Hakan Akdoğan
Yanıldığın zamanlarda seni sevmek daha kolaydı. Beyaz atlı şövalyende de yanılmıştın. Şimdi seni o beyaz atlı şövalyeden kurtaracak beyaz atlı şövalyeyi bekliyordun. Seni nereye götüreceğini sormayı hâlâ kabalık sayıyordun. Ayaklarının yerden kesilmesi, özgür olduğuna inanman için yetiyordu. Sen beyaz atlı şövalyenden, benden, kurtulmak için beyaz atlı şövalyeni beklerken beyaz atlı şövalyesinden kurtulmak için beyaz atlı şövalyesini bekleyen birisinin beyaz atlı şövalyesi olmak için yollara da düşemiyordum. Birbirimizi bekletirken aramızda bir şeyin bozulduğunu hissediyordum. Sana söylemedim. Söylesem açıp bakmamız gerekecekti. Açarsak belki dağılırdı. Üstüne biraz daha gelecek örttüm. Sonra görüşürüz. Sonra konuşuruz. Sonra severiz. “Sonra” çürüyen bir şeyin üstüne eğilmemek için uydurduğum en temiz kelimeydi.
Dışarıya kilitlenmişliğimle ben, içeridekinin düşü olmaktan başka çarem kalmadığından beyaz leblebi yiyen bir güruhun arasına karışıp beyaz bir içkiden içip beni düşleyen seni düşleyerek beni düşlemeni sağlamaya çalıştıkça işler karıştı. Senin beni düşlerkenki halini düşledikçe benim seni düşleyen halimi de düşlemeye başladım: Hep bir kapı, bizi ayıran. Elbette insan geçmeden bir kapı olduğunu bilmeyebilir; umut eşiktir çarptığımızsa duvar. Kapı bunun neresinde? Yoktu ki zaten. Yine de çaldım. Önce usulca, sonra seni benden kurtarmaya gelmişim gibi telaşla. Kim olduğumu sordun kapının ardından. Adımı söyledim. “O burada,” dedin. İçeriden bir kahkahayla birlikte bir şarkı yükseldi: “Ay did it may weeeey.” Ne de kötü söylüyordum. Sesimin bazı yerleri dökülüyordu. Dökülen yerleri kahkahayla dolduruyordum. Sen gülünce sağlam kalmışım sanıyordum. Söylenmeyen ne varsa aramızda bekliyor, bekledikçe kokusunu değiştiriyordu. Odayı havalandırmak için bir kapı gerekti. Bulamadım.
Toparlanmalıydım. Şu zırhımı çıkarmadan da toparlanmam imkânsızdı. Bu muydu yaşamımı daha da zorlaştıran? Bu çekici zırhın içinde kalan et. Etteki söz. Sözdeki düş. Düşteki duygu. Etin çürüğü duygunun cılkı. Başımı eğince duyuyordum. Önce demirin kokusu sandım. Sonra içkinin. Sonra senin. Burnumu kendi içime soktum. Çürümeyi kendimden uzakta bir yere koymalıydım. Burnum alışana kadar. Sonra sevebilirdim yine kendimi. En başa gitmeli. En uç noktaya hatırlanılabilen. Yatağın altı. Bir mekân. Canlı. Yatak canlı değil ama altı canlı. Orada bir duygu saklı. Sakladığım gibi kalmış olsun istiyordum. Biraz tozlanmış, biraz üşümüş, beni görünce tanıyacak bir duygu. Oysa hatırladıkça parmaklarımın arasında dağılıyordu. İlk korkuma son korkumun yüzünü geçirmiştim. Hangisinin eskidiğini anlamak için yüzünü kaldırdıkça alttan başka bir yüz çıkıyordu. Hepsi bendim. Beni tanıyan yoktu. Hep kaçmışım işte. İlk anıdan son anıya kadar. “Ay did it may weeeey.” Sus be bet sesli. Yatağın altına bakmak için eğildim, zırh eğilmedi. İçinde ben eğildim. Alnım demire çarptı. Bir çocuğun duyabileceği kadar ses çıktı. Oradaydım. Ağzımı avcumla kapatmış, ayaklarıma bakıyordum. Yüzümü görmek için biraz yaklaşmam gerekecekti ama yüzümün iyi bir yüz olduğunu öğrenmek uğruna ayaklarıma yaklaşacak değildim. “Çık,” dedim. Kıpırdamadım. “Korkma.” Biraz daha geriye çekildim. Ağzımdan çıkan her söz yatağın altında biraz daha yer açıyordu sanki; ben konuştukça uzağa, daha eskiye, henüz konuşamadığım bir yere sürünüyordu. Sustum. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ağzımda beyaz leblebiye karışan anason. Başka bir şarkı buradan: Datlı dillim, güler yüzlüm, ey ceylan gözlüm göğnüm hep seni arıyoooor, neredesin sen?
