TUBA AYŞE ÖZGÜR’DEN KİTAP ÜZERİNE BİR DEĞERLENDİRME
Kirpi Mesafesi, insanın başkalarıyla ve kendisiyle kurduğu o kararsız mesafeye bakıyor: Ne çok yakın, ne çok uzak. Gündelik hayatın içinde fark etmeden taşıdığımız küçük sızılarla, suskunluklarla ve korunma refleksleriyle… Bu yazı, Hakan Akdoğan’ın romanı Kirpi Mesafesi üzerine bir okuma notu.

Bazı kitaplar vardır okur gibi yapamazsın ya içine girersin ya da kapatırsın ama arada kalamazsın. Kirpi Mesafesi benim için böyle bir yerden açıldı, sanki biri karşıma oturmuş da çok sakin bir sesle bir şey anlatıyormuş gibi. Bağırmadan, acele etmeden ama kaçamayacağım bir yerden konuşarak.
Bu kitapta insanın hâli anlatılıyor ama büyük cümlelerle değil, daha çok gündelik hayatta fark etmeden taşıdığımız o küçük sızıyla. Yaklaşmak istiyoruz ama canımızın yanacağını da biliyoruz, uzak durmak istiyoruz ama yalnız kalmaktan da korkuyoruz. Kirpi mesafesi tam olarak bu aslında ne çok yakın ne çok uzak, tam karar veremediğimiz o aralık. Ben okurken sık sık durdum. Çünkü bu mesafe meselesi sadece romandaki karakterlerin değil benim de hayatımın tam ortasında duruyordu.
Dilin suskunluğu durdurdu. Hakan Akdoğan çok konuşan bir dil kurmamış, hatta çoğu yerde suamuş. Ama o suskunluk rahatsız edici değil daha çok tanıdık. Bazı insanlar vardır, az konuşur ama söyledikleri uzun süre sende kalır işte bu metin de öyle. Cümleler kısa gibi duruyor ama arkalarında ağır bir düşünme hâli var. Sanki yazar, her kelimeyi koymadan önce durup bir bakmış buna gerçekten ihtiyacım var mı diye.
Toplum meselesi kitapta çok tanıdık bir yerden geliyor. Kimlerin normal sayıldığı, kimlerin fazla bulunduğu, kimlerin kenara itildiği sessizce ama çok net biçimde gösteriliyor. Ait olamamak büyük bir dram gibi anlatılmıyor, daha çok zaten bildiğimiz bir şeymiş gibi duruyor. Çünkü çoğumuz hayatımızın bir yerinde tam olarak oturamadığımızı hissettik. Yan yana durup temas edemediğimiz anlar oldu. Bu kitap tam da oraya dokunuyor.
Dilin sadeliği beni en çok çeken şeylerden biri oldu, süslü değil gösterişli değil ama sahici. Okurken metnin içine davet edilmiş gibiydim. Öylece içeri sızıverdim. Okurdan bir şey bekliyor bu kitap. Beklediği şey hız değil, aksine biraz durmayı istiyor.
Kırılganlık meselesi de çok dürüst bir yerden ele alınıyor. Burada kimse güçlü görünmeye çalışmıyor. Dikenler bir güç gösterisi değil bir korunma refleksi. İnsan incindiği yerden sertleşiyor sivriliyor. Bu hâl yargılanmıyor, süslenmiyor sadece olduğu gibi bırakılıyor.
Ne çok yakın, ne çok uzak
Kirpi Mesafesi bana şunu düşündürdü, insan olmak bir denge bulup orada kalmak değil, her gün yeniden ayar yapmak. Bugün iyi gelen şey yarın ağır gelebiliyor. Bugün uzak durmak hayatta tutarken yarın eksik bırakabiliyor. Bu değişkenlik insan olmanın en yorucu ama en gerçek tarafı galiba.
Kitap bittiğinde içimde bir rahatlama olmadı. Daha çok sessiz bir durma hâli oldu. Kendi mesafelerimi düşündüm kimlere ne kadar yaklaştığımı, kimlerden neden geri çekildiğimi. Ve kendime şu soruyu sordum “Beni koruyan bu mesafeler gerçekten beni koruyor mu, yoksa yavaş yavaş yalnızlaştırıyor mu?”
Bu yüzden Kirpi Mesafesi benim için bir cevap kitabı olmadı. Daha çok durup bakmam gereken bir yer oldu. Kısa bir an. Sessiz bir eşik. Orada duruyorsun ve bir süre sadece kendini dinliyorsun.
“Kirpi Mesafesi” ni bitirdiğimde önce bir soluklandım. Sonra bir daha okudum. Kelimeler bir semazenin eteklerinde döner gibi ahenkle dans etmişti. Denge, hiçlik ve döngü… akmıştı.
Şunu anladım, hani o dikenler var ya işte onların battıkları yerlerin iyileşmesi için o mesafe. Bedenine batan iğneler ruhunla buluşman için. Ondan sonrası hiçlik. Acı da yok, korku da…
Ben bana düşen bunu aldım, okuduğunuzda size neler gelir bilmem. Ama bildiğim şey, değerleri zamanında anlamak lazım… okumalısınız.


