Emel Altuntaş
İnsan ne için, neden yaşar? Niye burada, dünyadayız? Güzel alışkanlıklar edinip, zenginleşmek, bu uğurda en taze zamanları feda etmek için mi? Belki iyi bir eğitim sonrası para kazandıracak kariyer planı yapar, kamu sektörüne dahil olamasa da özel sektörde var olabilir insancık. Bu mudur yaşam gayesi? İnsan ne için, neden yaşar? Bunu kendine hiç sormaz mı? Öyle gerektiği, doğuverdiği, ölmediği için mi yaşar? Garantisi varmış gibi yaşlandığında rahat edebilmek ne demektir? Yumuşak bir koltuk, sıcak bir yatak, başını sokacağı bir çatı, birkaç evlat mı? İnsan bunun için mi yaşar?
Alışkanlıklar, günlük işler, ay sonunda ya da başında ele geçen ücret, geçim derdi, aile… Akşam çayı, haberler, diziler, otur oturduğun yerdeler, ona buna karışmalar, gelecek kaygısı… Konfor alanında; atlas halılar, Çin ipeklileri, kuş sütü, kudret helvası, ebabil kuşları yok, güvende olma arzusu, genel geçer hayatın devamlılığı esası var. Çoğu zaman bir sığınaktır konfor alanı. Oraya sinip kendi güvenli alanını yaratır insan. Özgürlükse; asi, saldırgan, her şeyi göze alabilen bir canavar gibi görünür. Bu yüzden toplumsal çöküş anlarında bir kahraman arar çoğu, gelip kurtarsın diye.
Esaret, itaatle başlar. Demokrasi kılıfına sinmiş damgalar, medyada dönen güzellemeler, karalamalar, nice çatılar altında okunan listeler, metinler, toplumun neyi nasıl seçeceği ile ilgilenir. Görünmez bir el, uygun titreşimi bulana kadar korku düğmesini çevirmekten vazgeçmeyecektir. Buna sessiz kalmak, daha iyisi mi var inancına kapılmak ve hiçbir şey yapmamak, söylememek kendi içinde mahpus eder bireyi. Artık; arz-talep, üreme, cinsel yönelim, din, savaşlar, doğumlar, iş gücü, müzik zevkleri, moda, kitaplar, sinema, sosyal medya, internet, sistem kurucularının oyuncaklarıdır. Tüm bu enstrümanlara rağmen ileri geri konuşan, eleştiren birtakım densizler, ıslah edilmek üzere kapatılır. Sesi kesilir. Unutturulur.
Dünyaya gözünü açtığı anda esareti başlar insanın. Kurallar koyan bir aile, onun mensubu olduğu toplumun kendine has dayatmaları ve onu yöneten devletin koyduğu yasalar ile yaptırımların içine doğuverir. Aynı zamanda; kazandığını kaybetme, dışlanma, ait olamama, başarısız olma ve asla peşini bırakmayan ölüm korkusunu yaşar insan. Sinsi bir hastalık gibi yayılır topluma korku iklimi. Birey; kendini, kazanımlarını, onu rahat ettiren konfor alanını koruduğuna, sahip çıktığı zannına kapılır. Oysa korku tuğlaları, acele etmeden, tek tek yükselmeye, esaret surlarını örmeye devam eder.
Konfor alanından çıkamayan kişi, ona sunulan ve bu senin hayatın denilen sistemin önünde diz çöker. Esaret bataklığına saplanmıştır. Ne yazık ki oradan çıkması için sağa sola saldırması boşunadır ve onu bu çaba daha da derine çeker. Kendini kurtarıcı ilan eden kuklalar, bağlı oldukları iplerin izin verdiği ölçüde ellerindeki sopaları uzatıp çekerler. İçinde debelendiği bataklığın kendi bataklığı olduğunu, oradan sadece kendi iradesi ile çıkabileceğini fark eden insan, korku tuğlalarını kırmaya başlar.
Günümüz dünyasında, kontrolü elden bırakmayan, her şeye sahip olmak ve yönetmek düzenine tapan, bu uğurda bütün silahlarını kullanan sistem, insanla kıran kırana mücadele etmektedir. İlginçtir ki en büyük silahı korkutmak olan bu sistem, bireyin eline tutuşturduğu kelepçeleri, yine beğeni ile kendi kendine taktırmakta, bunun çok daha güvenli olduğunu tembih etmektedir. Buna seçme hakkı, tüketim tercihi diyerek bir de özgürlük sunmaktadır. Akıllıca gibi görünen bu işleyiş, yüzyıllardır kendi çağına göre uygulanan tek plandır. İnsanlar her zaman bu zokayı yutar, korkutularak sadece konforunu korumaya odaklanır.
