Belgin Ulutay
Burada çocukların geleceği, henüz onlar yokken belirlenirdi. On bir yaşına gelen her çocuk Merkez’in geliştirdiği sınavlardan geçirilirdi. Matematik, dil ya da fen bilgisi yalnızca başlangıçtı. Asıl önemli olan çocuğun bir karar karşısında ne yaptığı, karar verme biçimi, belirsizlik karşısındaki davranışı, kurallara ne kadar bağlı kaldığı, karşısındaki otoriteyi sorgulayıp sorgulamadığı ve başkalarının niyetlerini ne ölçüde okuyabildiğiydi.
Sonuçlar bir puanlama sistemine aktarılıyor, ardından çocukların önüne seçeneklerden oluşan bir gelecek konuluyordu. Kiminin yolu Yönetim’e, kimininki Araştırma’ya, kimininki Uygulama’ya açılıyor. Bazılarıysa başka alanlara yönlendiriliyordu. Kimse bundan rahatsızlık duymuyordu. Tam tersine, ebeveynler ve hatta tüm halk bu düsturu kendisine ilke edinmişti. Yıllardır herkes aynı cümleyi tekrarlıyordu;
“Her çocuk doğru yere konulduğunda değerlidir.”
Rehberlik Tasarım Enstitüsü, bu düzenin en seçkin okullarından biriydi.
Binanın dış cephesi neredeyse tamamen camdı ve dışarıdan bakıldığında içeride her şey tüm şeffaflığıyla görünürdü. İçerideki her şey gereğinden fazla temizdi. Koridorlarda hiçbir ses yankılanmıyor. Kamera açıları milim kör nokta olmayacak şekilde ayarlıydı. Öğrencilerin masaları, birbirleriyle teması engelleyecek düzeyde aralıklıydı.
Her sabah ekranlarda ders programları, davranış puanları ve günlük hedefler beliriyor, akşam olduğunda öğrencilerin performansları ailelerine ve Merkez’e gönderiliyordu. Çocukların başarı sınıflandırmalarıyla beraber, başarılarını nasıl kullandıkları da kaydediliyordu.
Ani bir atama ile Öğretmen 26 enstitüye geldi. O geldiğinde öğrencilerin çoğu onun yaşını merak etmiş, bazıları geçmişini araştırmış, Karga isimli çocuk ise daha ilk gün öğretmeninin okul sistemindeki dosyasına erişmeye çalışmıştı.
26 bunu fark etmişti ama müdahale etmemişti. Karga birkaç dakika sonra ekrandan başını kaldırıp ona baktığında öğretmen yalnızca gülümsedi. Öğrencilerin kendisini sınamasına izin verdi. Bu çocukların sıradan bir öğretmene ihtiyacı olmadığını anlaması uzun sürmedi.
Hepsi olağanüstü zekiydi ve çoğu, öğretmenlerin anlattığı konuların çoğunu ders bitmeden çözüyor, bazen de öğretilen yöntemin dışına çıkarak daha kısa yollar buluyorlardı.
Fakat zekalarının onları nereye götüreceği konusunda hiçbiri aynı ölçüde dikkatli değildi. Her biri zekasını başka bir yöne çeviriyordu.
Kaan matematiksel sistemleri çözmekte olağanüstüydü. Sayılarla uğraşırken diğer çocukların görmediği düzenleri fark ediyordu.
Karga okulun güvenlik ağındaki açıkları buluyor, İplikçi insanların birbirleriyle kurduğu ilişkileri birkaç konuşmadan sonra anlayabiliyor, kimin kime ihtiyaç duyduğunu anlamaya çalışıyordu.
Saatçi zaman çizelgelerindeki en küçük tutarsızlıkları yakalıyordu. Bir olayın ne zaman gerçekleştiği onun için olayın kendisi kadar önemliydi.
Aras ise sınıfta neredeyse hiç konuşmuyordu. İnsanların söyledikleriyle değil söylemedikleriyle ilgileniyordu.
Sandra öngörüsü oldukça gelişmiş bir çocuktu. Herhangi bir durumun arkasından gelebilecek ikinci ve üçüncü ihtimal veya sonuçları görebiliyordu. Bir kapının nereye açıldığını anlamaktan ziyade, o kapının neden oraya konulduğuyla ilgileniyordu.
26, ilk dersinde tahtaya bir problem yazdı.
