Hakan Akdoğan
Kendimi bulamadım. Bulamadım, çünkü bunca sesin arasında hâlâ titreyen o inceliği öldüremedim: kimseye sunmadığım, kimseye ispatlamadığım, sadece kendime bile zor itiraf ettiğim kırılgan çekirdek. Dünya benden bir sonuç, bir özet, bir “hakkımda” bölümü istiyor; ben ise her özetin gerçeği budadığını, her kesin cümlenin bir parçamı dışarıda bıraktığını hissediyorum. “Kendini tanı” diyorlar, ama bu tanı çoğu zaman bir teşhis gibi işliyor: sınıflandır, adlandır, kutula, rahat et. Rahat edemiyorum. Çünkü içimdeki o çekirdek rahatlıkla beslenmiyor; çatışmayla, boşlukla, bekleyişle büyüyor. Bir gün “oldum” dediğim an, aslında içimin bir yerinde susturucu takılmış bir hayat başlayacakmış gibi geliyor. Bu yüzden bulamıyorum; çünkü bulmak, bu çağda çoğu zaman bitirmek demek.
Ben bitirmeye razı değilim. Ben, hâlâ açık kalan yerlerimle, hâlâ kapanmayan yaralarımla, hâlâ bir şey bekleyen bakışımla varım. Kendini aramak, kendini ele geçirmek değil, kendini ele geçirmeye çalışan her şeye karşı içerideki bu küçük bir alanı savunmaktır.
İçimdeki çekirdeğe en büyük saldırı, gürültüden değil şeffaflık kılığına girmiş hızdan geliyor. Her şeyin hemen çözülmesini isteyen, acıyı bile verimlilikle tedavi eden o palyatif sabırsızlıktan… Bir an durup “Bilmiyorum!” dediğimde sistemin şalteri atıyor, zira bilmemek yasak, belirsizlik ayıp, beklemek başarısızlık. Oysa benim bekleyişim bir gecikme değil; bir direnç. Yavaşladıkça başkalarının çizdiği rotaya tam oturmayan bir iç kıvrımını, bir duraksama hakkını, bir sessizlik payını buluyorum.
Yavaşlayınca çağın en maharetli zorbalığı bağırmadan usul usul hatırlatıyor: “Görünür ol.” Görünür olmazsan yok sayılacaksın. Bir şey paylaşmazsan, yaşamamış sayılacaksın. İçinde kaldıysan, gelişmemiş sayılacaksın. Her anlatış, içimdeki çekirdeğin etrafına bir kabuk daha örüyor; kabuk kalınlaştıkça “ben” daha güvenli değil, daha uzak oluyor. Artık kendime dışarıdan bakan bir proje yöneticisiyim. Kendi içimi bile denetliyorum. Duygularım bir performans raporuna dönüşüyor. Çekirdeğim buna itiraz ediyor. Bazen bir göğüs sıkışmasında, bazen sebepsiz bir hüzünde, bazen de hiçbir şey olmadan gelen o “yetmiyor” hissinde ortaya çıkıyor.
O yüzden ben bu küçük alanı savunurken, kendimi yüceltmiyorum; kendimi korumuyorum bile belki. Daha çok, içimdeki “tamamlanmış insan” yalanına karşı bir şüpheyi koruyorum. Çünkü tamamlanmak, çoğu zaman bir şeylerin ölümü pahasına oluyor. Kendi içinin üstünü betonlayıp “artık sağlam” demek kolay; asıl zor olan, o çatlağı açık tutup oradan sızan sesi duymak. Susturursam, yaşadığımı sanacağım.
Belki de “kendini bulmak” diye bir şey yoktur. Belki sadece “kendine yaklaşmak” vardır. Bir cümleyi fazla parlatmadan, bir yarayı hemen kapatmadan, bir acıyı hemen iyileştirmeden. Öğrenin artık, bazı acılar iyileşmek istemiyor; anlaşılmak istiyor. Bazı boşluklar dolmak istemiyor; yer açmak istiyor. Ben, o yerin içinde, kimseye göstermediğim o çekirdeğin hâlâ titremesine razı olduğum sürece, dünyaya teslim olmuyorum. Titremek zayıflık değil, hâlâ canlı olduğunun kanıtı.
Şeffaflık, bize dürüstlük diye satıldı oysa çoğu zaman sadece ışığın şiddeti. Işık arttıkça hakikat çoğalmıyor, gölge yok ediliyor. Gölge yok olunca da insanın dinlenebileceği yer kalmıyor.
Çünkü mahremiyet bir suç ortaklığı değil; insanın kendini yeniden kurduğu karanlık odadır. O oda elinden alınınca geriye “açıklanmış” bir hayat kalıyor: her şeyi anlaşılır, her şeyi raporlanabilir, her şeyi sunulabilir. Sunulabilir olan, satılabilir olana çok hızlı dönüşüyor. Bu yüzden artık kimseye güvenmiyoruz; doğruluyoruz. Güvenin yerini şifreler, log kayıtları, ekran görüntüleri, konum paylaşımları aldı. “İnanıyorum!” yerine “Kanıtla!” diyoruz. Şeffaflığın dili hep aynı: şüpheyi büyüt, her şeyi görünür kıl, sonra buna “Temizlik!” de.
Bir noktadan sonra insan kendi gardiyanına dönüşüyor, bunu da özgürlük sanıyor. Kendini sürekli ifşa ederek “kendin olmak” dediğin şeyi yaşadığını sanıyorsun, ama aslında kendini sürekli hazır tutuyorsun: gösterilecek, beğenilecek, ölçülecek bir hâl. İçin dışına taşınca, içerisi boşalıyor. Kalan şey, pürüzsüz bir yüzey: beğeni alan ama dokunulunca hiçbir şey hissettirmeyen bir yüzey. Oysa ben biliyorum, pürüzsüzlük hayat değildir; pürüzsüzlük, yaşamın izlerinin silinmiş hâlidir. Bu yüzden o çekirdeğin titremesi kıymetli: titreme, sistemin sevmediği bir gürültüdür; veri olmayan, ölçülemeyen, hızlanmayan bir gürültü. Ve belki de bugün insanın en dürüst cümlesi şudur: “Her şeyi göstermeyeceğim.” Çünkü bazen saklamak, yalan söylemek değil; kendini hayatta tutmaktır.
Belki de benim arayışım, bir şey bulma hırsı değil; bulunabilir hâle gelmeme ısrarı. Bekleyişim de kapıda oyalanmak değil; içimdeki aceleyi terbiye etmek. Çünkü bu çağ, arayışı bir projeye, bekleyişi bir kusura çevirdi; oysa ikisi de insanın en eski hakları: yolunu bilmeden yürümek ve cevabı gelmeden durabilmek.
Ben aradıkça şunu öğreniyorum: aradığım şey dışarıda bir sonuç değil, içeride korunmuş bir gölge. Ben bekledikçe şunu anlıyorum: geciken dünya değil, kendime yetişmem. Ve belki de bütün mesele şu: Arayışla bekleyişi aynı cümlede tutabilmek—hızlanmadan, parlatmadan, açıklamadan. Çünkü insan bazen tam da bulamadığı için gerçek kalır; bazen tam da beklediği için teslim olmaz.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