Zırhın tokalarını aradım. Elim sırtımda yetişemediğim bir yere kadar gitti. Omzum sancıdı yine. Seni çağıracaktım. Hep böyle bir yerden çağırdım seni: elimin yetişmediği yerden. Adını söyleyince orada bir el belirecek, açamadığımı açacak, sonra usulca çekilecekti. Çekilince “Niye gidiyorsun?” diyecektim. Kalınca “Neden hâlâ oradasın?” Sırtımı sana dönüp yüzüme bakmanı bekleyecektim. Elim havada kaldı. Tokaya yetişemiyordum. Bunca şey düşünmüş olmak kolumu bir santim uzatmamıştı.
Sonra elin göründü örtünün altında. Seni henüz tanımadığım bir zamana kadar uzanmıştı. Bileğindeki ince çizgiyi tanıdım. Ne zaman olmuştu o? Benden önce. Benden önceki bir yaranı benden önceki bir odada tanımak tuhaf gelmedi o sırada. Elini tuttum. Beni çekmeni bekledim. Sen de bekledin. Birimizin ağırlığını ötekinin taşıması gerekiyordu ama ikimiz de kendimizi çoktan bırakmıştık. Parmaklarımız gerildi. Avuçlarımızın arası ısındı. Nemlendi. Elini bıraksam kuruyacak bir yer vardı ama bırakınca sen gidecektin. Biraz daha tuttum. İkimizin arasında kalan küçücük karanlıkta hangimizin teninin yumuşadığını seçemiyordum. Seçsem bana ne diyecektim? Seninki, deyip kendi elimi çekebilir miydim? Biraz canın yansın istemiş olabilirim. Burada olduğunu anlayacak kadar. Sen elini çekince örtü de kıpırdadı. Ardında ne olduğunu görmekten korkup gözlerimi kapattım.
Açtığımda garson eğilmişti. “Bir şey mi arıyorsunuz?” Ağzımdaki leblebiyi yuttum. Boğazıma takıldı. Söyleyeceklerim vardı; öksürdüm. Garson bekledi. Ne kadar zamandır böyle beklediğini, yukarıda ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Pantolonunun dizinde ütüsü bozulmuş bir çizgi vardı. Ona baktım. Yüzüne bakarsam açıklamam gerekecekti. “Kalkabilir misiniz?” dedi. Bilmiyordum. Elini uzattı. Gömleğinin manşeti aşınmıştı. Kumaşın inceldiği yerde bileği görünüyordu. Açıkta kalmış, üşüyebilen bir bilek. Benim içimdeyse bir şey hâlâ sıcaktı. Çürümenin de bir sıcaklığı vardı demek. Avucumu kapadım. Demir dışarıdan bakınca temiz görünüyordu. Garsonun gözüne baktım. Henüz bir şey anlamamıştı. O eli tutmadan önce, bir an, bütün bu demiri ona nasıl giydireceğimi düşündüm.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


