Mualla Çelik Hıdıroğlu
Görevli dosyayı uzattı: “Sizinki bu olmalı.”
Klasörü açtım. Sayfanın üst köşesindeki tarih, ben doğduktan on yıl sonrasına aitti. Kime ait olduğuna emin olmam için ayrıntı gerekliydi: bir kelime, bir eşya, bir işaret… Zihnim o yıla dair koca bir boşluktan ibaretti.
Sayfaları çevirdikçe tuhaf bir duyguya kapıldım. Sanki başkasının anılarını izinsiz okuyordum. Dosyada fotoğraf yoktu; bu rahatlatıcıydı. Madem kanıt yoktu, herkese ait olabilirdi. Yıllardır peşinden gittiğim o hikâye, belki de bu kadar muğlak olduğu için çekiciydi.
“Dosyalarda yanlışlık olabiliyor mu?” diye sordum.
Görevli omuzlarını kaldırdı. “Bizde hata olmaz. Kayıp anılar kaydı anonimdir.”
Yüreğim daraldı, boğazım kurudu. Klasörü aldım, yerime geçtim. Sırada diğer birimler vardı. Numaratör yandı. Elinde dosyayla bekleyenler, kimin çağrıldığını anlamak için aynı yöne bakıyordu. Çağrılan ben değildim.
Salon beklediğimden genişti. Penceresi yoktu; tavanın nerede bittiği anlaşılmayan devasa bir odaydı. İçeride kuşlar dönüyordu; bazıları duvara çarpıp yeniden havalanıyordu. Ortaya sandalyeler sıralanmıştı. Dikkatli bakınca, boş görünen sandalyeleri gölgelerin doldurduğunu gördüm. Sandalyelerin boşalmasını bekleyenler ayaktaydı. Hepsini inceliyor, tanıdık bir hikâye arıyordum: yarım bırakılmış bir okul, doğmamış çocuklar, bir sevgili, kapatılmamış bir bavul…
Koridorun duvarlarına yön tabelaları asılmıştı: Kayıp Günler Servisi, Yanlış Hatırlanan Olaylar Birimi, Henüz Gerçekleşmemiş Anılar Masası.
Beni nelerin beklediğini kafamda hızla kurup bozduğum o kısacık anda sıram gelmişti. Ön sıradaki siluetle aynı anda ayağa kalktık. Bana doğru bir adım attı.
Onu hatırlıyordum. Yıllar önce vazgeçtiğim, başka bir şehre taşınmış halimdi. Saçı başı darmadağınık, yüzü asıktı. Telaşından, bir an önce elindeki dosyadan kurtulmak istediğini anladım. Midem kasıldı, nefesim boğazımda düğümlendi. İçime, tarifi imkânsız, ağır bir hüzün çöktü. Daha fazla bakamayarak başımı hızla çevirdim.
Kayıp Günler Servisi tabelasının altındaki masaya yöneldim. Dosyalar üst üste yığılmıştı; içlerinde sayfaları dolu olan da vardı, tamamlanmayı bekleyenler de. Tuhaf olan, farklı klasörlere dağılmış olmalarıydı; hangi dosyadaki anıyı seçmeliyim, karar veremedim.
Uzanıp birini aldım. Ne imza vardı ne tarih. Sanki aceleyle not alınmış, devamı getirilmesi unutulmuş veya vazgeçilmişti. Bu yarımlık, nedense tamamlanmış bir kronolojiden daha gerçek geldi bana; zaten kendi hayatımı hatırlama biçimim de böyleydi: parça parça, görünüp kaybolan, her göründüğünde başka türlü hatırlanan. Bazı günler, sanki hiç yaşanmamış gibiydi; adeta başkasına aitti.
Kimi insan, başkalarının hayatını ödünç alırmış. Onlara anlatılan bir hikâyeyi yıllar sonra kendi başından geçmiş gibi aktarır, sonra kendileri de inanırmış. Bir süre sonra yaşadıklarını unuturlarmış. Geriye, kime ait olduğu belli olmayan ama anlatıldıkça var olan sahneler kalırmış.
Binanın tüm katları, yaşamların depolandığı, herkesin kendi seçtiği, ‘benim’ diyebileceği bir kayıt alanıydı. İtiraz edilmediği sürece, kim seçerse onundu; tıpkı görevlinin söylediği gibi.
Bir köşede, camın arkasında sergilenen bir pano vardı. Üzerinde, daktiloyla yazılmış şu açıklama göze çarpıyordu:
“Kişisel Tarihlerin Toplama Usulü Yönetmeliği’ne göre, bir kişinin hayatı yalnızca hatırladıklarıyla sınırlı değildir. Hatırlamadıkları da başka dosyalarda, başka adlar altında saklanır. Aynı sahne, birden fazla kişiye ait olabilir. İtiraz edilmemesi rica olunur.”
