Eda Büyükçapar
Tutkunun dili gözlerinden okunuyordu; sanki bakışlarıyla akıyor, kelimeleri suya karışıyordu. Bir iç deniz monoloğu yankılanıyordu.
Gecikmiş bir yaranın ışığından, turkuaz bir denizin derinliğine bıraktı kendini. İçinden yükselen fısıltı, bastırılmış bir öfkeyi değil, yönünü şaşırmış bir aşkı taşıyordu. Bakışları konuşmuyor, sanki uzun zamandır suskun bırakılmış bir denizi içinden taşırıyordu. Turkuazın en dip yerinde, güneşin bile yorularak öldüğü o karanlık eşiğin altında bir şey kıpırdıyordu: adına şiirler yazılan o eski sızı: Aşk…
Ve ben anlıyordum; bazı insanlar cümle kurmuyor, insanın içine sızıyordu. Bir fısıltı yükseliyordu içimde. Ne tam öfke oluyordu bu ne de masumiyet. Daha çok, yanlış kıyıya vurmuş bir sevdanın tuzlu yankısı gibi boğazımda kalıyordu.
Onun tutkusu başkaydı. ‘Yeşil’di.
Benimkisi ise suyun altında bile yanıyordu.
“İnsan bazen birine değil,” diyordu içimdeki ses, “o kişinin içimizde bıraktığı eksik yankıya tutuluyordu.”
Ve şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu…
Ama o, turkuaz derinliklerin gölgelerinde aşkı arıyordu. Gözlerinin dili sözlerinden daha ışıltılıydı, en derinlere işliyordu. Arzusunun dili ise her halinden okunuyordu; kelimelerden ziyade bakışlarının titreşimiyle adeta büyülüyordu. Gözleriyle akıyordu sanki… Bir denizin ortasında, turkuazın en derin noktasına bırakılmış bir sessizlik gibiydi. Ve o an anladı; bazı insanlar konuşmaz, sadece içinden taşar. Turkuazın gölgelerinde kaybolmuş bir anlam arıyordu. Aşk bazen bulunmaz sadece aranırken büyür, biliyordu.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Bir müddet sonra balıklar olta ipinde dizildi. Tam on bir balık… Gümüş pulları güneşin yansımasıyla parlıyordu. Rüzgârla sağa sola sallandıkça hayalinde İstanbul Boğazı’na asılmış gümüş bir kolye gibi görünüyorlardı. Ben ise onları değil, çocukluğumdan beri içimde taşıdığım o eksik İstanbul’u görüyordum. Bir şehir bazen yalnızca bir şehir olmuyordu. Bir insanın iç kanaması oluyordu.
Balıkların hafızasından şarkılar dökülüyordu:
Denizlerin kumuyum kumuyum
Balıkların puluyum
Aç koynunu ben geldim
…
Ben de Allah kuluyum.
Bir şehir, bir boğaz ve bir hatıra aynı anda parlıyordu.
“Bazı semtler yalnızca semt olmuyordu; insanın sustuğu yere dönüşüyordu.”
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Sevgilisi de, İstanbul’un boğazına asılmış bir gümüş kolye gibi salındı. “Sen benim tutkularımdan da daha özelsin,” dedi.
Yürümeye devam etti. Valizine baktı; yol artık geride kalmış bir yük gibiydi. Acılar ise onunla birlikte yürüyordu. Derin tutkularını düşündü…
Beykoz kıyılarında akşam ağırlaşıyordu. Çay bardakları buğulanıyordu. Martılar alçaktan geçiyordu. Ve ben, kelimelerin artık hiçbir şeyi kurtarmadığı bir yaşa geliyordum
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Bu şehrin boğazı yaraların şairidir… Beykoz, bir suskunluğun kıyısıdır.
Boğazında kelimeler inci gibi dizildi. Ama konuşamadı… Çünkü bazı kayıplar anlatılmaz; sadece içten içe taşınır.
