Fatma Maksude Kılınç
Geceydi, bahçeden içeri yeni girmiştim, birdenbire aklıma geldi. Annemin dolabından aldım kutuyu, pembeli beyazlı bir kutu, diazepam. Kutuda kalanları ezip yemeğinin içine koydum, bilmeden hapur hupur yedi herif. Neymiş bir boğayı bile öldürürmüş bu haplar. Yok, öldürmedi, sadece kendinden geçti. İşte işkence için en güzel an. İyice hırpalar, birkaç kesik atar sonra da kalbine keskin bir bıçakla ‘dalya!’ derim. Ne olacak, şahane bir son bu herif için.
Müfittin Bey annemin dördüncü kocası. Babam dahil öncekilerin ahını bu herif gani gani çıkardı annemden. Bir tek babam öldü annemin elinde, diğerleri nasıl kaçtıklarını bilemediler. Annem ne düşünecek bu adamın gidişine bilmiyorum ama belki beşinciyi bile hazırlamıştır. Böyle bir kadın çünkü. Nöroloji doktoruyla çok özel bakışmalar yaşadılar mesela.
Müfittin Bey evimize geldikten sonra hep maskeyle dolaştım evde. Bu adamla birbirimizi ilk andan itibaren hiç sevmedik. Bana buradan git, kendine bir ev tut, genç adamlar ayrı yaşarlar falan dedi. Yüzümü görmek istemiyormuş. Onun oğulları çok yakışıklıymış. Bense bir kurbağaya benziyormuşum. Adamın hamuru boktandı, ilk anda anlamıştım. Albay emeklisi yakışıklı bir adamdı ya, tam annemin dişine göreydi işte. Hiçbir yere gitmedim tabi. Niye ben gidiyorum ki?
Annem kaprisli, titiz, kuralcı ve dediğim dedik bir kadınken, Müfittin Bey’le evlendikten sonra hayatının en acıklı günlerini yaşadı. Kırmızı güller alıp gülleri çöpe attıktan sonra keskin dikenlerini annemin yüzüne yüzüne uzatan pislik ruhlu bir herifti bu Müfittin. Ona biçtiğim son fikir, bahçedeyken bir anda aklıma geldi ama çok tatmin ediciydi doğrusu. Şimdi düşünüyorum da ilaç onu aniden gönderseydi bu kadar tatlı olmazdı sanırım. Uyuşturucu sayesinde kendinden geçmiş adama işkence etmek; parmaklarından şövalye yüzüklerini zorla çıkarıp almak, bıçağı bedeninde gezdirmek… Ne büyük mutluluk…
Pilav tabağını ‘çok yağlı olmuş, hiç sevmedim,’ deyip annemin kafasından aşağı dökmesine bile sessiz kalmıştı annem, sessiz kalabilmişti. En ufak bir karşı duruşta daha korkunç tepkilerle karşılaşıyordu çünkü. Bir keresinde odalarının kapısı açık kalmıştı da pis ayağını annemin yüzüne bastırırken yakalamıştım. Hiç sesim çıkamadı. Bir keresinde de beni kilerdeki sandığa kapamıştı. Annem bile çıkaramadı beni oradan, başımda beklemiş. Asla karşı duramadım ona. Bir gün de yeni yaptırdığım şeytan dövmesini kasaturasıyla kazımış, kan içinde bırakmıştı beni. Elinden ve pantolonunun britinden asma kilit hiç düşmezdi. Sinirlediğinde kimi yakalarsa ve hatta yemeği iyi pişirmeyen tencereyi bile sandıkta kilitleme huyu vardı. Her koşulda, herkes ve her şey için ceza vermeyi seviyordu.
Yooo hiç karşı çıkmadık ne annem ne de ben. Annemin kafası gitmeye başlamıştı, acayip düşünceler, hayaller içindeydi. Ben de susuyordum tabii ki, adam hayvan gibi iri cüsseliydi, tek avucuyla bile kafamı kavrayabiliyordu. Bu ruhsuz ve kötü herifi ortadan kaldırmak şarttı ama çok korkuyordum, aklıma hiçbir fikir gelmiyordu.