Öğrenciler birkaç saniye içinde çözdüler. Cevapları dinledi. Sonra tahtadaki problemi değiştirmeden, yalnızca sorunun anlamını değiştirecek küçük bir ekleme yaptı ve “Bu sorunun doğru cevabı nedir?” diye sordu.
Kaan söz istedi;
“Düşündüğüm gerçekliği mi yoksa ezberletileni mi söyleyeyim? Sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Öğretmen gülümsedi.
“İkisini ayırabildiğin gün gerçekten çözmeye başlamış olursun.”
Kimse o ders bunun üzerine konuşmadı. Fakat öğrencilerin zihninde uzunca bir zaman kaldı.
Birkaç hafta sonra Kaan, okulun sınav sisteminde bir açık buldu. Notları değiştirmiyor, soruları çalmıyor, başka öğrencilerin cevaplarına ulaşmıyordu. Yalnızca sistemin puanları hangi koşullarda yeniden hesapladığını kullanarak algoritmayı yanıltabiliyordu. Belli değişkenler doğru sırayla değiştirildiğinde algoritma kendisini yeniden değerlendiriyor ve öğrencinin gerçek performansından farklı bir sonuç üretiyordu.
Bu açığı öğretmene gösterdiğinde 26 ona neden yaptığını sordu. Kaan önce her sistemin mutlak bir açığı olduğuna inandığından bunu merak ettiğini söyledi. Ardından bunun para kazandırabileceğini de bildiğini.
Öğretmen onu yönetime bildirmek yerine uzun süre kendisiyle konuştu. Kaan’ın yaptığı şeyin teknik olarak mümkün olmasıyla doğru olması arasında bir fark olduğunu anlatmaya çalıştı.
Kaan ise yalnızca şu soruyu sordu: “Bunu yapan ben olmasaydım, sistem yine bunu yapar mıydı?”
Öğretmenin cevabı gecikti.
“Evet,” dedi sonunda.
“Öyleyse sorun ben değilim.”
Bu olaydan hemen sonra küçük ihlaller başladı. Önce öğrenciler birbirlerinin sınav bilgilerini paylaşmaya başladılar. Ardından bazı hesaplara erişim sağlandı, küçük para transferleri yapıldı ve okulun güvenlik kameralarının belirli saatlerde otomatik olarak devre dışı kaldığı fark edildi. Karga bu açığı kapatmak yerine nasıl kullanılabileceğini araştırdı. Kaan sistemin para üreten tarafını keşfediyordu. İplikçi, kimin hangi bilgiye ihtiyaç duyduğunu anlamaya başladı. Saatçi bütün hareketleri zaman çizelgesine yerleştiriyor, Aras ise hiçbirinin üzerinde durmadığı ayrıntılara bakıyordu. Bir süre sonra okulda başlayan işler okulun dışına taşındı.
Hiçbiri kendisini suçlu olarak görmüyordu. Onlara göre yalnızca sistemin sınırlarını keşfediyorlardı. Asıl tehlike, sınırların dışına çıktıklarında karşılarına çıkan yetişkinlerin de onlardan çok farklı davranmamasıydı. Bir şirketin sahte rapor hazırlamasına yardım eden yetişkin, öğrencinin okul sistemindeki açığı kullanmasından daha meşru görünüyordu; çünkü onun elinde bir kartvizit, bir makam ve resmi bir ofis vardı.
26 bu sırada öğrencileri izlemeye devam etti. Bir gün Sandra’yı boş sınıfta tek başına buldu. Kız pencerenin önünde duruyor, okulun dışına bakıyordu. “Onları durdurabilirsin,” dedi 26.
Sandra hiç hareket etmeden “Siz de durdurabilirsiniz,” dedi.
Öğretmen sustu. “Benim ne yapabildiğim önemsiz.”
Sandra bu kez ona baktı. “Hayır. Siz sadece başka türlü yapıyorsunuz.”
Öğretmen ne demek istediğini sorduğunda Sandra, “Bizi izliyorsunuz,” dedi.
“Buradaki herkes izleniyor.”
“Hayır,” diye karşılık verdi Sandra sakince. “Bizi özellikle izliyorsunuz.”
Öğretmen o gün ilk kez öğrencilerden çok kendi okul dosyasını merak etti.
Fakat dosyasına ulaşamadı. Ertesi sabah Sandra okula gelmedi.
