Gülbin Pekel
Bazı mekânlar vardır içlerinden geçip gidersiniz, fakat arkanızda size dair hiçbir şey kalmaz. Havalimanları, alışveriş merkezleri, restoranlar, oteller hareket ve iş yapmak için tasarlanmış alanlardır. Fransız antropolog Marc Augé, bu durumu “Yok-Mekânlar: Aşırı Modernliğin Antropolojisine Giriş” adlı kitabında derinlemesine inceler. Ona göre modern mimari, insanların kök salacağı mekânlar yerine, yalnızca sirkülasyonu -insan trafiğini- yöneten mekânlar tasarlar. Akıp giden insanlar, okutulan barkodlar, transit geçişler ayrıca sistem için de risk oluşturmaz.
Acaba içinden geçilen bu mekânlardaki insanların hikâyesi yazılabilir mi? Deneyelim.
ASGARİ BİR HİKÂYE
“Beş yıldır E-5 otobanındaki akaryakıt istasyonunda çalışıyorum, işim çok zor. Kendi hayatımın yolunu bile çizememişken, gecenin üçünde müşterinin latte köpüğüne kuğu resmi çiziyorum.”
Augé bu mekânlarda insanların artık birbiriyle konuşmadığını, tabelalarla, ekranlarla, anonslarla muhatap olduğunu söyler. Buna “Sözleşmeli Yalnızlık” der.
“Bu Alan 24 Saat Kamera ile İzlenmektedir”
“Önce Ödeme Yapınız, Sonra Hizmet Alınız.”
“Lütfen Kahveniz Hazırlanırken Tezgâha Yaslanmayınız”
Yüzüme bile bakmayan müşteri, tabelaların her kelimesini okur. Tezgâha yaslanmadan kartını uzatır, şifresini girer, onay kodunu alır, kahvesini alıp arabasına gider.
Yine bir gösterişli cip, yine en sadık tüketicilerimizden biri içeri giriyor. İmzaladığım “Müşteri Karşılama Protokolü Madde 4/A -” gereği maskemi takıyorum.
“Hoş geldiniz beyefendi, ne alırdınız?”
“Latte”
Herif seni insan yerine bile koymuyor. Durma öyle el pençe divan! Fırlat şu fincanı tezgâha! Görsün kibir ne demekmiş!
“Suratsız!” diye haykırasım var. Hemen vaz geçiyorum. Çünkü kredi kartımın asgari ödeme tutarını iç sesim ödemeyecek.
“İyi geceler efendim, yine bekleriz.” Diyerek nezaketle uğurluyorum suratsızı.
Sistem insanların kirasını ödeyebildiği, karnını doyurabildiği için kendini şanslı saymasını ister, onlara “Asgari Mutluluk Endeksi” sunar. Bu durumdan şikâyet etmek insanların tek lüksüdür.
Pompacı Ahmet abi içeri giriyor. Kâğıda sardığı salçalı ekmeği soğuktan morarmış elleriyle ikiye bölüp bir parçasını bana uzatıyor:
“Bu asgari ücreti bulamayan var Sami. Yoksulları, çöpten yiyenleri düşün. Bizim maaşlar günü gününe yatıyor, içerisi sıcak, çay kahve bedava. Şükretmek lâzım.”
“Neyine şükrediyorsun abi? Gündüz inşaatta tozun toprağın içinde canın çıkıyor, gece gelip burada sabaha kadar çalışıyorsun. Gözlerinin altına baksana, çöktün. Kendi hayatından çalıyorsun, vallahi farkında değilsin.”
Ahmet abi söylediklerimi de midesine gömmek ister gibi lokmasını çiğnemeden yutuyor.
“Çok kitap karıştırıyorsun galiba Sami,” diyor, burukça gülümseyerek.
Yok-mekânlar insanı özgün kişiliğinden soyutlayarak yalnızca sistemin onayladığı birer fonksiyona indirger.Artık kimlikler etiket olur: Müşteri, Pompacı, barista- kasiyer.”
“Ama bizim için durum bambaşka be Ahmet abi. Biz burasını kendimize yurt edinmişiz bir kere. Bölüştüğümüz salçalı ekmek, ettiğimiz kavgalar, gizli gizli dertleşmelerimiz… Hepsi buraya tırnaklarımızla kazıdığımız çentikler oldu.”
Üst kattaki ofisinden hiç inmeyen gece müdürünün telsizden gelen sesiyle irkiliyoruz.
“Bırakın boş muhabbeti, 3 numaralı pompaya tır yanaştı, Ahmet bak şuna!”
Ahmet abi ekmeğinin kalanını yine kâğıda sarıyor, yanı yırtılmış plastik terlikleriyle koşarken zorlansa da pompanın yanına varıyor.
“Madde 8.4 – Kişisel koruyucu donanımlar, 6 (altı) aylık yasal deneme ve uyum süresinin başarıyla tamamlanması şartıyla” tahsis edilecekmiş. Yani Ahmet Abinin güvenli ayakkabılarına kavuşmasına daha üç ay var.
Saat 08.00: Ohhh! Azat Saati. Gündüzcü Murat kapıdan giriyor.
“Günaydın ortak, nasıl geçti gece?”
“Sakin,” diyorum, “her zamanki gibi.”
Dükkândan çıkıp durakta servisi beklerken kulelerin arasındaki gri gökyüzüne bakıyorum. Her zamankinden daha kasvetli görünüyor bu sabah. Servis yanaşıyor, kapı açılıyor. Kendimi içeri atıp şoförün yanındaki motor kapağının üzerine oturuyorum. Sıcaklık bacaklarımı ısıtmaya başladığında gözlerimi kapatıyorum.
“Evet, dünya adil değil, yaşamak çok zor ama sıcacık yerimden kalkmayı da istemiyorum doğrusu. Çünkü başka çarem yok.”
“Yok- mekân, modern insanın gönüllü hapishanesidir, içeri girmek bir tercih gibi görünür ama içeride kalmak mecburidir.” Marc Augé

Tekirdağ’da başlayan yolculuğunu; toplumu sosyolog titizliğiyle gözlemleyerek, insan ruhunu aile danışmanı derinliğiyle çözümleyerek sürdürüyor. Biriktirdiklerini bir öğretmenin berraklığıyla aktarırken, tüm yolları ‘yaratma ve yazma’ tutkusuna çıkıyor. Modern dünyanın hengamesi içinde kaybolan ‘insan’ı bulup çıkarmak ve onu kelimelerle yeniden inşa edebilmek için çok çalışıyor.