Uykuları düzensiz, aklı perişan annemi götürdüğüm nöroloji doktorunun verdiği ilaçlar annemi sadece uyutuyordu. Müfittin bu duruma daha çok sinirleniyor, oyuncağı elinden alınmış çocuklar gibi huysuzluk yapıyor, annemi uyandıramayınca bakışları bana dönüyordu.
En sevdiğim şey odama kapanıp babamın daktilosunu açıp aklıma gelen her şeyi yazmaktı. Önceleri kapıyı kilitlemezdim. Tacizi artıp da kağıtlarımı yırtmaya başlayınca kilitledim. Ondan başkasının kilit kullanması çıldırtırdı onu. Küfrederek kapıyı yumruklar, fırtına gibi eser, evin içinde delirmişçesine dolaşırdı. Baltayla kapımı kırmayı bile başardı. Annemin bitap uyumaları beni daha da zor durumlara sokunca kendime geldim.
Bir gece odama gelip bana saldırdığında, içimden bir canavar çıktı. O kadar güçlü olduğumu bilmiyordum. Annemin deli kuvveti dediği buydu galiba. Beni karşısında dimdik duran, gözleri deli gibi bakan bir halde görünce biraz geri adım attı sanki. Tek bir tokatla kurtuldum. Gücümü o zaman fark ettim. “İnsan köşeye sıkıştığında neler yapabilir?” dersini verebilecek haldeydim çünkü. Beni sahipsiz sanıyordu ama en büyük sahibin içimde olduğunu ikimizin de anladığı o gece, bir şeyler değişti. Onu yok etme kararı aldığım o gece, bahçeden içeri girerken artık ne yapacağımı biliyordum. Hapların onu öldüreceğini düşünmek saçmalıkmış ama beni daha çok tatmin eden bir son yaşadık. Bıçakla oynamak ve bir beden üzerinde sanat yapmak çok zevkliymiş. Sadece bir kere inledi, ondan bunu duymak ne keyif ne keyif… Şimdi size detayları anlatmak istemem, öyle özel ve zevkliydi ki mahremiyetini bozmak istemem doğrusu. Orası bana kalsın. Ömrümün sonuna kadar yaşayacağım en büyük tatmin olarak kalacak kuşkusuz.
Aklıma kasaturası geldi son anda. Hani annemle benim üzerimde epeyce görev yapmış o lanet bıçak… Aldım ve artık sıkıldığım için kalbine sapladım.
Onu yatağında tıpkı babamın olduğu gibi, üzeri örtülü, uykusunda masumca gitmiş gibi yatırdım. Annem zaten kendinde değildi. Acaba ona da bir kasatura hediyesi versem mi diye düşündüm. Sonra vazgeçtim. Hayat ona kasaturayı bu adamla zaten vermişti. Odanın kapısını aralık bırakıp koridora çıktım. Koridorun ışığı bir çizgi halinde direkt onu aydınlatıyordu. Gözleri faltaşı gibi açık, öldüğünü henüz fark etmemiş ve kalkıp son kötülüğünü yapmak istercesine bana bakıyordu. ”Gülegüle Müfittin, asma kilitlerin artık benim oldu haberin olsun.”
Banyoya gidip küvete girdim, sıcak suyu açtım, keyfim çok yerindeydi.

Fatma Maksude Kılınç, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Ana Sanat Dalı mezunudur. Daha çok senarist olma hedefiyle okurken, on iki eylül karanlığında, reklam yazarlığına mecbur kaldı. İzmir Reklamcılar Derneği’nin ilk ve tek kadın başkanı oldu. Kitvak kurucularındandır. İlk yazarlık yıllarında iki çocuk radyo oyunu TRT’de yayımlandı. Atilla İlhan’ın şiirlerini beğenmesiyle Sanat Olayı’nda şiirleri yayımlandı. İki şiir dosyası var ama yayınlatmaya korkuyor. İzmir’de çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Son dönemde kadın yazarlardan oluşan bir grupla üç öykü seçkisinde yer aldı. Distopya dergisi editörlerinden. Bir kızı ve iki minik oğlan torunu var.


