Berna Kiper
Yine mi gemiler, demeyin; gemiler her zaman gemi değildir hissedin. Bütün ilkler neredeyse gemilerle başladı. Aşk gemisi değildi; düpedüz dökme yük gemisi. İlk korku, ilk kaçış, ilk yazış belki de ilk gerçek okuyuş, ilk kendi içine derin derin bakış. Yumak yumak önce örüp sonra düğümleri ilmek ilmek açış. Neden gemideydi ya da neden yirmili yaşlarını gemilerde geçirdi? Bu soruların cevabı başka bir yazı konusu. Bu yazıysa yaklaşık yüz on bir günlük yarış. Uzun bir yolculuğun ruhuna varış.
İlk kez bu kadar uzun bir sefere çıkıyordum. O gün son yolculuğun ilk günüydü. Gemiye çıktığımda sallanan merdiven kalbimden geçenlere dilsiz tercümandı. Hollanda, Kore, Amerika seferleri için gemi ertesi gün yola çıkacaktı. Ben mi gemi mi? Hangimiz gideceğimiz yere daha çabuk varacaktık? Koca gemi okyanusu, bense içimdeki Tethys’i aşacaktım. Dümeni itinayla her gün rotaya döndüren kaptan, rotayı mümkün kılan koca çeliğin içindeki kalbi düzeni kuran mühendisler, günlük hayatı ayakta tutan genç miçolar, hepimiz yoldaş, her uzun yol zorlu sınav. Sınavı yapan mavilerin efendisi, derinliğin sonsuz kaosu, lacivert öfke. Aynadaki yüzlerin günden güne hangi düğümleri çözdüğüne sadece sessiz koca gemi şahit. Geminin her limanda başka bir yükü var. Ambarlar dolup dolup boşalıyor. Mısır gibi, kömür gibi, bazen tuz, bazen de buğday, arpa gibi. Sadece geminin mi? Gemideki herkesin var kendince bir yükü. Yirmili yaşlar taşınanların insana en ağır geldiği yaş. Bir dolu yüküm vardı benim de. Çocukluk güvenliğimi gemiye bindiğim vatanımda bırakıp kimliğimi boynumdan sarkıttığım son moda pembe çantama, cüzdanla taçlanan özgürlüğümü bembeyaz dünyadan habersiz bavuluma saklayarak kafesin en büyüğüne bindiğimden habersiz yollara çıkmıştım. Kendi kader seçimimdi ama isteği değildi. Yirmili yaşların ortaları itiraf değil isyan yılları kadınların. Okullarından yeni mezun iş telaşına bulaşmışlar, bir yanda evlenip kendini evin kasvetinden kurtardığını sananlar diğer yanda özgürlüğün çemberinde tur atanlar yılların en telaşlısı belki de en anlaşılması zor zamanlarında hayata fırlatılmışlardır.
Gemi yeni limanlara gittikçe gitmeye hiç cesaret edemediğim belki de bu gemiye binmesem yıllarca da cesaret edemeyeceğim, hiç fırsat bulamayacağım içime doğru da uzun bir yola çıkmıştım. Gemiye binerken elime aldığım bir yumak kırmızı ip, iki şiş, arka ucunda pusula olan iki kurşun kalemimi mutlak lazım olur diye kamaranın açılmaktan kulpu eskimiş ağaçtan masasının çekmecesine saklamıştım. Kuzey yıldızı denizcilerin pusulası gökyüzünde hazırdı ama yumak ipimi uzun yollara mutlaka götürürdüm ben götürmesem evren elime tutuştururdu şişlerle birlikte. Gemi kaderimdeki çeşit çeşit labirentten sadece biri.
Makinenin sesi sustuğunda -yol alırken müthiş ses çıkarır- yolculuğun bittiğini sananlar yanılırlar. Asıl yolculuk geminin üzerindekilerin sessizlikte kendini duymaya başladığı anda başlar. Tam da bu zamanlarda, alışamadığımızı içine girince anladığımız fırtınalarda, çocukluğuna yaklaşıp büyümekten korktuğunu hatırlatırdı gemi adım adım kendine yaklaşan mürettebatına. Deniz tutmalarım, dalga korkularım içimde ezgili şarkılar da söylemiş, çılgınca dans etmiş de olsa mavinin bilgesi Nereus derinliklerden seslenip kendi rotamı korumama hep yardım etmişti yolculuk boyu ya da bana öyle gelmişti. Hep bir koruyanım hep bir gözetenim olduğuna inanırdım kendimi bildim bileli. Sadece denizlerden seslenen bilge değil hakikatin de yanımda olduğuna bir inanç benimki. Babam inandırmıştı her daim insanın kendi yazgısıyla korunduğuna. O sıralarda okyanusu da yazgım sanmıştım. Uçsuz okyanusta kendini özgür sanan koca gemi ve gemideki gönüllü tutsaklıktı bizimkisi.