Kelimeler ağırlaşıyordu. Boynumda taşınamayacak kadar eski bir hatıraya dönüşüyordu. İnsan bazen konuşamıyordu; çünkü bazı duygular dile değdiği an değer kaybediyordu.
Yaralı bir güvercin gibi dolaşıyordum kendi içimde. Kanatlarımda renk taşımıyor, yalnızca geç kalmış gözyaşları biriktiriyordum. Kelimelerse daha da ağırdı. Vebali taşınamayacak kadar eski bir yük gibiydiler. Yaralı kanadı kırık bir güvercindi içi… Kanatlarında renk değil, gözyaşı taşıyordu.
İletişim bağını kaybetmenin acısı hiç birşeye benzemiyordu. Ne geceler geceydi ne baharlar bahar. Mevsimler bazen insanın içinde kararıyordu.
Her yerde bir ressam görüyordu. Yaşadığı hikâyeyi resmetmek istiyor ama yapamıyordu. Çünkü her acı tablolarda yanıyordu.
Ve düşündü: “Bir insan, bir başka insanı nasıl bu kadar hissederken kaybeder?”
Bir taziye ilanına bakarken bile kıskanmak…
Sevginin değil, eksilmenin diliydi.
Ölümde bile yer arayan bir sevda vardı içinde.
O an anladı: Tutku, bazen sevgiden değil, eksiklikten büyür. Aşk, en çok eksildiği yerden konuşur.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Beykoz, Boğaz’ın incisi gibi duruyordu zihninde.
Ama kelimeler artık anlamını yitirmişti.
İletişim, en ağır kayıptı. Ne geceler geceydi artık, ne baharlar bahar… Gölgeler aynasızdı…
Mevsim, bazen insanın içinde kararıyordu.
Onu ilk gördüğü an, yaşanmışlıkların hepsi bir hayalin içinde birbirine karışıyordu. Ve o adam konuştu.
Eski İstanbul gibi konuştu.
Klarnet gibi…
Bir insan sesi değil, bir şehir hafızasıydı.
Onun sesi eski İstanbul gibi dolaşıyordu odanın içinde. Bir klarnetin iç çekişine benzeyen o kırık tını, insanın içindeki bütün kapıları yavaşça açıyordu.
Sanki konuşmuyor da, yıllardır unutulmuş bir sokağı yeniden yürüyordu.
Bazı insanlar güzel olmuyordu yalnızca; insanın estetik anlayışını yeniden inşa ediyordu. Ondan sonra hiçbir yüz tam görünmüyordu göze. Hiçbir ses yeterince derin gelmiyordu.
Ben onu dinlerken zaman yavaşlıyordu. Sigara dumanı tavana ağır ağır yükseliyordu. Bardaktaki çayın yüzeyi bile daha hüzünlü parlıyordu.
“İnsan bir heceye bile tutulabiliyordu,” diyordum.
“Bazen bir insanın yalnızca ‘iyi geceler’ deyişine ömür harcanıyordu.”
Sonra yine susuyorduk.
Çünkü bazı yakınlıklar konuşulduğu an bozuluyordu.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Onu ilk gördüğümde aklım bulutlara değiyordu.
Ve o an, hayatım boyunca savunduğum bütün mantık çöküyordu. İnsan bazen yıllarca ördüğü karakteri bir bakış uğruna terk ediyordu.
O an içinden tek bir cümle geçti:
“Sizi nasıl memnun edebilirim?”
Bu, bir teslimiyetin başlangıcıydı.
Fakat bu bir aşk cümlesi değildi aynı zamanda, zarif bir yıkımın temsiline ayna tutuyordu. Çünkü tutku önce insanı büyülüyor, sonra yavaşça kendisine benzetiyordu. Ve insan en çok, kendine dönüşemediği yerde yoruluyordu.