Bireyler için öyle bedava özgürlük yok. Gelişmek ve genişlemek, kendi hayatının kahramanı olabilmek için önce kendi beynine, düşün dünyasına kılıç sallamalıdır. Böyle değişir insan, dönüşür ve özgürlük kavramının giderek uzaklaştığı toplum düzenini fark eder. Esir alınmış bir toplum içinde insan, tek başına özgürleşebilir mi? Güvenli alanına yapışanlar, buna razı olanlar öyle kolayca suçlanabilir mi? Esareti reddeden birey, bunun sonuçlarına katlanması gerektiğinin de farkındadır. Güvenli alanını çoktan terk etmiştir, savunmasızdır. Diğerleri sadece izlemekle yetinir çünkü onlar iradelerini bir şeyler karşılığında devretmişlerdir. Sorumluluk alamazlar, varsa yoksa gündelik yaşamlarının düzeninin devamlılığıdır. “İtaat et, rahat et,” genel prensibe dönüşür. İllaki de zincir şakırtısı, kırbaç vınlaması gerekmez esaret için. Amerikan bezinden, Çin ipeğinden bir örtü olup üstüne serilir insanlığın. Yumuşak, sıcacık bir yataktır esaret. Derin, hülyalı bir uyku ile güvende tutar toplumları. Bir gün özgürlüğün eli hoyratça sarssa bile uyanır mı, uyansa neye yarar bilinmez. Artık yaşamı boyunca aradığı, eriştiği konforundan kolay kolay vazgeçemez kimse. Bu bir alışkanlık haline gelmiştir.
Bir yere kapatılıp işkence gören kişinin özgürlük arayışına girmesi çok doğaldır. Peki, insanın aklına, zihnine kilit vuran nedir? Nasıl kendi kafesine girer de üzerinden kilitler? Modern zamanlarda insanlar konforu satın almak için özgürlüğünden ödeme yapar. Cep telefonları ile avucuna akan eğlenceli içerikleri kaydırarak yalnız kalma ve bağımsız düşünme haline de son verir. Bu demek oluyor ki konfor için özgürlükten vazgeçmek gerekir. Konfor alanı; geniş bir ağ gibi insanların üstüne kapanır, küçücük ruhları korur, büyüyüp genişlemesine izin vermez.
Bir şeye ihtiyaç duymadan yaşayamıyorsa insan, orada hareket başlar. Sorgulama, elde etme, öğrenme, gitme arzusu, kişiyi güvende olmadığı başka alanlara kaydırır. Bunu yapmak zorundadır. Esaret yolunda konfor, bir amaçtır. Tapılası, kaybetmekten korkulası, değişikliğin bir öcü gibi kabul edilişidir. Merkeze alındığında, vazgeçilmez olduğu düşünüldüğünde, onun esiri olur birey.
İnsan, var olabilmek için yaşar. Varoluş yolu engebeli, dikenlerle doludur. Kanlı ayak izlerini takip etmeyi gerektirir. İnsanın özü, hayatının bir pikselinde saklıdır, onu bulmadan ölürse hesaba çekilecektir. Hesabı soran yine o özden gelir. Zor bir yolculuk olacak, her an bir yenisi eklenen tuzaklarla dolu ama bunca zahmete değer. O halde bir başlangıç yapalım konfor alanından çıkarak.

Emel Altuntaş, Bafra’da doğdu. Uludağ Ün. İ.İ.B.F Maliye bölümünden mezun oldu. İkinci üniversite olarak Anadolu Üniversitesi Açık Öğr. Fak. Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü tamamladı. Uzun yıllardır devam eden profesyonel sigortacılık kariyerinin yanı sıra yapıya gönül verdi. Edebiyat dergilerinde yayınlanan öykülerinin yanı sıra, kolektif olarak yayınlanan Uykunun Gözleri adlı öykü kitabının da yazarlarından biri oldu. Ayrıca müzik alanında çalışmalar yapan Altuntaş, şu an ilk bireysel bir öykü kitabının hazırlıklarını da sürdürüyor.

