Elif Özge Karakaya
Zaman her şeyi muhafaza eder derler; buna inanmak isterim, ama içimde sessiz bir tereddüt var. Zaman, sakladığını olduğu gibi korumaz sanki, gecenin derin bir anında her şeyin rengini usulca değiştirir. Sabah geri verdiği, tanıdık olduğu kadar yabancıdır da.
Zamanın geceye büründüğü odada bir mum yakıyorum. Alev ince ve çekingen; varlığıyla yokluğu arasında salınıyor. Gölgesine zor yeten ışığının etrafında dolanıyorum. Sanki ışık beni değil de ben ışığı takip ediyorum. Odanın duvarları, bu silik aydınlıkta birer yüzeye dönüşüyor, belleğin karanlık katmanlarına açılan soğuk, sessiz yüzeyler.
Orada, metal plakalara sabitlenmiş çok eski fotoğraflar asılı. Ne zaman yerleştirildiklerini, kim tarafından bırakıldıklarını bilmiyorum. Yaklaştıkça yüzler beliriyor; uzaklaştıkça dağılıyor. Işık, zaman ve sessizlik, plakaların üzerindeki yüzlerin keskin ve karakteristik nüanslarını silmiş. Gözler artık bir yere bakmıyor, bakıyormuş hissi taşıyor. Dudaklar bir sözün eşiğinde kalmış, ama o söz çoktan kaybolmuş.
Birinin önünde duruyorum. Tanıdık gibi. Aynı zamanda yabancı da. Sanki bir zamanlar bana ait olmuş, sonra benden uzaklaşmış bir yüz. Belki de hiç bana ait değildi. Zaman, başkalarına ait anıları zihnime bırakan görünmez bir el gibi. Yakalamaya çalıştığımda geriye yalnızca belirsizlik kalıyor.
Silinenleri hatırlamak istiyorum. Hatırlamak, dolambaçlı yollarda geziniyor. Her ayrıntıya tutunduğumda görüntü hafifçe yer değiştiriyor. Resmi sağa sola çevirmek gerekiyor. Metalin vaktiyle çehresinin kendine özgü özelliklerini içine aldığı kişiyi, körleşmiş yüzeyde tanıyabilmek için belirli bir ışık kırılmasına ihtiyaç var. Işık eğiliyor, kırılıyor; yüz bir anlığına beliriyor. Tam o anda içimde bir tanıma duygusu yükseliyor, sonra yine kayboluyor.
Hakikat, o kısa anda kendini gösteriyor. Kırılgan, geçici, ama derin.
Duvara düşen ışık genişliyor, sonra geri çekiliyor. Oda sanki nefes alır gibi. Yüzler de onunla birlikte belirip siliniyor. Bana ait olmayan anıların getirdiği çehreler, yine de tanıdık bir yakınlık taşıyor. İçlerinden biri gülümsüyor, o gülümsemeyi anımsıyorum. Ama nereden?
Bir an duraksıyorum. Ya ben de o plakalardan birine sabitlenmişsem? Ya bu odada dolaştığımı sandığım an, aslında başka bir belleğin içinde donmuş bir görüntüyse? O hâlde hangimiz hakikatiz, hangimiz bir yansıma?
Mum titriyor. Alev eğiliyor, sonra yeniden doğruluyor. Gölge büyüyor, duvarın büyük bir kısmını örtüyor. Işık azaldıkça yüzler daha sade, daha tanıdık bir hâl alıyor. Ayrıntılar silindikçe geriye kalan, belki de özün kendisi.
Her hatıram böyle soluklaşıyor. Solanlar biçim değiştiriyor. Renkler çekildikçe geride ince, neredeyse görünmez bir iz beliriyor. Günün birinde, kaynağı belirsiz bir ışık o izin üzerinden geçiyor. Metal plakalarda yok olmuş yüz kendini yeniden ele veriyor.
Ama o yüz, gerçekten geçmişten mi geliyor?
Yoksa zaman bana kendi suretimi mi gösteriyor? Belki de hakikat, her görünenle yeniden ortaya çıkıyor.
Mum sönmek üzere. Karanlık çoğalıyor.
* Sándor Márai, Mumlar Sonuna Kadar Yanar, Çeviri: Esen Tezel, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2025

Elif Özge Karakaya, Marmara Üniversitesi Alman Dili Edebiyatı Bölümü’nü yarıda bırakıp Ekonometri Bölümü’ne başladı ve oradan mezun oldu. Ancak bir süre sonra kendini IT sektöründe çalışırken buldu. Tüm bu yolculuğunda kitaplar ayrılmaz eşlikçisi oldu. Yaratıcı yazarlık, mitoloji ve psikoloji dersleri alarak kendini geliştirmeye, kitaplarla yeni yolculuklara çıkmaya devam ediyor. Bu süreçte iki kolektif kitapta öyküleri yer aldı ve şimdi ‘Virgülle rafa kaldırdığı defteri’ yazmaya devam ediyor; bu kez, daha belirgin bir mürekkep kullanarak.


