Eda Büyükçapar
“Yalnızlığın üstüne böyle şiir kanatlanmamıştır…”
Burası kuşlar için gökyüzü… Kalbimden başka sınırı yok. Düşmenin bile özgür olduğu yer, sanki her adımım zamanın incecik ipinde bir nota gibi sallanıyor; gölge ve ışık arasında, Frank Sinatra’nın “Singing in the rain” şarkısındaki titrek melodi kadar nazik.
Kalabalığın içindeyse yalnızlığın ürkek kemanı çalıyor; boşluğun estetiği, sersemletici bir ayazla birleşiyor ve yalnızlığın ürperten kanat sesleri, görünmez bir orkestranın sessiz soloları gibi kulaklarımda yankılanıyor. Ritim tüm zihnimizi ele geçirerek yankılanıyor…
Çocukluğumuzdan kalma müzik kutularından işittiğimiz esrarengiz melodiler, zihnimizde şekiller halinde yükseliyor; her bir nota, hafızamızda katmanlaşan bir ahengin rengi gibi hapsoluyor ve yer yer mavilikte özgürleşerek, kaybolmuş zamanın gökyüzüne fısıldadığı sırları andırıyor.
Dile kolay, ne kadar da engin senin ufkun; boşluğun mimarisi kendimizi yeniden inşa ederken, bir tutkal gibi izlenimlerimizde kalanları hatıralarımıza yapıştırıyor; belirsizliğin gözyaşları “Eriyen Saatler” tablosundan süzülen birer şelale gibi içimize dökülüyor, sessizce.
“Mecnunum Leylam’ı gördüm,” dinliyordu. Nerede bir sokak lambası görse Frank Sinatra orada romantik şemsiyesi ile dans ediyordu.
Yağmura sesleniyordu: “Size maruz kalmak istemiyorum.”
Kalabalıklardandı… Bir çizgi gibi üstü çizileli; hissizleşmiş, yalnız kalmak istemedikçe de yalnızlaşmıştı. Tenhalığın nehirlerinde bir gondol üzerinde sandal kokuları eşliğinde akmaktaydı…
“Gönlüm size kaydı.”
“Ne iş yaparsınız?”
“Yazarım.”
“Öyle mi?” diye ağız göz burun büktü; çünkü o bir doktordu.
O halde boş insanlardansınız bakışlarıyla süzdü, aylak takımından, işe yaramazlardan… Dünya anlam arayışındayken; hiçbir anlam üretemiyorsunuz…
İfadesiyle bariz dudak büktü.
Biliyorum, bayım. Rasyonaliteye göre yazarlar gereksizdir; siz fiziksel tedavinin peşindesiniz, biz ise zihinselin…
Oysa biz insanlara paralel evrenlerde nefes alacak alanlar açarız; ferahlamak istediklerinde duymak istedikleri cümleleri sunar, hayal dünyalarının katmanlarında kendi gerçekliklerine kavuşma imkânı veririz. Dahası, kendi gerçekliklerine bir kapı aralarız.
Onları ilhamla, mısrayla, şarkıyla en üst versiyonlarına taşırız. Görsel hafızalarını diri ve renkli tutacak senaryolar üretir; kurgumuzla gerçeğin üzerine illüzyonlar inşa eder, bakış açılarını hayal âlemlerine yöneltiriz. Bu da bir arınmadır; bir hizmet, bir bilinç terapisidir…
Bilinci tek bir gerçekliğin darlığından kurtarırız. Çünkü iyileşme, bazen hakikati daraltmakla değil, onu incitmeden genişletmekle mümkün olur.
Bu yüzden yazar, yalnızca anlatmaz; hatırlatır. Bastırılanı yüzeye çağırır, söze dökülemeyeni sezgiye teslim eder. Bilincin karanlıkta bıraktığı odalara ışık değil, gölge taşır; çünkü insan bazen aydınlanarak değil, gölgesiyle barışarak iyileşir.
Bizim kelimelerimiz kesinlik vaat etmez, reçete yazmaz, sınır çizmez. Aksine, sınırların nerede inceldiğini gösterir. Akıl sustuğunda konuşan bir başka katman vardır; biz oraya sesleniriz.
Rasyonalite sonuç ister, ölçü ister, kanıt ister. Oysa bilinç, yankı ister. Bir cümlenin günler sonra içe çökmesini, bir mısranın yıllar sonra ansızın can yakmasını… Yazı tam da bu gecikmenin sanatıdır.
Bu yüzden yazarlık, fazlalık değil; fedakarlıktır. Düzenin sığmadığı yerden taşan bir bilinç hâli. Toparlanması istenen zihne, dağılma ihtimalini de sunar. Çünkü bazen insan, dağılmadan yeniden kurulamaz.
