Sevgi Dönmez Maç
Müzeyyen, evinin tavanı su sızdıran, nemli ve kasvetli banyosunda aynanın karşısında durmuş, sevdiği erkeği kaybetmiş bir kadının yüzünü tahayyül etmeye çalışıyordu. Bunu daha önce babasının ölümüyle yaşamıştı. Bu kayıp, o küçük çocuğu eğreti bir şekilde büyütmüş, hayata hunharca fırlatmıştı. Şimdi tekrar hem kendi hem de sevdiği adam İhsan’ın hayatı değişmek üzereydi.
Müzeyyen’in koyu kumral saçları omzuna doğru salınıyordu. Alnı ve boynu terlemişti. Ruj sürülü olmadığı hâlde dolgun duran dudaklarına şaştı. Aynaya biraz daha yaklaşıp dudaklarını büzdü, poz verdi. Bu hâliyle kendisini “selfie” çeken genç kızlara benzetti; gülümsemiyordu. Ağlamak istiyordu ama filmlerde atılan zoraki kahkahalardan birini taklit etti. Sonra gerçekten kahkaha attı. Peşine saçma bir ıslık tutturdu. Babasının çok sevdiği o şarkıyı mırıldanmaya başladı:
“Güz gülleri gibi hiç bahar yaşamadım…”
Terini silip saçlarını toplarken göz ucuyla aynadaki kendisine bakmayı sürdürüyordu. O kadar da fahişeye benzemiyorum. Şimdi kim bilir kaç fahişeye benzemeyen fahişe daha böyle ayna karşısındadır? Neler geçiyordur akıllarından? Parfüm kokusu alıyorlar mıdır? Tere karışmış kokular mı dolduruyordur burunlarını? Herkesin hikâyesi biricik midir? Biricik?
Aynanın buğusunu silerken gittikçe tırnakları avucuna batıyordu. “Ne hayal! Koca bir hayal!” diyerek yumruk yaptığı elleriyle bacaklarının üst kısımlarına vurmaya başladı. “Al, bu da şamar,” diyerek kendisine bir tokat attı. Olduğu yere çöktü. Ağlıyordu. Dua etmeye çalıştı. Beceriksizce bir şeyler fısıldarken parmakları avuçlarının içinden gittikçe çözüldü.
Alışık olduğu siren sesini duyunca banyodan çıktı. Kapıyı açtığında karşısında iki polis memuru duruyordu. Polislerden şapkasını çıkarmış olan, kendisini hastaneye götürmek için geldiklerini söyledi. Bu polisi bir yerden tanıyordu; nereden tanıdığını çıkaramamak canını sıktı. Bir şey demedi. Hastaneye gitmek için hazırdı. Yüzü tanıdık gelen polise çantasını uzattı. Çantasında temiz kıyafetler vardı: bir elbise, iki iç çamaşırı, bir sabun, bir havlu; ezilmiş bir diş macunu, uçları eskimiş bir diş fırçası.
Apartmanın içinden çok ses çıkarmadan geçmeye çalışsalar da komşular olanları yine perde arkasından izliyordu. Perdelere bakamadı Müzeyyen. Uzun eteğini uçlarından tutup bacaklarını kıvırarak polis arabasına bindi. Uyumak istedi… Uyandığında her şeyin bitmiş olmasını. Kafasını bir türlü arabanın camına yerleştiremedi. Yerleşemedi. Önce tavanı, sonra koltukları yumrukladı. İki uzun parmağını boğazına sokup derin bir bulantı yarattı. Öğürmüyordu da sanki “neden” diye haykırıyordu.
Beyazdı. Hastanede her şey beyazdı: doktorların kıyafetleri, nevresimler, duvarlar. Duvarlardaki çatlakları gördü; derindiler. Sonra her şey koyulaşmaya başladı. Kanı en koyu kırmızıya, teni mor renge dönüyordu.
“Her hastaneye gelişinizde böyle mi olursunuz?” diye sordu biri. Boş gözlerle karşısındakine baktı. Kim ki bu? Kanımı alan görevli mi? Baba, sen misin? İhsan? Azrail, git, Tanrım.
HIV pozitifti.
Söyleneni yaptı, pamuğu koluna bastırdı. Hastane duvarlarını kana bulamak, çatlakları kanıyla doldurmak istiyordu.
Aynı polis arabasıyla eve dönerken artık hayali kalmamıştı. Bir tane bile. Elinde sadece bir test sonucu vardı; kâğıdın yanı tırtıklıydı. Temiz kıyafetlerini çantasından çıkarmasına gerek yoktu. Arabanın dikiz aynasında sevdiği erkeği kaybetmiş bir kadının gözlerindeki ifadeyi gördü. Tavanı, koltukları yumruklamaya gücü yoktu. Parmaklarını boğazına soktu tekrar; bir bulantı yarattı. Kusamadı. O anda kararını vermişti.
Tırtıklı kâğıdı İhsan’ın kapısına bırakıp gitti. Karşı komşu kapı deliğinden gözetliyordu.
Bu anı yıllar sonra hatırladığında bile ağlamaya başlayacak, başını duvarlara vurup kendisini bayıltmak isteyecekti. Oysa ne çocukken arkadaşlarıyla ağaçlara tırmandığını ne de bisiklete bindiğini anımsıyordu. Babasının yüzünü bile hatırlayamaz olmuştu. İhsan’ın yanına uzanıp kolunu omzuna doladığındaki o tamamlanmışlık hâli, sesi, kokusu hepsi silinip gitmişti.
Geçmişe dair hatırlayabildiği tek şey aynadaki üzgün yüz ve babasının şarkısıydı:
“Güz gülleri gibiyim.
Hiç bahar yaşamadım…
Ya sevmeyi bilmedim yıllarca.
Ya sevince geç kaldım.”