Sistemde devamsızlığı görünmüyordu. Öğrenci ekranında adı “aktif” ve “var” görünüyordu.
26 önce bunun teknik bir hata olduğunu düşündü. Sekreterliğe gittiğinde görevli kadın da aynı şeyi söyledi. “Sistem burada olduğunu gösteriyor.”
26, “Peki kendisi nerede?” diye sorduğunda kadın cevap vermedi.
Ders başladığında sınıftaki öğrenciler Sandra’nın yokluğunu belli etmemeye çalışıyordu. Kaan normalden daha sessizdi. Karga bilgisayar ekranına bakıyor ama hiçbir işlem yapmıyordu. Saatçi ise saati üç kez kontrol etmişti. Öğretmen kapıya yöneldiğinde güvenlik paneli kırmızıya döndü ve kapı açılmadı. Ekranda yalnızca “Yetki geçici olarak sınırlandırıldı” yazıyordu.
On yedi dakika sonra müdür yardımcısı iki güvenlik görevlisiyle sınıfa girdi. Sandra’nın özel değerlendirmeye alındığını söyledi. Öğretmen nerede olduğunu sorduğunda adam bunun kendisini ilgilendirmediğini belirtti. “Ben onun öğretmeniyim,” dedi 26.
Müdür yardımcısı kapıya yönelirken durdu. “Şimdilik,” dedi.
Tam o sırada koridorun diğer ucunda Sandra göründü. Yanında kimse yoktu.
Yürüyüşünde olağandışı bir şey vardı. Acele etmiyor, etrafına bakmıyor, güvenlik görevlilerinden kaçınmıyordu. Sanki okula sabah gelmiş ve şimdi yalnızca sınıfına dönmüş gibiydi. Kapının önünde durdu, öğretmene baktı ve “Derse devam edecek miyiz?” diye sordu. Öğretmen şaşkındı. Hiç kimse cevap vermedi. Sandra yerine oturdu.
26 onu izledi. Kızın yüzünde korku yoktu. Ama 26, onu yeterince tanıyordu. O, korktuğunda daha sakin görünürdü. Gereğinden fazla sakin. Şimdi de öyleydi.
Ders boyunca tek kelime etmedi. Öğle arasında 26 onu koridorun sonunda yakaladı. “Seni nereye götürdüler?” diye sordu. Sandra cevap vermeden önce tavana baktı. “Burada konuşmayın.” Öğretmen nedenini sorduğunda Sandra, “Kameralar,” dedi. Yürümeye devam etti. Birkaç adım sonra durdu. “Bana sizi tanıyıp tanımadığımı sordular,” dedi. “Ben de tanıyorum dedim.”
“Başka?”
Sandra bu kez ona baktı.
“Onlar da sizi tanıdıklarını söylediler.” 26’nın yüzü değişti. “Kim onlar?”
Sandra birkaç saniyelik sessizliğe bozarak “Bilmiyorum,” dedi.
“Bana yalan söylüyorsun.”
“Evet.”
Cevap o kadar sakindi ki 26’nın huzursuzluğu arttı. Sandra çantasını açtı. İçinden kısa bir ip çıkardı. İp maviydi ve üzerinde düzensiz aralıklarla atılmış düğümler vardı.
“Bunu nereden aldın?”
“Oraya götürdüm.”
“Orada mı buldun?”
“Hayır.” İpi 26’nın avucuna bıraktı. “Bunu orada gösterdim.”
26 düğümleri saydı. Yirmi beş.
“Bunun ne?”
“Bir harita.”
Öğretmen ona baktı.
“Beni götürdükleri yerde sizin dosyanız vardı.” 26 ilk kez gerçekten endişelendi.
“Benim dosyam mı?”
Sandra başını salladı.
“Ne yazıyordu?”
“Kontrollü gelişim.”
“Başka?”
Sandra bir süre sustu.
“Yarın.”
“Ne demek bu?”
“Dosyada yarının tarihi vardı.”
Öğretmen ne diyeceğini bilemedi. Sandra cebinden üzerinde “İçeridekileri değil, dışarıdakileri koruyorlar.” Yazılı katlanmış bir kâğıt çıkardı ve ona uzattı.
“Bunu kim yazdı?”
“Ben.”
“Neden seni geri gönderdiler?”
Sandra bu kez cevap vermeden önce uzun süre sustu. “Burada beni izlemenin daha kolay olacağını söylediler.”