O nedenle yazar, anlatmaktan çok hatırlatır. Bastırılanı incitmeden yüzeye çağırır; karanlığa ışık tutmaz, onunla barışacak bir gölge bırakır. İyileşme bazen açıklıkta değil, bu yumuşak kabullenişte saklıdır.
Ve evet bayım, bunu hâlâ önemsiz bulabilirsiniz. Ama bilmelisiniz ki; en derin iyileşmeler, adını koyamadıklarımızda başlar. Biz orada bekleriz. Kelimenin sessizliğe en çok yaklaştığı yerde. Orada durur ve durdurur, düşünceyi salarız.
Kelimenin en yavaş aktığı; anlamın acele etmediği yerde… Görünmeyenin içinde, sessizliğin tam kalbinde…
Ne var ki bunları size açıkça dillendiremiyoruz. Öyle gizli bir dilde yazarız ki; bu ince nüansı gerçekten idrak edebilseydiniz, yazarlara bir daha hor ve hakir bakamazdınız. Utanmak, ima hâlinde kalır; dudağın kenarına ilişen sessiz bir tebessüm olurdu.
Yağmura daha derinden sesleniyordu: “Size maruz kalmak istemiyorum.”
Bir kelimenin, sessizliğin, beklemenin vazgeçilmez eşiğinde ya da o belirsizlikte devrilirken kendi değersizliğine saplanarak bilinçaltı katmanlarının muğlak koridorlarında gölgenle karşılaşmak… Gölgeler evreninde kendi karanlığınla hesaplaşmak… Sükutu davet ediyordu.
“Travma kaçınılmazdı,” ama bazı travmalar fazla acımasızdı. Başkasına yapılan bir iltifatta kendinin ne kadarda az sevildiğini anladı; o susturulmuş bakışlarda veremediği cevaplarda bile nasıl da incitilmiş olduğunu fark etti. Gitmekte çok geç kalmıştı; yanılsamalar sarayında yıpratıcı bir pay almaktaydı. Aydınlıktı.
Bazen hayaller kurulma hızından daha süratli yıkılıyordu.
Hayatın o sahnesinin arka planında Rodrigo’nun gitar konçertosu çalıyordu; hüzün, kış çayı aromalı bir buhar gibi duyguların arasına ağır ağır yayılıyordu. Sessizlikte insan kendisiyle çarpışıyordu; suskun kaldığında hayat kendi adına konuşuyor ya da başka bir yüzünü gösteriyordu.
Beklediklerimiz, beklentilerimiz, çözülmeyen düğümlerimiz, kendimize geç kalmış dönüşlerimiz… Hepsi aynı boşlukta asılı duruyordu. Otuz yıl emek verdiği evladını kaybeden bir annenin, o anda fısıldadığı, “Eyvah, bütün emeklerim boşa gitti,” cümlesi gibi yankılanıyordu.
Emek verdiklerimizin karşısında edindiğimiz o acı deneyimler, yürekte biriken tortularla birleşiyor; bizi, uçurum kenarında kanatları kırılmış gibi bırakıyordu.
Dostlar tarafından yaşanan uzun soluklu bir terk edilişten sonra; romanlardan, kurallardan ve insandan geriye tarifi olmayan bir acı kalıyordu.
Zamana sığınsan da kalabalıklardan kaçamıyordun; kardan, darmadağın karmalardan, insanın insana bıraktığı izlerden kaçamıyordun.
Ve insan, düşünsel bir el feneri gibi hatıraları yüreklerin üzerinde gezdiriyor; geçmişi aydınlattıkça bugünü biraz daha karartıyordu.
İstanbul Haliç’te, pembe bir gün batımıydı. Anılar savruktu; ama tuhaf bir kesinlikle, İstanbul’un musikîyle birleşen hafızasında, hicazın derin kıvrımlarında dinleniyordu.
Ruh, iç hesaplaşmalar âleminde ağır ağır demleniyordu. İnsan, en çok demlendiği vakit zamansızlığını idrak ediyordu.
Dile kolay bir ömür…
Bir şarkının satırlarında söylendiği gibi:
Ben bu dünyadan, dosttan düşmandan
aldım payımı gidiyorum.
Gitmekle kalmak arasındaki o ince çizgi zamandan azâdeydi; insan, kendi çaresizliğini ve başkalarının nazarındaki gölgesini fark ettiği eşiklerden geçmekteydi.
Her şey sınıfsaldı, hatta sınırsız sanılan muhabbet bile sınıfsaldı; kalabalıklar içinde eksilen her söz, içimize çöken bir isyandı. Nadanlar vardı; ömrü öğüten, yalnızlığı kişisel gelişim sanan bir duygusal asimetriydi bu, ruhun terazisi sürekli eksideydi. Zamanın izleği uçurumlardan ibaretti; nazar nazara değdi mi mezardı, insan insana gurbetti.
