Habibe Şenol İnan
Kırmızı kapaklı kavanozu sırt çantama attım. Rayların titremesiyle trenin geldiğini anladım. Gazete kâğıdına yazılmış bileti pantolon ve ceketimin ceplerinde aramaya başladım. Hay Allah, nereye koymuştum; tren gitti gidecek… Son dakikaya bırakma huyumdan ne yazık ki vazgeçemedim. Hep böyle değil midir… İhtiyaç duymadan hiçbir nesnenin, hiçbir insanın sırası gelmez. Sırası geldiğinde de orada olmaz. Çantanın dibindeymiş, şükür.
Bugün ortalık tenha. Makinist bir şişe suyu kafasına dikti; artık treni hareket ettirmeye hazır olduğunu yolculara gösterir gibi etrafına baktı ve düdüğü çaldı. Kulaklarımı tutarak içeri atladım. Oturduğum gibi sırt çantamı karşıma koydum; o varmış gibi. Şimdi yanımda olsaydı karşımda otururdu muhtemelen. Cam kenarından ikimiz de vazgeçmeyiz.
Evimden ve aklımdan göç ettiğinden beri sekiz kış, yedi güz geçti. Yaz hiç gelmedi. Bana bıraktığı bir avuç gözyaşı, bir anahtar, yıpranmış diş fırçası, teki kaybolmuş eldiven, bir iki saç teli, soğuk yataklar, uykusu bölünen geceler, yarıda kalmış roman ve bir kavanoz çilek reçeli… Onun olduğu yazlardan birinde mahalle pazarından aldığımız çileklerle yapmıştı. Hormonlu olduğu muhtemel, hepsi aynı boyda koca çilekleri kaynatıp şekerlemiş, kavanozlara doldurmuştu. Çoğunu arkadaşlarına götürmüş, bize de çantamdaki bu kavanoz kalmıştı. O gittiğinden beri açmadım. Şimdi onun ellerini, nefesini, kokusunu, taşkınlıklarını, özlemlerini, keşkelerini, çelişkilerini ve ıstırabını da yanımda götürüyorum. Tatmaya kıyamadığım bir aşkın kalıntısı… Fersahlarca uzak bir özlemin kanıtı…
Bağcıklarımı bağlayıp ayaklarımı uzattım. Geçtiğimiz köylerde tüten bacalara bakarak gözlerimi yumdum. Karşımda o yoksa izlenecek hiçbir manzaranın ehemmiyeti olamazdı. Gökyüzünün mavisi, toprağın üzerine atılmış çöpler, insanların kabalığı, yaşlılara yer vermeyen gençlerin haklılık payı… Tüm bu konular beynimde bir diyaloğa dönüyor; onunla yolculuğumu sürdürüyorum. İki kişiden birinde bitmeyen tutku bitmiş sayılmaz; diğerinin haberi olmasa bile. Beraber yolculuk yapabilir, tartışabilir hatta sevişebilirsiniz de.
Kafamdaki diyaloğun ardından uyanmış gibi esnedim ve yerimde doğruldum. Trende herkes yerlerini almıştı. İstasyonda gördüğüm tenhalık demek ki sadece bir kandırmacaydı; içerisi doluydu. Bir kişi daha gelecek olsa başka yolcuya yer yoktu. Ama bir dakika… Çantamın olduğu yer kavanozundu; yani onun. Kafamda, kollarımda, göğsümde o her zaman davetliydi.
Kendimi kaybedip uyumuşum. Ağzıma bir lokma bir şey koymadım. Bir an önce ona varmam lazım. Karanlıkta camdan dışarı bakıp görecek bir şey olmayınca sıkıntıdan yolcular uyumuş. Camdaki yansımama baktım. Karanlıkta gözlerimde gördüğüm yorgunluk gülümsetmişti. Gülümsememe rağmen yorgunluk hiçbir durakta inmedi; benimle sonuna kadar gelmeye kararlıydı.
Ellerim trenin sıcağından üşümüştü. Soğuk isteyen tenim ince ince çatlamıştı. Elimi cebime attım. Hesap defterinin saman kâğıdı sayfasına yazılmış bir adres… Posta kodu da eksik edilmemiş. Mektuba gerek yok; ayaklarım ona gitmek için var. Bu reçeli kargo ile yollayamam, kırılırsa reçel ziyan olur.
İndiğimde hava henüz aydınlanmamıştı. Çantamı tek koluma takarak topraklı yolların içinden geçtim. Havada boşluk kokusu, çantamda ise çilek… Karşıdan gelen bir evsize selam verdim. Beni görmedi, duymadı. Yabancı olduğumu sezmiş olmalı ki yaklaşmadı. Belki de benden korktu. Onu tanıyordu belli ki. Sana da yaptı mı çilek reçeli? Bir parça ekmek ya da bir yüzlük lira verdi mi? Kalbi yufkadır onun; eminim sana bir yerden yardımı dokundu. Ne kadar şanslısın onunla aynı yerde nefes aldığın için. Bak bana… Gözlerini görmek, yanında olmak, sesini duymak, kapısına paspas, ölümüne ortak olmak için sahip olduğum her şeyi geride bırakıp ona geliyorum. Kovulacağımı, aşağılanacağımı, belki de görmezden gelineceğimi bile bile. Keşke senin yerinde olsaydım. Bazen ortak yaşanmışlıklar olmadan bir insanın hayatında daha kolay yer bulabilirdiniz ama yaşanmışlıklar eninde sonunda derin bir nefret bırakıyordu. Bu nedenle, bıraktığım nefreti silmek için düşmüştüm onun yoluna.
Çantamdan çıkardım kırmızı kapaklı kavanozu. Elimde çevirip şöyle bir baktım ama o da ne… Elime yapışkan bir şey geldi. Pembe, pütürlü ve güzel kokulu. Kavanozun yan tarafını çevirdim dikkatle. Derin bir çatlak… Dikkatle oluşmuş, içinden sızmaya çalışan çilekli sıvı ile bulanmış. Hepsini dökmeye niyeti yok ama tadını ve kokusunu paylaşmaya da hevesli. Parmağımla çatlaktan sızan reçeli dilime götürdüm ve tüm duyularımı harekete geçiren o eşsiz, şekerli ve hüzünlü tatla doldum.
Kavanozu kaldırdım ve çatlaktan sızan kırmızı pembe sıvı parlamaya başladı. Gözümün önünden kavanozu çektiğimde güneşin yavaşça yükselmiş olduğunu gördüm. Toprak birden renklendi, ellerimdeki çatlaklar iyileşti. Burnumdaki çilek kokusu derinleşti ve kavanozdaki sıvı akmaya devam etti. Akan reçelleri parmağımla yedim ve içi tam olarak boşaldığında kavanozu toprak yolun kenarına attım. Koku her yere yayılmıştı.
Tren istasyonuna geri döndüğümde bekleme alanının bu defa kalabalık olduğunu gördüm.


