Gökbanu Sezi Coşkuner
Yağmur, pencere camına ince bir perde gibi yayılıyor, dışarıdaki sokak lambasının ışığını bulanık huzmeler halinde içeri taşıyordu. Odanın köşesinde yıllardır sabit duran eski ahşap masa, sahibini sessizce bekleyen bir gölge gibiydi. Kilitli çekmecesi, sanki kendi nefesini tutmuş, açılmayı bekleyen bir sırdı. Hamdi’nin zihni karıncalandı. Bu akşam farklı olacaktı. Sağ elini cebine atıp işlemeli pirinç anahtarı bir kez daha kontrol etti. Odanın havası ağırlaştı.
Çocukluğundan beri bu masa onun hayatında ailenin gizli bir ferdi gibiydi. Annesinin sığınağı, kendisinin sırdaşı… Annesi morarmaya başlayan gözüne çiğnediği ekmeği yapıştırıp sessizce masanın önündeki bir ayağı kırık sandalyeye oturur, ellerini birbirine kenetlerdi. O kara, kuru, çatlak eller, hiçbir şey söylemeden çok şey anlatırdı. Annesinin temizliğe gittiği günlerde de Hamdi ya eli kolu ya bacağı alçıda, zar zor masanın başına gider, aynı sandalyeye oturur çekmeceyle konuşurdu. Açmadan. Dudaklarını kıpırdatmadan, içindekileri dile dökmeden. Çekmecenin içinde birikenler, o sessizliklerden doğmuştu.
Boğuluyormuşçasına öksürmeye başlayan Hamdi ayağa kalkıp rutubetli yıllardan kıymık kıymık olmuş pencere pervazının önüne gitti. Yağmur şiddetini artırmıştı. Yine de pencereyi açtı. Yüzüne aynı anda binlerce iğne batıyordu. Umursamadı. Tüm gücüyle bağırdı pencereden dışarı.
Masaya geri dönüp sağ cebinden pirinç anahtarı çıkardı. Çekmece tüm zamanın ağırlığını taşıyan bir gıcırtıyla aralandığında, içindeki onlarca köstekli cep saatini gördü. Metal yüzeyleri odanın solgun ışığında parlıyordu. Teker teker hepsini masanın üzerine çıkardı. Gözleri buğulandı. Çıplak ampulün ölüme yakın ışığı altında hepsi birer belirsizlik barındırıyordu. Kapaklarını bir bir açtı. Her biri farklı bir günü ve saati gösteriyordu. Sanki zamanın kendisi parçalanmış ve bu çekmecede saklanmıştı. İçlerinde ânlar donmuştu.
Hamdi titreyen ellerine aldırmadan tam önünde duran altın rengi cep saatinin üzerinde parmaklarını gezdirdi. Odanın ışığı titredi, duvarlar silindi. Bir anda odanın çocukluğundaki hâline döndü. Sobanın dumanı, soba borusuyla perde kornişlerinin arasına gerilmiş çamaşır ipi, üzerinde asılı çamaşırlar, beyaz sabuna karışan is kokusu, annesi mutfakta yemek yaparken çıkan tabak, çanak, tencere, tava sesleri, kokusu tüm eve sinen taze pişmiş ezogelin çorbasının baharatlı tereyağlı tadı, eski eprimiş halının toz kokan kilim desenleri… Hepsi yeniden yaşanır oldu.
Zaman saklanmıyor, bekliyordu. Çocukluğunun tüm kokularını, tüm seslerini, tüm desenlerini içine doldurdu. Duvarın önündeki masayı gördü aniden. Annesinin yarılmış kaşı, kendisinin patlamış dudağı odayı doldurdu. Beyaz sabun ise bulandı, is ezogelin çorbasına, ezogelin çorbası toza… Hepsini derin bir anason kokusu yardı. Yarıklardan daha fazla anı aktı. Tozlu halının kilim desenlerine kan damladı. Çıplak ampulün ölgün ışığı titredi. Yanıp yanıp söndü. Hamdi tekrar masanın başındaydı. Parmakları altın rengi köstekli saatin üzerinde. Zincirine götürdü parmaklarını. Kızgın demire dokunmuşçasına yanan parmak uçlarıyla zincirini daha da sıkı kavradı.
Görüntü tamamen dağıldığında odanın sessizliği daha da ağırlaştı. Hamdi sandalyesine sığındı. Açık pencerenin önündeki tahta yer döşemelerinde küçük gölcükler oluşmaya başlamıştı.