Yolculuğun anlamı geminin vardığı liman değil lumbuzdan bakan iki gözün bağlandığı ruhun değişimiydi. Her öğün önüme gelen pişirmediğim için konfor saydığım yemeklerin tadını, geniş kamaralarda okyanus kokusuyla dolan yorgun günleri, fırtınalarda sallantılarda yatak kenarlarındaki parmaklıklara sımsıkı tutunup bırakamadığımız korku dolu saatleri nasıl eşitleyecekti dönünce bellek? Ana karaya, günlerce insanlara, normal hayata duyduğumuz konforlu hasretin esaretiydi bu.
Aşk gemisi değildi düpedüz dökme yük gemisi, mısırı limanda boşalttıktan sonra ambarlar yıkanıyor paklanıyor sonra kömür taşınıyor, bir sonraki temizlikten sonra tuz yükleniyordu. Yolu uzun, yükü hazır sessiz atlastı koca gemi. Her gün yine yeniden karşılaşıp dağlara ittirdiğimiz kaya en iyi dostumuzdu. İmtihan sadece kağıtla kalemle olmaz. Yaşını epey almış geminin kaptanı yolculuğun ilk gecesi akşam yemeğinde “Yolculuklar, geride bıraktıklarımız değil onlarsız kim olacağımızı öğreten öğretmenlerimizdir,” demişti. Zihnimde akan nehir zehir içiyordu. Günler ömrümüzden kocaman parçalar koparıp yiyordu.
Sessizliğin en çalışkan haliydi gemi. Herkes işini hep aynı saatlerde tuttukları vardiyalarda kusursuz bir disiplinle, üstün bir özen, rafine bir incelikle yapıyordu. Yük sorumluluktu. Saatinde ve eksiksiz limana varmalı yük siloyla buluşmalıydı.
Köpüklü karanlığın efendisi okyanuslarda kendini her hatırlatışında öfkesini her kusuşunda geminin kırk beş derecelere varan sağa sola yatışı ruhlarımızı da çalkalıyor, her limandan ayrılışımız eski kabuklarımızdan vedalaşmamıza denk geliyordu. Tıpkı yeraltından her dönüşünde aynı kadın olmayan kahramanlar gibiydi her limandan geminin ayrılışı. Yol boyunca taşıdığı mısırını, kömürünü, tuzunu, buğdayını bin bir telaşla limandaki silolara bırakan gemi gibi biz de yükle beraber ayrıldığımız limana bin bir çile ile soyduğumuz derilerimizi bırakıyorduk. Ve tekrar çıktığımız yol boyunca kalbimizde hasretle sessiz savaşlara ortak yeni bir “Ben,” yüklüyorduk benliklerimize.
Denizden gelenler Lacivert Öfke ile nasıl dans edileceğini bilirler. Yoksa geri dönemezler. Aylar ayları kovaladı yükler limanlara boşaldı yeni yükler alındı başka başka limanlara yanaşıldı. Ve dönüş vakti geldi. Mevsim kış olmuştu son sefer tarifsiz sallantılarla geçti. Kalkamaz bu kez battı dediğimiz geminin her sağa sola yatışında tutsaklığı keyifle, eziyetle harmanladığım bu garip tuhaf dünyadan ayrılmak için can atıyordum. Kitaplarımla, anılarımla, yazdıklarımla…. Son limana varmadan saatler önce hızlıca tüm kamarayı tek bavula sığdırdım. Çekmecedeki yumağı almak için açmış ama koyduğum yerde sadece boyları kısalan pusulalı kalemlerimi bulmuştum. Geminin değişen mürettebatı arkada kaptanla vedalaşırken benim elimde beyaz bavulum aklımda kırmızı ip yumağım içimde özgürlüğe uçan devasa kuşla geminin merdivenlerinden vatanıma indiğimde limandan gemiye dönüp son kez baktım. Karanlığın içinden gelen sessiz savaşların tanığı olmuş koca geminin adı bordada kızıl kırmızı koca harflerle yazılmış parlıyordu. THETİS.
Islak gözlerimle dev gemiye gülümsedim. Gözlüklerimi saçlarımdan indirdim. Ve geminin gümüş renkli bordasına fısıldadım.
“Teşekkürler THETİS”