O anda 26 anladı. Sandra kaçmamıştı. Geri gönderilmişti. Ve geri gönderilmesi, ortadan kaybolmasından daha tehlikeliydi.
O gece öğretmen kendi dosyasına ulaşmayı başardı.
Dosya yıllardır görmediği bir değerlendirme notuyla başlıyordu.
Yüksek analiz, yüksek öngörü, düşük uyum. Ardından bir sınıflandırma geliyordu; “Kontrollü risk.”
Görevi; “Sistem içi kontrol.
Amaç; “Yüksek potansiyelli uyumsuzların tespiti.”
26 uzun süre ekrana baktı.
Enstitü’ye atanmasının bir tesadüf olmadığını artık biliyordu. Onu çocukların hangilerinin sınırları aşacağını, hangilerinin sistemi anlayacağını, hangilerinin kendi başına hareket etmeye başlayacağını tespit etmesi için göndermişlerdi.
Fakat dosyada başka bir ibare daha vardı.
“Gerektiğinde değiştirilebilir!”
Öğretmen bunun ne anlama geldiğini o gece anlamadı.
Ertesi gün öğrencileri boş sınıfta topladı. Sandra da oradaydı. Öğretmen dosyayı açtı ve ekrana yansıttı. Kaan ilk başta konuşmadı. Karga ekrana yaklaşarak görüntüyü inceledi. İplikçi, dosyalar arasında dolaştı “Hepimiz için aynı şey var,” dedi.
Gerçekten de öyleydi.
Kaan’ın dosyasında teknik yeteneğinin gerektiğinde sistemin güvenlik mekanizmalarında kullanılabileceği yazıyordu. Karga için sistem açıklarının kontrol altında tutulması. İplikçi için sosyal ağ analizleri. Saatçi için zaman ve düzen takıntısının operasyonel amaçlarla değerlendirilebileceği belirtilmişti. Aras’ın dosyasında ise yalnızca “belirsiz” yazıyordu.
Sandra’nın dosyasında “gözlem altında tutulmalı” ibaresi vardı.
Öğretmen ekranı kapattı. Kaan gözlerini ekrandan ayırmadan konuştu;
“Bizi fişlemişler.”
“Evet,” dedi 26.
Sandra ona baktı. “Peki biz onları tanımlarsak?”
Bu soru üzerine kimse hemen cevap vermedi.
Sonraki günlerde öğrenciler artık okulun sistemine yalnızca kendi çıkarları için girmediler. Daha derine indiler. Okulun aldığı fonları, şirketlerle yapılan anlaşmaları, güvenlik firmalarının sözleşmelerini, vakıfların bağışlarını ve bazı kurumların birbirleriyle olan bağlantılarını araştırmaya başladılar. Kaan para akışlarını çıkardı. Karga iletişim ağlarını inceledi. İplikçi isimler arasındaki ilişkileri haritaladı. Saatçi bütün hareketleri zaman çizelgesine yerleştirdi. Aras, diğerlerinin bulduğu veriler arasındaki bağlantıları kurdu. Sandra ise eksik olanı aradı.
Bir hafta sonra önlerinde oluşan tablo, hiçbirinin beklediği kadar basit değildi. Birbirinden bağımsız görünen okullar, şirketler, araştırma merkezleri ve güvenlik kuruluşları aynı birkaç finansal merkeze bağlanıyordu. Bazı isimler farklı kurumların yönetimlerinde tekrar tekrar karşılarına çıkıyor, bazı şirketler resmi olarak birbirleriyle hiçbir ilişkileri olmadığını söylerken para transferleri aynı adreslerde birleşiyordu.
Daha da önemlisi, öğrencilerin okul dışında yaptıkları bazı yasa dışı işlerden elde edilen paranın dolaştığı ağlardan bazıları, Enstitü’ye kaynak sağlayan kurumlara bağlanıyordu.
Karga ekrandan gözlerini ayırmadı.
“Bunların hepsi aynı yere gidiyor.”
Aras başını salladı.
“Burada biri eksik.”
Kaan dosyaları kapattı.
“Yani bizi kullananlarla bizi takip edenler aynı kişiler olabilir.”
26 cevap vermedi.
Sandra masanın üzerindeki mavi ipe baktı. “Bazı yerlerde aynı kişiler.”
O gece okulun elektrik sistemi birkaç dakika içinde çöktü.
