Elçin Çakmak Erarslan
Kırmızı kalemi kağıttaki kelimeler altında durmadan kaydırdığımı, çizilecek kelime kalmayınca fark ettim. Halbuki nerede, hangi yeri işaretlemek için başladım, hatırlamıyordum. Vapurun düdüğüyle, elimde tuttuğum kağıtları kahverengi çantama tıkıştırdım. Artık hepsi düzeltilecek, yeniden yazılacaktı. Geride bıraktığım parçalara bakınca, asıl metnin değil, tutkumun yalnızlığını biriktiriyordum. Yalnızlık.
İskelenin bekleme yerine doğru yürürken, önümdekilerin içeri geçmeden önce kanal ızgarasına attıkları sigara izmaritlerine takıldı gözüm. Elimdeki çantanın sapını sıkıca kavradım. Şimdi ızgaranın üstündeydim. İçeride geceden kalma yağmurun kırıntıları, üzerine her atılan izmaritle emilmişti. Yapış yapış, zift gibi bir birikinti. Tiksinti. Yalnızlığım onu da emiyordu. Söylemiyor, oynamıyor, sadece içimde susuyordu. Hem bilmez miydim onu dürtmeyi. Ne var ki o halinden benden daha memnun gibi, alışmış. Konuşası yoktu. Sanki eskiye dair hiç anı biriktirmemişti de öylece kalmıştı. Üstüne yazılmış yüzlerce öykü, söylenceyle; ben yalnızlığım, ben yoksam kimse yok der gibiydi.
Arkadan gelenlerin omuz darbeleriyle sarsılsam da ızgaranın üstünden çekilmedim. Velev ki beni devirdiler. Izgaranın beni emecek hali yoktu ya. Hem düşecek değildim. Yalnızlığım düşmemiş, öyle gölge gibi yayılmış içime, emdirmemiş organlarıma, benliğime kendini. Tutkum var, ben mi düşeceğim? Bacaklarımın arasından, yanından birkaç izmarit daha düştü içine. Her şey yerini bilmeli. Sigaranın son dumanlarının hepsi içeri üflenmişti sanki. Bekleme alanının üstünde yoğun bir bulut. İçeriden dışarıya usul usul süzülen, ter, nefes, sigara, deterjan, parfüm ve küf kokusu. Hepsi harmanlandı, yeni bir koku oluşturdu ve üstüme yapıştı. Tutalım ki bu kokuyu adlandırdım; adı, kokudan daha hızlı bayatlar. İnsan kokusu işte. Ayağımın yanıma yapış yapış bir balgam düştü. Ne var ki ben daha ağzı terk etmeden, arkamdaki boğaz hırıltısını, göğüsten gelen o ivmeyi hissettim. Yeşil, sarı. Onun da kendine has bir kokusu vardır. Böyle küflü, çürük gibi. Çıksa da bedenden, ağızda kekre bir tat bırakır. Ağız bile yalnız değil, geleni misafir ediyor, ne olduğunu sorgulamadan. Ukalaca bir genelleme kurdum işte, sonra genellemenin içindeki misafir beni ele verdi. Misafirim bile yok uzun zamandır.
Vapurun bile misafiri var. Her saat yüzlerce. İskele bekleme alanının kapıları, vapura doğru açıldı. Hepsini içeri buyur etti. O an bekleme alanındaki koku nereye gideceğini şaşırdı. İleri gitse deniz, geri dönse şehir, ben. Bir adım yana kaydım, ayakkabımın altında balgam. Tiksinti. Birkaç adım atsam izimi bırakırdı. Adım attım. Salyangozun bıraktığı gibi bir iz. Vezneye gidip bir bilet istedim. Adam somurtkan. Pencere camında gördüğüm yüz, ayna gibi değildi, daha çok ürkek bir kedininki gibiydi. Ama cılız, toparlak değil. Bileti aldım. Yürüsem vapur. Daha vakit var. Tekrar geriye dönüp, kanal ızgarasının üstüne yerleştim. Zifir gibi zift. Huzurlu geldi nedense. Yalnızlığım tırpanlandı.
Titredim. O da titredi. Izgara üstünde, koyu renklere inat bembeyaz bir kedi misafir ettim. İlerleyecek gibi oldu, bekleme alanının kalabalığından ürktü. Öylece kaldık. İki adım atsak içerdeyiz. Kedi mırladı, bacaklarıma sürtündü, kafasını bana çevirdi. Tut ki onu kucağıma aldım, sevdim. Geçer mi içimdeki yalnızlık? Hiç de oralı olmaz, yerini seviyor. O yüzden kediye dokunmadım. Kedinin bakışıyla niyetimi anladığını sandım; sonra bunun bir yanılsama olduğunu anladım. Kafasını eğdi, beyaz bıyıkları, ızgaranın üstünde gezindi. Attı kendini üstüne ızgaranın, devindi. Beyaz tüyleri artık gri. Mırladı ardı ardına. Karnında bir yara. Kısır kalmıştır belki. Kısır olmanın ne demek olduğunu biliyor mudur ki? Olsa ne olacak? Yalnız mı kalacak. Öğürdü ardı ardına. O da tiksindi kokudan. Çantamı yere bıraktım. Yukarıda şimdi onlarca martı. Hare gibi başımızda. Beynim karıncalandı. Kedi yerde debelenirken yanındaki çantayı açtım. Durdu. İçinden kırmızı kalemimi ve düzeltmediğim bir sayfayı çıkarttım. Metnin ilk sayfası. Kitabın adını yazmalıydım ama bulamamıştım. Adlar sonradan bulunur ya da hiç bulunmaz. O yüzden belki de hiç bitiremedim metni. O yüzden eksik kaldı. Tüm sayfaya kırmızı bir çarpı koydum. Vapurun düdüğü, daha çok sigara izmariti. Kediye baktım. Başı yukarıda, martıları izliyordu, sessiz, usulca. Gel desem benimle. Gitse Eminönü’nde, kalsa Kadıköy’de. Sayfayı buruşturup, çantaya tıkıştırdım. Kedi kalktı, gri kafasını uzattı. Islak, belki de küf kokan bıyıklarını çantamda, kağıtlarda dolaştırdı. Bir sayfa daha çıkardım, en arkadaki. Bu metin yazılmalı. Kalemi cebime attım. Çantayı ve kediyi beraberce ızgaranın üstünde bıraktım. Vapurun son düdüğünde, içeride oturmuş, çift kaşarlı tost yiyordum. Aklımda yeni bir metin. Tut ki ben misafir olmuşum.

Elçin Çakmak Erarslan, İstanbul’da dünyaya geldi. FMV Ayazağa Işık Lisesi’nden mezun olduktan sonra Yıldız Teknik Üniversitesi’nde İktisat okudu. Londra’da yaptığı stajın ardından Türkiye’ye dönerek aile şirketinde çalışmaya başladı. Bu süreçte Galatasaray Üniversitesi’nde Pazarlama ve Lojistik Yönetimi yüksek lisansımı tamamladı. Halen profesyonel iş hayatını ve yaşantısını İstanbul – Almanya arasında sürdürüyor. Edebiyat Atölyesi Dergisi 2023 Öykü Yarışmasında üçüncü olan Eraslan, yazı çalışmalarına da devam ediyor.