Körleşme geldi yanı sıra. Tutku büyüdü. Ve büyüyen her şey gibi önce güzeldi, sonra ağırlaştı.
Kör bir bıçak gibi… Sevgiliden menkul Khalkedon körlüğü taşıyordu.
İçimden geçenleri kimseye anlatamam diye şarkılar söylüyordu.
Ey akşam vapuru, sana mı kalır dünya
Ben o yağmurlu iskeleye inmem, inmem
Yana yana kül olayım, unutup yine sevdalanayım
Geçmem bir daha Kadıköy’den…
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Her yerde o ressamı görüyordu; yaşadıklarını, anlatılanları resmetmek istiyor, fakat başaramıyordu.
Çünkü bazı acılar resmedilmez; insanın içinde yanar.
Sahil kenarında yürüdü.
Bir duvarda çeşm-i bülbül resmi gördü.
Hayalinde vişne şurubu gibi bir renk birikti. O kristal şişeyi doldurdu.
Yudum… yudum… yudum…
Onu ilk gördüğünde hayatının aşkı olacağını bilmiyordu. Uykularının kaçacağını, neşesini kaybedeceğini, ağlayarak uyuyup uyanacağını bilmiyordu.
Kelimeler artık taşınmaz olmuştu.
Yaralı bir güvercin gibi, insan kendi ağırlığına yeniliyordu…
Uykusuzluk, düşen ritim, tükenen günler sonradan geldi. Ömür yavaş yavaş tükeniyordu. Tutku, zamanla keskin bir karaltıya dönüştü.
Rüyalarda bile artık dinlenemiyor, varmak istediği menzillere uçamıyordu. Demlenemiyordu… Tutku zincirler gibi benliğine yapışıyordu.
Onun sesi eski İstanbul gibiydi; klarnetle konuşan bir şehir hafızası…
Sanki müzik değil, bir zaman açılıyordu.
İnsan başka diyarlara sürükleniyordu.
Bazen tutku insanın aklının sınırlarını aşıyordu. İnsan bir başka insanın bir hecesine bile tutulabiliyordu. Dahası onun büyülü bir tınısı, hayatın bütün ritmini alt üst edip değiştirebiliyordu.
Onun İstanbul Türkçesi, beyefendiliği, diksiyonu ulaşılmaz bir zarafet taşıyordu. Ama yaklaşmak acıyı büyütüyordu. Ondan ayrı geçen her gün, bitmeyen bir hasretti. Tutku insanı kördüğümlere bağlıyordu. Takipleşmeler, resimler, ondan başka dünyayı görememek… Hepsi körleşmeye dönüşüyordu. Uzak durmaya çalışıyordu.
Çünkü yaklaşmak, acıyı büyütüyordu.
Ama ayrı geçen her gün, sessiz bir ölüm gibi içinden geçiyordu.
Tanıştıklarında aralarında sessiz bir diyalog imzalanmıştı.
“Ben seni okurum,” demişti.
Şair inanmıştı.
Meğer canına okumakmış maksadı…
O dolaylı anlatımların yakışıklı prensiydi,
her imayı çözmeye mahkûm bir gönüllüye… Bazı aşklar konuşarak değil, çözülerek yaşanırdı… Tutku, insanı kördüğümlere bağlardı. Alt metni okumak şair kalbine bırakılan gizli bir nota gibiydi. Bol veryansınlı, derinlemesine analizli, gizliden laf göndermeli… Zamanla solan fotoğrafların kişisel hatıramızda ömrümüzün sayfalarını sarartmasının temsili gibi hepsi aynı döngüye dönüşüyordu. Sevda kuyusu, içinden çıkılsa bile
insanı kanatan bir boşluk bırakıyordu. Bazen uzaklaşmak da sevgiydi. Kendi yarasına rağmen geri çekilmek gibi…
Sevda kuyusundan çıkmanın hazzı başka hiçbir şeye benzemiyordu. Ama o tutku insanın içinde kanamaya devam ediyordu.