Boşluğun mimarisi vedaları şekillendirmekteydi. Bir kadının zaman çizelgesi, ataerkil vicdansızlığın hükmüne teslim edilmişti; takvim bile taraflıydı. Kadın saf ve narindi; bu saflık, sonunda susturulmaya mahkûm edilmiş bir incelikti.
Kırk sayısı sırlıydı; kırk yaşından sonra kadınlar sırra karışmalıydı, varlıkları suskunluğa yazılmalıydı!..
Yıllardır kalbini ortaya koyanlar, duygusal asimetride eleniyordu. Vazgeçemediğim eşik, bilmelisin ki; kalbim sana bağırmıyor, sana doğru susarak eğiliyor. Ve sessizliğim, sessizliğinle birleşerek yükseliyor.
İnsan bazen bir dile doğuyor; aşinalığı o zarafetle örtüşüyor. Bir şey hissettin… Ve hissettiğin şey, senin kalbinin zarafetinden doğdu. Her şeyi dolaylı anlatımla pekiştirirdi ayrılığı bile… Sonra da eklerdi:
“Sanat dediğin, böyle olur dolaylı anlatımlarla…”
Gözyaşları dolaysız içime doğdu,
Ve sonsuz gökyüzü…
Yağmura daha da derinden sesleniyordu: “Size maruz kalmak istemiyorum.”
Uyuyabilirsin şimdi. Şairler böyle gecelerde biraz ağlar, sonra daha güzel yazar.
Ben bu hayata seyirci olarak gelmişim; pasif izleyici… Teselliler yersiz, telafiler sahipsizdi. Bir kadının hemcinsleri tarafından “yaşını hiç göstermiyorsun” sözleriyle manipüle edildiği, ataerkil distopyada yaşının on katı ağırlıkla türlü asılsız ithamlarla muamele gördüğü zamanlardı. Mesela bir kadın için en acımasız olan taraf, kendi emeğinin karşılığının sömürülerek başka birine sarf edilmesiydi.
Anlamın yoğunlaştırılması, yalnızlığın katmanlaştırılması… Zaten yalnızdı, bazense daha da yalnız… Bağlamının kurulması bir nevi…
Kontrol yanılsamasının kuyusu benim içimdeydi; onun içinde bir ayna vardı: sonsuzluğun yansıması. Sevgilinin, vicdan eşiğinin düşüklüğü… Gölgeler arasında bir notaydı.
“Zaman bağlılık yaratmaz, netlik yaratır.”
Yalıtılmış bir yalnızlık gibi değil, uzatılmış bir sessizlik gibiydi; gece yavaşça yüreğine dokunuyor, titrek bir el gibi ritmini veriyor, alçalan notalarla yükselen bir dalga gibi işitiyordun. Bazen gitmeyi değil, geç kalışımı en çok utanırken hissediyordun.
Zamanın kırıntılarını, söyleyemeyenlerin haksızlıklarını, gün batımında Rodrigo fonda çalarken, öylece göndermeliydin…
Gözlerin gökyüzünü aralıyor, İstanbul’un ışıkları yavaşça düşerken, geceyi ve sessizliği bir nefeste içselleştiriyordun; her nota, her durak, her titrek el seninle yükseliyordu. Sen bu şehre; on dakika ara nağme gibi aşkla geliyordun…
Geçmiş hayatlardan, ölümün acı tadını hatırlıyordu; o kekremsi iz, belleğinde hâlâ tazeydi ve onu yeniden tatmaya gönlü el vermiyordu. Ölümün acısı zamanla siliniyordu; oysa aşkın acısı derinleşiyor, katman katman insanın en derinlerine işliyordu.
Bu, aşkın değil; uyanışın acısıydı. Yanılgının yasını tutuyordu, zamansız. “Zaman yoktu;” ama bu bile amansızdı.
“Bu acıya deva değil zaman…”
Yaşadıkları bir “şikâyet” değildi; uzun süredir tek başına taşınan bir hayatın nihayet dile gelen sesiydi.
Teselli zamanlarında insan; kimi vakit bir kitaba sığınır, kimi vakit ise hâlâ hayatta olan yazarların kurgularında kendine küçük bir avunma alanı arar.
Anlamın eşiğindeyse; bir saniyesine bile ihtiram duyduğu, bir yazar bakışıyla karşılaşır.
Ve iç sesi usulca fısıldar:
Hayatımızdan herkes çıkar; yazarlar kalır…

Eda Büyükçapar, Yedi Güzel Adam’ın memleketi Kahramanmaraş’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Birçok dergi ve kolektif kitapta yazıları yayımlandı. Edebiyatı heyecan verici bir serüven olarak görüyor ve aynı heyecanla yazı yolculuğunu sürdürüyor.