Henüz Gerçekleşmemiş Anılar Masası’ndaki görevli, masanın üstünden bir klasör uzattı. “Bunu da alsanız iyi olur.”
“Bu kimin?” diye sordum.
“Henüz karar verilmedi. Kim doldurursa onundur.” Tereddüt ettiğimi fark edince duvardaki yazıyı işaret etti: “Seçme ikileminden kurumumuz sorumlu değildir.”
Kapağı açtım. Evrak bomboştu. Sanki kayıt değil, nefes aldıracak bir boşluktu. Düşünmeden alıp diğer dosyanın üzerine koydum. Birlikte, absürt ama rahatlatıcı bir çift oldular: karışık bir geçmiş ve benim kuracağım bir gelecek.
En iyi versiyonumu bulmak istiyordum. Her seferinde iki dosya seçme hakkımız vardı: biri boş, biri tamamlanacak olan. Doldurmadığımız klasörü bir dolunay geçtikten sonra iade etmeliydik. Tekrar seçim yapma hakkı dokuz ay on gün sonra mümkündü. Kararların sonuçlarından müessese sorumluluk kabul etmiyordu.
Ne kadar süre içeride kaldım, bilmiyorum. Bir sonraki numara yandığında kapıya yönelmiştim. Çıkmadan önce son kez arkama baktım. Sandalyedeki tüm gölgeler ayağa kalkmıştı. Yüzleri asıktı. Beni takip ediyorlardı. Seçilmeme durumunda huzursuzluk çıkarmamaları gerekiyordu. Bu anlaşmanın bir parçasıydı.
Merdivenlerden inerken karşımdaki metal duvarda, kırmızı puntolarla şöyle yazılmıştı:
“Bazı klasörler, hiç açılmamak üzere de verilebilir. Bu durumda elinizdekiler yalnızca olasılık olarak var olur. İmha edilemezler.”
Yazıyı defalarca okudum. Elimdeki boş klasörü hiç doldurmamak da kendi hikâyemi baştan yazmak da mümkündü. Seçim yapmak zordu. Bir an önce eve gidip yeni bir hayat kurgulamak istiyordum.
Binanın çıkışına geldiğimde dışarıdan sızan ışık gözlerimi rahatsız etti. Ağır demir kapı gıcırdayarak açıldı. Sokak, içeriden daha kaotikti. Gökyüzüne kadar uzanan binalardan dolunay zamanının kronometresi yanıp sönüyordu. İnsanlar, çantalara tıkıştırılmış dosyalarla kaldırımda koşturuyordu.
Dışarı adım atmadan önce dosyaları çantanın dibine ittirdim; kayış omzumu kesiyordu, yerini değiştirdim. Hızla yürümeye başladım. Apartmanın kapısına geldiğimde anahtarları çantadan çıkarıp kilide soktum. Ellerim titriyordu.
İçeri girdiğimde elimdekileri mutfak masasına bıraktım. Bir süre hiçbirine dokunmadım. Su kaynattım, temizlik yaptım. Havalandırmadan metal kokusu geliyordu; pencereyi açıp odaları havalandırdım. Acıkmıştım. Ekmek yapmayı düşündüm; vazgeçtim. Dolaptan sütü alıp masaya döndüm. Gözüm dosyalara kayıyordu. Beklentilerim bir kol mesafesi uzaklıktaydı. Hayallerime ulaşmaya bu kadar yakınken elim kaleme uzanmıyordu. Garipti…
İnsanoğlu; neyi aradığını, neyi istediğini bilmeyen tuhaf bir varlıktı.
Belki de bu dosyalara hiç dokunmamalıydım. Yarım kalmışlıklarımla bu saçma hayatı yaşamaya devam etmeliydim. Hayatla uzlaşmak da bir seçimdi.
Bu düşünce beni yazmaya itti. Dosyaları kenara kaldırdım. Çekmeceden bir defter çıkardım. İsteyip yapamadıklarımı, olmak isteyip olamadıklarımı, hayattan beklediklerimi; her şeyi hızla yazıyor, içimdekileri boca ediyordum. Sabaha kadar aralıksız yazdım. Arayışım da beklentim de bitecek gibi değildi. Sonunda kalemi masaya fırlatıp ayağa kalktım. Hangi hikâyeyi yazarsam yazayım yeterli olmayacak, eksik kalacaktım.
Gün doğmak üzereydi. Kenarda açılmayı bekleyen klasörleri ne yapacağıma karar vermem gerekiyordu. Kaç saat öyle kaldığımı hatırlamıyorum. Masadaki sütü kafama diktim. Dosyaları bir çantaya yerleştirdim. Zamanı gelince iade edecektim. Masaya dönüp defterin kapağına “Bu Klasör Kimin?” diye yazıp rafa kaldırdım.
Bu hikâye, kim isterse onun olacaktı.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