Bu defa gümüş rengi, kapağı gül kakmalı bir saati aldı eline. Odanın ışığı titredi, duvarlar silindi. Üniversite sınavının sonuçlarının açıklandığı o günde buldu kendisini. Babası sedirin üzerinde, bir köy ağası edasıyla oturmuş. Bir elinde kehribar tespihi, diğerinde yarısı boş su bardağı, buram buram anason kokan. Buyurgan. Arenada matadorun karşısındaki bir boğa gibi. Ne zaman saldıracağı belirsiz, tekinsiz. Hamdi tam karşısında, bir sis perdesinin arkasında. Kendi sesine yabancı. “İstanbul’u kazanmışım baba.”
Babasının bakışlarındaki tekinsizlik gözlerine sıçrıyor. Hamdi titriyor. “Gidersen dönemezsin buraya bir daha sıçtığımın piçi.”
Sesindeki sakinlik Hamdi’nin kalbini patlatacakmışçasına tahta duvarlardan sekip sahibine geri dönüyor. Hamdi gerileyerek masanın köşesine tutunuyor. Annesinin haykırışı yankılanıyor kulaklarında, “Yapma Bey!”
Çıplak ampulün ölgün ışığı titredi. Yanıp yanıp söndü. Hamdi tekrar masanın başındaydı. Parmakları gümüş rengi, üzeri gül kakmalı köstekli saatin üzerinde. Zincirine götürdü parmaklarını. Çok soğuktu. Parmak uçları uyuştu. Zincirini hemen bıraktı.
Görüntü tamamen dağıldığında odanın sessizliği biraz hafiflemişti. Hamdi sandalyesinde kıpırdandı. Açık pencerenin önündeki tahta yer döşemelerinde oluşan küçük gölcükler çoğalmıştı.
Her bir saati teker teker eline aldı Hamdi. Ama zihnine üşüşen anılar o odadan dışarı çıkamadı. Masa yerinde kaldı. Yağmur dinmişti. Gün ağarıyordu. Hamdi kalkıp pencereyi kapattı. Islak ayakkabılarını ve paçalarını masaya geri döndüğünde fark etti. Gözleri ağırlaştı. Göz pınarlarında biriken yaşlardan iki damla masaya düştü. Saatler ıslanmadı. Saatleri kucaklarmışçasına önünde topladı. Açık olan çekmeceye kaldırmadan önce çekmecenin dibini sağ eliyle yokladı. Parmak uçlarıyla hissettiği şeyin ne olduğunu anlayamadı. Yakalamaya çalıştıkça geri kayan nesneyi uzun bir uğraştan sonra sıkıca kavrayarak çekip dışarı çıkardı. Büyük bir kum saati duruyordu elinde. Ters çevirdi. Kumlar aşağıya aktı. Kum saatini masaya koyup, köstekli saatleri gelişigüzelce çekmeceye koydu. Çekmeceyi kapattı ve işlemeli pirinç anahtarla kilitledi. Anahtarı sağ cebine geri koydu.
Bir anda onlarca saatin tik takları odayı doldurdu. Hamdi sıkıca gözlerini yumdu. Her bir saatin tik tak seslerini tüm bedeni ve belleğiyle duyumsadı. Gözlerini açtı. Oda yeniden sessizleşti. Henüz sönmemiş sokak lambasının ışığı berrak bir çizgi halinde içeri süzülüyordu. Çekmece, sessiz tik taklarıyla ânları ve anıları saklamaya devam ediyordu.
Hamdi ayağa kalktı. Masadan kum saatini alıp üzerinden hiç çıkarmadığı montunun iç cebine koydu. Sokak kapısına yürüdü. Son bir defa arkasına dönüp masaya ve çekmeceye baktı. Dışarı çıktı. Kapıyı kilitledi. Islak havanın tertemiz kokusunu içine çekti. Arabasına yürürken çocukluğundan beri kuru olan derenin suyla dolmuş olduğunu gördü. Elindeki anahtarı dereye fırlattı.
“Off! Yeter artık! Böyle şeyler yazmak istemiyorum!” diyerek yumruğunu yazı masasına indirdi. Üniversite yıllarında bir eskiciden aldığı Remington daktilonun soru işareti tuşu havaya fırlayıp yumruğunu gevşetmediği elinin yanına düştü. Aynı anda elini gevşetti. Masasından eksik olmayan Kulüp rakı dolu kadehinden dolgun bir yudum aldı. Kâğıdı daktilodan çekerken yırtılan köşelerini fark etmedi. Sağ cebinden işlemeli pirinç anahtarı çıkarıp sağındaki çekmeceyi açtı. Onlarca köstekli saatin altında birikmiş kâğıt yığının en üstüne elindeki kenarları yırtık kâğıdı özenle yerleştirdi. Daktiloya yeni bir kâğıt taktı. Rakı kadehinin yanındaki kum saatini yeniden ters çevirdi. Soru işareti tuşunun yeri boş kaldı.