Önce sınıflardaki ekranlar kapandı. Ardından kameralar devre dışı kaldı. Koridorlardaki dijital panolar söndü. Güvenlik sistemi cevap vermedi. Merkez’le iletişim kurulamadı.
İnsanlar ne olduğunu anlamaya çalışırken öğrenciler ilk kez kameraların çalışmadığı koridorlarda yürüdüler.
Karga güvenlik odasına girmeyi teklif etti. Öğretmen başını salladı.
“Gerek yok.”
“Neden?”
“Çünkü artık neyi göreceğimizi biliyoruz.”
Okuldan çıktıklarında şehrin büyük bölümünde aynı durumun yaşandığını gördüler. Reklam panoları kapanmış, ulaşım sistemlerinin bir kısmı durmuş, telefon şebekeleri kesilmişti. İnsanlar sokaklarda birbirlerine ne olduğunu soruyordu. Birkaç dakika içinde şehir alışılmadık bir sessizliğe büründü.
Elektrik geldiğinde Merkez olayın teknik bir arızadan kaynaklandığını bildirdi.
Ertesi sabah Rehberlik Tasarım Enstitüsü’nde dersler başladı.
Koridorlarda aynı cümle; “Her çocuk doğru yere konulduğunda değerlidir.”
Fakat öğrenciler artık o cümleyi görmüyorlardı bile.
Sandra masasına geçtiğinde çantasından mavi ipi çıkardı. Yirmi beş düğüm ve ucuna küçük bir metal anahtar bağlanmıştı. Anahtarın üzerinde sadece 26 yazıyordu.
26 anahtarı gördü. “Bunu nereden aldın?”
Sandra cevap vermedi.
“Orada mıydı?”
Sandra başını salladı.
Öğretmen anahtara baktı. “Yirmi beş düğüm ve yirmi altıncı kapı.”
Sandra hafifçe gülümsedi. “Ben öyle düşünmedim.”
“Nasıl düşündün?”
“Bilmiyorum.”
Öğretmen ilk kez rahatladı.
Çünkü bilmiyor olmanın özgürlüğü bu okulda kalan son özgürlüklerden biri gibiydi.
Sandra kapıya yöneldi.
Öğretmen arkasından baktı. Seslendi.
“Sandra.”
Durdu.
“O anahtar kapıyı açacak mı?”
Sandra birkaç saniye düşündü. “Önce kapıyı bulmalıyız.”
Sonra sınıftan çıktı.
Öğretmen onun arkasından yürürken duvarlara baktı. Bir zamanlar önünden geçerken, yaslanırken dekorasyonunun dahi dikkatini çekmediği duvarlar ve okulun planını zihninde yeniden kurmaya başladı.
Koridorlar, sınıflar, güvenlik odaları, arşivler, yönetim katları ve yıllardır öğrencilerin fark etmeden önünden geçtiği kapılar birbirine bağlanıyordu. Mesele artık çocukların sistemden kaçması değildi.
Çocuklar sistemi tamamen anlamaya başlamıştı. Onları birbirinden ayıran yeteneklerin aslında aynı çarkın farklı dişlileri olduğunu, kendilerine sunulan seçeneklerin çoktan belirlenmiş yollar olduğunu ve bazı kapıların neden hiçbir zaman açılmadığını görmüşlerdi.
Şehir normale dönmüş görünüyordu. Ekranlar yeniden yanıyor, dersler devam ediyor, insanlar Merkez’in açıklamalarını dinliyor ve hayatın kaldığı yerden sürdüğüne inanıyorlardı.
Fakat Enstitü’nün içinde küçük bir değişiklik olmuştu.
Öğrenciler artık kendilerine verilen problemleri çözmeden önce problemin kim tarafından yazıldığını soruyordu.
Sandra koridorun sonunda bekliyordu.
Mavi ip bu defa boynundaydı.
Yirmi beş düğüm.
Yirmi altıncı ise bir kapının anahtarı.

Belgin Ulutay, 20 yılı aşkın süredir çeşitli sektörlerde orta düzey yönetici olarak görev yaptı. Yazmaya ve seslendirmeye şiir ile başladı, çeşitli eğitimlerin ardından edebiyat yolculuğunu öyküler ile devam ettiriyor. Tiyatro, seslendirme, kitaplar, seyahatler ve yazı ile kendine bir dünya kuran Ulutay’ın bir çok kollektif kitapta öyküleri yayımlanmıştır.


