şüphecilik.”
“Emre, başlatma şimdi. Şüphecilikmiş. Necla neden şüpheci değil? Beraber almadınız mı o dersleri?”
O ekşi sıvı yine ağzıma doldu. Yüzüm buruştu. Karnımı ezdim.
“Oğlum bastın nikahı kız mezun olunca, eve kapadın. Bıraksaydın…”
“Allah korusun. İyi ki sana benzememiş. Altı aya kalmaz boşanırdık.”
Bastı kahkahayı. Arılar sol göğsüme çıktı, yumruğumu basıp ovdum. Köpek başını yanlara salladı. Direksiyonda müziğe ritim tutan eline baktım. Durdu, işaret parmağını havaya dikti.
“Hep derine dalmak zorunda değilsin oğlum, biraz da yüzmeyi dene… Neye benziyor biliyor musun? Bu aradığın cevher midir nedir, duruyor öyle bir yerde. Üstüne dizmişsin, kalp ciğer böbrek ne varsa.”
Başımı ona eğdim, gözlerimi merakla büyüttüm. Parmağıyla havayı eşeledi.
“Kazıyorsun tırnağınla böyle. Kazdıkça dalak gidiyor, mide bağırsak dağılıyor, sonunda ulaşıyorsun. Seviniyorsun, kendimi buldum diye.”
Kafamı geriye attım, köpekten daha hızlı titrettim. Kırmızıda durdu, ellerini bana açtı.
“Sonra bir bakıyorsun, beden boşalmış. ‘E ben bu cevheri nereme sokacağım şimdi?’ O zaman dank ediyor işte. Onun yüzü suyu hürmetine kendini çürütmüşsün.”
Dudağımı öne kaydırdım, başımı köpeğin temposunda salladım. Gözlerimi lambaya kaldırdım. “Yeşil.”
Benim sokağa girdik. Öndeki araba aniden durdu. Küfürün kallavisiyle frene asıldı. Tahliller EKG’ler yere uçtu, röntgenleri hışırdattı. Köpeğin başı dellendi. Evimin önünde dörtlüleri yaktı.
“Emre, yirmi yirmi beş yılımız ya var ya yok abiciğim. Bak tahliller röntgenler her seferinde başka yere gidiyor.”
Kaşımı kaldırdım, omuzlarımı yükseltip saldım. Kapıyı açtım, konsoldan koltuk başlığından destekle gövdemi sarkıtıp ağır ağır doğruldum. Arkadakileri toplayıp kitapla beraber torbaya tıktım. Camı indirdi. “Akşama gel istersen. Allah ne verdiyse…”
Düşünür gibi yaptım. Köpek başını yanlara salladı. “Yok abi,” dedim, “Meld… Necla’ya zahmet vermeyeyim şimdi.”
Bakışını yüzümdeki kraterlerde gezdirdi. Boynunu yana yatırdı, gözlerini yumdu. Arabaları süet köpeğin titrek başı üzerinden arka kelebeklerden taradı, gazladı.