Bense gülümsüyordum. Çünkü biliyordum. İlk karşılaşmamızdan beri görünmez bir anlaşmanın içinde yürüyorduk.
Sen imaları bırakıyordun.
Ben o imaların arasında yaşam kuruyordum.
Bir cümleyi üç gece düşünüyordum. Bir noktanın anlamını bile kalbimde büyütüyordum. Çünkü bazı insanlar düz konuşmuyordu; insanın içine labirent bırakıyordu.
Şimdi düşünüyorum da… zMeğer sen beni yavaş yavaş ezberliyordun. Ve insan bazen ezberlendiği yerde yok oluyordu.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Sevgilisi bir gün şöyle dedi: “Sana sunalabildiğim aşk bu kadar… Kırıntıya da razı olmalısın.”
“Haklısınız haşmet mehap zat-ı alinize aitse, kırıntı da aşktır. Pek müteşekkirim…”
…
Eylül ağırlaşıyordu.
Deniz bile daha yorgun görünüyordu o aylarda. İnsan kendinden eksiliyordu. Sabahları aynaya baktığında yüzünü değil, bıraktığı hayatları görüyordu.
Ben senin adını düşündükçe eski divanlar açılıyordu içimde. Yanmak artık mecaz olmaktan çıkıyordu. Su bile tutuşuyordu. Fuzuli bir yerden geçiyordu sanki zihnimden; aşkı bir duygu değil, bir hastalık gibi anlatıyordu.
Ve ben anlıyordum: Bazı insanlar sevilmiyordu yalnızca… Edebiyat oluyordu.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
“Eylülzede” olmayı bilerek istedim.
Eylül doğumlu olmanız tesadüf olamazdı.
“Başka mevsimlerde biz şair oluruz fakat sonbaharın kendisi şairdir…”
Ve Eylül, biraz da eksilme mevsimidir.
Denizin içe çöken uğultulu sesi gibi.
“Gün gün eksilirsin kendinden
bir Eylül denizinin çırpıntılarında…”
Ses, bir şiir gibi değil;
bir iç çöküş gibi yankılanıyordu.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Reenkarnasyona inanıyordu. Sevgilisini düşündüğünde geçmiş hayatlarında şair olduğunu hissediyordu. Onu anlamaya çalışırken, zihninde bir isim dolaşıyordu: Fuzuli.
“Su Kasidesi” gibi bir aşkın içinde olmak kolay değildi. Aşk, bazen bir metin değil; bir yanma biçimiydi. Ve ben seni okudukça Sevgili, Fuzuli’nin gölgesine düştüm.
“Su Kasidesi” gibi bir aşkın içine… Suyun bile yanabildiği bir yer. Bazı aşklar yazılmaz, ancak yanar.
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
“Su Kasidesi”ni yazan adamın aşkı olmak da kolay değildi. İnsan eziliyordu. Mahcup ve yenik hissediyordu. Gözyaşı hiçbir aruz ölçüsüne sığmıyordu…
İmalar devam ediyordu. Onun yüreği kendi yüreğinde çarpıyordu. Cümleleri hece hece şiir gibiydi. Gözyaşları o hecelerden akıyordu.
“Bin bin cefa görsem ey sanem senden…” diyordu
Cümleler şiire dönüşüyordu. Gözyaşı, hecelerin arasına sızıyordu.
Ve en son…
Şehir susuyordu. Şehir hep susuyordu.
Sahil kenarında yürüyordum. Martılar bile sessizdi.
Sonra içimden son bir cümle geçiyordu: “Senin yokluğun bile benimle konuşuyordu.”
Ve anladım ki: Tutku, bir kişiye değil bir yokluğun sürekli varlığına bağlanıyordu…
Bazı aşklar bitmiyor; yalnızca insanın içinde oturup yavaşça denize bakıyordu…
Şehir susuyor. Şair hepten susuyordu…

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

